13 Aralık 2008

Dengesiz Arsenal



Arsenal bu sene iyiden iyiye dengesizleşti. Özellikle Premeire Lig'de Stoke Cty, Hull city gibi her ne kadar dişli olsalar da ligin yeni ekiplerine puan kaybeder iken Chealsea ve Manchester United gibi favori gösterilmedikleri maçlarda ise birçoklarını şaşırtarak sahadan 3 puan ile ayrılmayı başardılar.

Bugün de Middelesbrough deplasmanındaydılar. Adebayor ile öne geçmelerine rağmen eski dost Aliadiare'nin Tuncay'ın asisti ile gelen golüne engel olamadılar ve sahadan 1 puan ile ayrılmak zorunda kaldılar. Özellikle lider Liverpool'un kendi evinde Hull City önünde puan kaybetmesinden sonra kaybettikleri 2 puan şimdi çok daha değerli Arsenal için. Üstelik önümüzdeki hafta kendi sahalarında oynayacakları Liverpool maçı ile puan farkını bir anda 8 den 3'e indirme şansını yakalayacaklardı.

Bu tabloda akıllara acaba "Arsenal'in yetenekli gençleri zorlu maçlara daha iyi konsantre olabilirken favori gösterildikleri nispeten kolay maçlarda ise bir motivasyon sorunu mu yaşıyorlar" sorusunu getirmiyor değil. Lig elbette uzun maraton, daha alıncak çok puan var ama Arsenal'in şu ana kadar yaptığından daha fazlasını yapmak zorunda olduğu kesin ilerleyen haftalar için.

El Classico



Uzun yıllardır iki takım arasında oynanan maçlarda bir tarafın bu kadar bariz şekilde favori olduğunu hatırlamıyorum. Ronaldinho'lu zamanda da Barca'nın Barnebau'da 3-0 aldığı maçı hatırlıyorum, o zaman dah maç öncesi bu kadar emin konuşmuyordu herkes.

Bahis oranlarına da yansımış bu açık favori olma durumu Barca'nın. 1.5 ganyan veriyorlar ortalamada Barca'nın galibiyetine. Real için ise 1'e 5 gibi bir oran söz konusu. Guardiola maç öncesinde "Rakibe saygı duyduklarını üstüne basarak söyledi". Sanırım oyuncularının mutlak favori olarak gösterilmelerinin onları etkilemesinden çekiniyor haklı olarak.

Ramos ise kaybedecek hiç bir şeyi olmamanın rahatlığını taşıyor, ama alacağı bir galibiyetin de ona kazandıracağı karizmanın da farkında. Bu farkındalık bu maçta daha cesur hamleler yapma rahatlığını da kazandıracakdır İspanyol teknik adama.

Hafta içi oynanan Şampiyonlar Ligi maçlarında Barca 7 as oyuncusunu bu maçı düşünerek dinlendirdi, tam tersine Madrid tarafı ise tam kadro sahadaydı. Bu tercihler oyuncuların temposunun yüksek olmasını beklediğimiz bu maçta oyuncuların fiziki durumlarını etkiler mi hep beraber göreceğiz.

Barça Iniesta'nın oynayıp oynamadığı belli olmadığı düşünülür ise tek eksikle sahada olacak. Real'de ise Robben, De la Red, Nistelrooy'un oynamayacaklarını biliyoruz. Ramos bakalım takımın sahadaki dizilişinde bu eksiklerin de etkisi ile beklenmedik sürprizlere imza atacak mı?

Evet, maçın favorisi açık ara Barça, fakat bu durumun Real'li oyuncular üzerinde pozitif bir etki yapması da beklenebilir. Bu motivasyon maçın sonucuna da etki edebilir. Barça erken bir gol bulur ise muhtemelen maçı rahat koparacaktır, tam tersi durumda da Real'in direnci yükselerek beklenmedik bir sonuca doğru da gidebilir maç.

Gençlerbirliği 1:3 Galatasaray



Bu sene Galatasaray maçı analizlerinde hep bir ortak noktada buluşuyorduk, o da maça etksiz başlanması ve neredeyse ilk yarı boyunca kaleye çok az şut atılması idi. Kendi sahasında oynadığı maçlarda bile bu tablo değişmedi, 3-0'lık Gaziantep maçı da 2-0'lık İBB maçı da bu havada oynandı. Bugün ise bu görüntünün tersine çok etkili başladı Galatasaray maça. Baros'un şu klasik eksikliği olan "zaman zaman gereken yerde kaleyi düşünmeme huyu" nedeniyle erken bulanabilecek gollerden oldular ama ilk yarının son 17 dakikasında bulunan goller ile de maçı koparmasını bildiler.

Galatasaray adına bu etkili başlangıç güzel bir gelişme olarak bir tarafa kaydedilmeli fakat son 25 dakikada yenilen baskının sebepleri üzerinde de durulmalı. Özellikle Gençlerbirliği son vuruşlarda daha becerikli oyunculara sahip olsa son 15 dakika son sıkıntılı geçebilirdi Galatasaray adına. Bu baskıya ileri uç ile orta alan arasındaki mesafenin artması ve teknik ekibin oyuna müdahale etmede çok gecikmesi yol açtı. Özellikle Nonda'nın savruk oyunu daha önce dışarı alınmayı gerektiriyordu.

Skibbe'ye bu maç özelinde ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Bir teknik adamın takımın taktik düzeninde zorunlulukla da olsa bugün gördüğümüz ve bir çok kişi tarafından beklenmeyen değişikliklere cesur bir şekilde imza atması da olumlu bir gelişme. 3-5-2 düzeni ile maça başladı Galatasaray. Meira-Servet ikilisini iyice oturtmayı düşündüğünden ilk olarak bu ikiliyi bozmamak adına Mehmet Güven'i orta sahaya monte etti. Daha sonra da çoğu kimse için sürpriz sayılacak bir hamle ile Nonda-Baros ikilisi ile ileri ucu çiftledi. Bunu yaparken de orta saha direncini kırmamak adına Barış'ı da buraya çekerek maça 3'lü savunma ile başladı. Yalnız Barış'ın rolü oldukça ilginçti. Top rakine geçtiği zaman hızlıca defansı 4'ler bir havaya bürünüyordu. Bir nevi sağ kanadın tüm hakimiyeti O'na teslim edilmişti. Tek bir düzene bağlı kalmadan maça göre de değişiklik yapma becerisinden dolayı tebrik etmek gerekiyor. Teknik ekip için bu maç özelinde yapılacak eleştiri ise 65'den sonra oyunun iyice Galatasasaray yarı sahasına yıkıldığı anlarda bir seyirci psikolojisi ile maçı izlemeleri ve müdahalede çok geç kalmaları olacaktır. Gençlerbirliği bu süre zarfında tehlikeli ataklar geliştirdi ve son vuruş konusunda daha becerikli oyunculara sahip olsalar golü bulabilecekleri pozisyonlar da yakaladılar. Bu oyundan düşüş aşamasında zamanlı müdahelenin gelmemesi takımın başına iş açabilirdi. Oyuna seyirci kalınmayıp müdahale edilmesi yerinde olurdu.

Son haftalarda haftalarca sakat olan ve oynama imkanı olmayan Barış ve Mehmet Topal'ın ilk 11'de kendilerine yer bulmalarını Kalli'nin gelişine bağlayan Güzide Basınımız'ın o değerli kalemleri bakalım bugünkü bu taktik hamle için payı kime biçecekler. Geçen sene full bir sezon boyunca Servet'in ve Emre Güngör'ün ön libero oynaması dışında herhangi bir taktik zenginliğini! göremediğimiz Feldkamp'a bu hamleden dolayı yine pay biçecekler mi gerçekten merak ediyorum.

Orta sahadaki Mehmet Güven tercihi, sergilenecek kötü bir performans ile hem hocanın hem de Mehmet'in başına iş açabilirdi fakat daha önceki maçlarda sergilediği negatif görüntünün aksine gayet olumluydu hem defansif hem de ofansif anlamda. Pas isabet yüzdesi oldukça yüksekti ve özellikle ilk yarıda defansın arkasına Baros'a attığı gollük ara pası alkışı haketti.

Önümüzdeki hafta oynanacak derbi öncesi hem Skibbe hem de takım için iyi bir moral oldu bu galibiyet. Şimdi otrup Beşiktaş maçına konsantre olmak kalıyor geriye. Sami Yen'de maçın favorisi Galatasaray'dır ve muhtemel alacağı 3 puan ile devre arasına futbolunu daha da geliştirebilmek için gerekli havayı yakalayarak girecektir.

12 Aralık 2008

Galatasaray'ın Muhtemel Rakipleri

Kura eşleşmelerini Galatasaray'ın grubu bitirme derecesi ile birlikte değerlendirmek gerekiyor. Şu anda her şey Benfica-Metalist maçının sonucuna bağlanmış durumda. Benfica'nın gruptan çıkması imkansız. Tek bir şey onları motive edebilir. O da UEFA macerasına güzel bir şekilde veda ederek 4.2 olan puanlarını 6.2'ye çıkarabilme olasılığı. Bu sezon sonunda silincek olan puanlarının 12.6 olduğu düşünülürse 5 yıl boyunca sıralamada etki edecek bu puanı yükseltmek isteyebilirler. Tabiki bunu Flores'in düşünmesi gerekiyor, ha böyle düşünür mü orasını kestiremiyorum. Eğer Benfica maça önem vermez ise zaten 3 puanı alma ihtimali fazla olan Metalist'in ekmeğine yağ sürülmüş olur ve grup 1. olarak çıkarlar. Şu anda bu ihtimal daha olası gibi görünüyor.

Metalist'in 3 puanı aldığını ve Galatasaray'ın grupları 2. olarak bitirdiğini düşünelim. O zaman rakipler: Bordeaux, Bremen, Aalborg, Marsilla, Zenit, Kiev, Shaktar ve Fiorentina olacak.

Rakipler içerisinde ne zayıf halka Kiev olarak görünüyor. En çekinilecekler ise Bremen, Fiorentina, Zenit, Marsilla. Bremen son Inter maçında enfes oynadı. Bunda Inter'in dağınık görüntüsünün etkisi vardı elbet ama Bremen'in orta sahayı kalabalık tutarak rakibi sıkıştırması, önce basması ki Diego yok iken bu kadar etkili olmaları dikkat çekiciydi. UEFA'da karşılaşılabilecke en zorlu rakiplerden şu an Bremen. Marsilla'yı çekinilir kılan daha çok kadrosunun zenginliği, güçlü ve hızlı forvet elemanlarına sahip olması. Başlarında Gerets'in olması Galatasaray için bir avantaj, çünkü Gerets her zaman Uluslararası arenada çuvallamış bir hoca. En büyük başarısı da Marsilla'ya geçen sezon UEFA'da 4. tura çıkarmasıdır zaten. Zenit'in geçen sezon UEFA Kupası'ı alan ve bir arada oynamaya alışık kadroları avantaj. Şampiyonlar Ligi'nde gruptan çıkamadılar belki ama kendi sahalarında hem Juventus hem de Real'e karşı üstün oynayan taraf onlardı. Fiorentina ise İtalyan ekolüne sahip olması itibari ile her zaman tehlikeli bir takım. Shaktar'ın en büyük avantajı Lucescu. Tam anlamıyla Kurt Hoca tabirini hakeden bir karakter kendisi. Aalborg'un en büyük tehlikesi kapalı kutu olmaları ve bu arenada ilk defa bu kadar ileri gidebildikleri için ekstra bir motivasyona sahip olmaları. Bordeaux ise başa baş mücadele edilebilecek bir takım, Galatasaray için dengeli bir eşleşme olabilir.

Grup 1. si olduğu takdirde ise karşılaşılacak rakipler net değil.


A grubunda 3 aday var. Schalke (4), PSG(2) ve Racing Santander (2). Racing'in son maçı Manchester City ile İspanya'da. Ligdeki durumlarına da bakılır ise kazanmaları çok zor. Dolayısı ile gruptan çıkma ihtimalller çok düşük. PSG'nin Twente'yi Fransa'da yenmesi gerekiyor. 3 ihtimalli maç, her şey olabilir. Schalke son haftayı bay geçiyor. Dolayısı ile PSG ya da Schalke 3. olacak gibi görünüyor. Her ikisi de Galatasaray için çok zorlu değiller.

C grubunda Sevilla (6), Sampdoria (4) ve Stutgart (4) üçüncülük potasındaki ekipler. Stutgart'ın Standart Liege'i yenmesi gerekiyor ki bence zor görünüyor. Sampdoria -Sevilla maçı da yine 3 ihtimalli bir maç ama ben Sevilla'nın yenilmeyeceğini düşünüyorum. Dolayısı ile 3. lük için 2 aday var: Stutgart ve Sampdoria. Her ikisi de Galatasaray'ın eleyebileceği ekipler.

D grubuna gelince, Totenham puan olarak 3. lük potasında görünse de çok düşük bir ihtimal bu. Spartak Moskova'nın İngiltere'de en az 3 farkla kazanması gerekiyor. Sadece bu değil aynı zamanda NEC'in de Udinese'yi en az 2 farkla yenmesi gerekiyor ki ikli averajda İngiliz ekibi geride kalabilsin. Dolayısı ile bu grupta 3. lük için NEC ve Spartak Moskova çekişiyor. Her iki ekibin de son maçlarını kazanmaları çok zor. Dolayısı ile averajları da eşit olan bu iki takımdan daha az fark yiyen ekip 3. olarak grubu tamamlayacaktır. Güç karşılaştırmasına gelince Galatasaray için tercih edilebilecek rakipler gibi duruyor he ikisi de.

E grubunda Braga 3. lüğü kesinleşmiş görünüyor. Portekiz ekibi Inter Toto'dan buralara kadar geldi, hatta Sivasspor'u da 2. turda eleyen ekip olmuşlardı. Braga dişli bir takım havasına sahip. Milan zorlukla yenbildi onları İtalya'da. Şampiyonlar Ligi'den gelne takımlarla kıyaslanamaz elbet ama daha kolay rakipler de var Galatasaray için diğer gruplarda Braga ile karşılaştırılınca.

F grubuna gelince tan bir kördüğüm söz konusu. 3 takım 6 puan ile sıralanmış durumda. Hamburg evinde Aston Villa'yı konuk ediyor. Aston Villa'nın rakibinin üstüne çıkabilmesi için mutlaka maçı alması gerekiyor ikili averajdaki konumu düşünüldüğünde. İşleri zor yani. Diğer 6 puanlı takımlardan Ajax kendi evinde iddiasın kaybetmiş Slavia Prag ile oynayacaklar. Muhtemel alacakları farklı bir galibiyet onları grubun zirvesine taşıyacaktır. Burada da Aston Villa 3. olmaya en yakın ekip görünümünde. 2. aday da Hamburg'dur İngiliz ekibinden sonra.

G grubunda 3 takım 3. lük için aday. Valencia (5), Club Brugge (3) ve Kobenhavn (2). Valencia, Saint Ettien deplasmanında grup 1. liği mücadelesi yapacak aynı zamanda. Eğer maçı kaybetmezler ise en azından 2. olacaklar grupta (Brugge en az 4 fark atmadığı sürece). Eğer maçı kaybelerlerse Brugge'nin kazanamaması durumunda yine 2. olan taraf Valencia olacak. Özetle tablo, çok az bir ihtimal de olsa Valencia, Brugge ve Kobenhavn'ın aday durumunda olduğunu gösteriyor. Valancia'nın olası bir eşleşme için iyi bir rakip olduğu söylenemez Galatasaray için. Brugge ve Kobenhavn ideal rakipler olarak duruyorlar.

H grubuna gelince; Nancy (4), Deportivo (4), Lech Poznan (2) 3. olması muhtemel ekipler. İspanyada'ki Deportivo-Nancy maçı grubun en önemli maçı olacak. Maçı kazanan sıralamada 2. olacak. Lech Poznan için 2. olmak için öncelikli şart iddiasız Feyenord'u Hollanda'da yenebilmek. Alınacak galibiyetten sonra diğer maçın barabere bitmemesi durumunda grubu 3. olarak bitirecekler. Eğer Deportivo-Nancy maçı berabere bitecek olur ise minimum 2 fark Polonya ekibinin 3. olmasını sağlayacak. Her üç ekip de Galatasaray için eğer final hedefleniyor ise mevzubahis edilmeyecek cinsten ekipler.

Her iki alternatif için olasılıkların ve rakiplerin üzerinden özetle geçtik. Herkesin hem fikir olduğu üzere grubu 1. olarak bitirmek çok büyük bir avantajı da beraberinde getirecek. Nitekim grup 3. leri incelendiğinde Valencia'nın da az da olsa 3. olma ihtimali göz önüne alınırsa, Aston Villa ve Valencia en güçlü rakipler olarak görünüyorlar. Şampiyonlar Ligi'nden gelen ekipler için en kolay rakip olarak Kiev'i ve kapalı kutu olan Aalborg'u gösterebiliyoruz. Diğer 6 ekip de UEFA grup 3. leri ile kıyaslanmayacak kadar iyiler. Dolayısı ile şu andan itibaren söylenecek tek şey var: "Haydi Bastır Benfica"

11 Aralık 2008

Kiev'de Donan Umutlar



Geride kalan 5 maç karamsarlık pompalasa da gelecek adına, Arsenal deplasmanında alınan 1 puan ile Kiev'in son dakikalarda yediği gol sonucunda son maça taşınan umutların Fenerbahçe'yi daha da canlandıracağını düşünmüştüm dün akşam. Emre ve Kazım'ın olmayışının eksikliğinin ciddi biçimde hissedileceği, yedek kulübüsine bakınca "umarım işimizi bu 11 ile halledebiliriz" düşüncesinin hakim olacağı bir maç beklyordu bizleri aslında, nitekim de öyle oldu. Son çare olarak oyna sokulan Maldonado, Ali Bilgin ve İlhan'ın yapabilecekleri katkının dozu belendiği gibi düşük çıktı ne yazık ki.

Yukarıda da yazdığımız gibi UEFA yoluna devam etmek için 3 puanın gerektiği bu maçda çok daha mücadeleci, istekli olacağını düşünüyordum Fenerbahçe'nin. Tamam Süper Lig maçlarında da iyi futbol yokdu sahada ama maç kazanmanın takıma güven aşılayacağını beklemiştim bu maç için en azından. Saha şartları elbette etkilemiştir oyunu, şimdi tutup da "iki takımda aynı zeminde oynadı" türünden saçma bir bahane sürmeyeceğim ortaya. Biri sürekli o sahada oynarken beraberlikle yetinmeye razı, diğeri ise en son bilmem kaç sene önce oynadığı, belki de hiç oynamadığı böyle bu zeminde 3 puana mahkum. Arada ciddi fark var. Saha şartları kötüydü ama Fenerbahçe'nin bu dezavantajını nötrleyecek kadar da kötüydü Kiev dün akşam. Attıkları gol dışında sadece 2. yarıda artık risk alınan dakikalarda karşı karşıya bir pozisyon var, o kadar. Yenilen gol zaten evlere şenlik, yine bir Volkan klasiği. Rakibin yanında takım arkadaşın var, ortada düzgün bir açı da yok, sen çıkıp kaleni boşaltıp adama tek vuruşluk gol şansı veriyorsun, anlamak mümkün değil. Bu Volkan'ın yaptığı kaçıncı hata, ortada hala alınmış ders yok.

Evet, Kiev gerçekten kötüydü dün akşam. Bırakın geçen seneki Fener'i, bu seneki takımdan biraz daha iyi bir takım bile dün akşam gol atabilirdi onlara. İlk yarıda geriye çekilerek oynadılar, gol planlarını Milevsky'nin Bangura'ya atacağı paslar üzerine kurmuşlardı ki gol de Milevsky'nin araya attığı pas ile geldi. Fenerbahçe ise neredeyse maç boyunca pozisyon üretemedi. Alex'in formsuzluğunda zaman Dievid orta sahada top dağıtmaya çalıştı. Oyunun genelinde de topla oynama yüzdesi Fenerbahçe'den yanaydı ama bu toplu oyunun çoğunluğu orta sahanın kendi yarı sahasına yakın bölgesinde yan paslar şeklinde yapıldı Josico, Selçuk ve daha sonra oyuna giren Maldonado'nun büyük katkıları ile. Aragones'i yedek kulübesine bakıp "elindeki silhlar belli" diyerek eleştirmeme yoluna gidilebilir, fakat Avrupa Şampiyonu takımın hocası apoletlerine sahipse eğer oyuna taktik bir zenginlik katmasını beklemek de sanırım boş bir çaba olmaz. Örneğin, forvet'i ikilemek adına Dievid'i Guiza'ya yakınlaştırıp Önder'i sağ beke koyup Gökhan'ı açık olarak değerlendirmek gibi. Bu sadece bu örnek, oyuna müdahale sadece oyuncu değişikliği ile olmamalı. Maldonado'yu oyuna alarak bir taktik zenginlik katmak istiyorsanız zaten geçmiş olan 3 ay size bir şey kazandırmamıuş demektir. Luis Aragones'de vasat bir hoca gibi davranıp sadece oyuncu değişkliği yaparak oyuna müdahale etme yolunu seçti özetle, oysa çok daha fazlası beklendiği için oraya getirildi.

Genel manada sıkıcı bir maçtı, Fenerbahçe biraz ışık verse daha güzel izlenebilecekti oysa. Dolayısıyla bu ortamda tutup da fazla değerlendirme yapmak da çok manalı değil. Yalnız futbol takımını eleştirirken burada yönetimin de oturup "Geçen sene çeyrek final oynayan takımı nasıl bu hallere düşürdük?" diyerek de ciddi biçimde düşünmesi gerekiyor. 10 yıldır takımın başında olan bir başkandan beklenmeyecek bir futbol yönetimi sahneleniyor Fenerbahçe'de bu yıl. Şimdi çıkıp da Aurelio neden gitti, Zico gönderilir mi diye isimler üzerinden gitmeyeceğim. Ortada bir başarısızlık ve ortaya koyduğu sonuçlar üzerinde tartışıyoruz. Şampiyonlar Ligi'nde daha önce de üst üste çeyrek finaller, yarı finaller oynayan takımlar oldu. PSV, Benfica, Lyon gibi. 2005 yılında yarı final oynayan PSV şu an grup sonuncusu olarak veda etti. Benfica Koeman ile çeyrek final oynadı 2 sene öncesinde, ama şimdi ortada yoklar. Lyon bile Fransa Ligi'ni domine eden bir ekip olmasına rağmen yarı finalden öteye gidemedi hala. Dolayısı ile çok kaygan bir zemine çıkıyorsunuz çeyrek finaller, yarı finaller ile. Yanınızda oralara çok iyi tutunabilen dev kulüpler var. Onlar gibi olmanız elbette kolay değil. Sizin yapacağınız daha 2 gün öncesine kadar orada olup o zeminin kayganlığına dayanamayanlara bakarak geleceğinizi planlamak. Fenerbhaçe yönetimi bu şekilde düşünmedi, o başarının ilerisini planlamak adına çalışmadı. PSV, Benfica örneklerini değerlendirmedi ve alınan günü birlik kararlarla, profesyonel bir futbol şubesi kurmamanın neticesinde bu hallere geldi takım.

Daha düne kadar yarı finaller konuşulurken, şimdi ilk hedef 2 sene öncesini yakalamak olacak, alın size bir geri gidiş hikayesi. Bu yılın özeti budur Fenerbahçe için. Kiev maçı alınsaydı da sadece günü kurtarmış olacaklardı, gerçeklerle yüzleşmeyi geciktireceklerdi, sadece daha önce karşı karşıya geldiler o gerçeklerle. Şimdi o doğruların nasıl okunacağı önemli, tutup da devre arasında transfer yaparak takımı güçlendirme mesajını alırlarsa o zaman daha büyük hataya düşülür. Gelecek senenin planları yapılmaya başlanmalı, ancak öyle ileriye gidilebilir gerisi hikaye çünkü...

09 Aralık 2008

Şampiyonlar Ligi Gruplar Son Perde: #1



A,B,C ve D gruplarında son maçlar oynanacak bugün. A,B gruplarında taşlar henüz yerine oturmadı ve bugün bir heyecan fırtınası bekliyor bizleri. C grubu maçlar tamamiyle formalite. D grubunda ise Şampiyonlar Ligi'ne devam edecekler belli sadece sıralamları belli olacak bu akşma. UEFA'ya gidecek takım ise henüz ortada yok. PSV ya da Marsilla uluslararası arenadaki macerasını en azından şubat ayına kadar taşımaya çalışacak.

A grubunda Bordeaux'un gruptan çıkması için tek yol Roma'dan 3 puan çıkarmak. Eğer Franszılar 3 puan çıkarırlar ise Roma'nın gruptan çıkabilmesi için Chealsea'nin Cluj'u İngiltere'de yenmesi gerekiyor. Genel duruma bakılır ise Bordeaux'un alternetifinin tek ve deplasmanda oynuyor olması itibari ile işi zor. Roma ve Chelasea'nin gruptan çıkması olası.

B grubunda ise tam bir heyecan fırtınası esecek tıpkı A grubunda olduğu gibi. Inter'in gruptan çıkması garanti ama yeri belli değil. Anarthosis'in tek şansı var : Kardeş ülkesinden 3 puan ile dönmek. Panathinaikos yenilmez ise Şampiyonlar Ligi'nde yoluna devam edecek. Bremen'in tek umudu UEFA'ya kalabilmek. Bunun için de hem Inter'i yenmeleri hem de Anarthosis'in puan kaybetsi gerekecek. Maçlara bakılır ise Anarthosis'in Yunanistan'dan 3 puan alması zor. Inter Bremen maçında ise her şey olabilir.

C grubunda tam bir formalite akşamı olacak. Barca hafta sonunda oynayacağı Real maçını da düşünerek muhtemelen bazı oyuncularını dinlendirecektir grup 1.liğini garantilemenin vermiş olduğu rahatlık ile.

D grubunda ise UEFA şansını sürdüren iki takım kendi evlerinde oynayacakları karşılaşmalar ile kaderlerini çizecekler. Marsilla ikili averajda PSV'ye üstünlük sağlamış durumda. Dolayısı ile PSV'ye sadece Liverpool'u yenmek yetmeyecek aynı zamanda Marsilla'nın puan kaybetmesini bekleyecekler. İşleri zor yani.

Madrid'de Ramos Dönemi

Beklenen oldu ve Schuster ile Madrid'in yolları ayrıldı. Muhtemel bir Barcelona mağlubiyeti sonrası olması beklenen gelişme yaklaşık 1 hafta önce sahnelendi. Tahminim o ki, Schuster'de Barcelona maçına çıkmadan ayrıldığı için az da olsa rahatlamıştır. Çünkü çok formda bir Barcelona karşısında bırakın galibiyeti, puan dahi alacaklarına dair inancı olmadığını Sevilla yenilgisi sonrasında belirtmişti zaten. Üstelik Barcelona gibi camia için çok daha farklı anlamı olan bir maçı kaybederek gitmesi psikolojik olarak çok daha farklı bir hava bırakırdı.

Şimdi sahne Ramos'un. Ramos bu ağırlığı kaldıracak mı onu elbette zaman gösterecek. Sevilla'daki muhteşem kariyerin üstüne Spurs'de bekleneni koyamadı ortaya. Bu ayrılığın ardından Los Galacticos'un başına geçmek Ramos için çok önemli bir fırsat. Barcelona maçını kaybetse bile kaybedeceği hiç bir şey yok, ama yenilmemek bile başlangıç için iyi sayılır.

Evet, Madrid istikrarsızlığını sürdürüyor hem oyuncu kadrosu hem de teknik kadro olarak. Bakalım Ramos, Real için bir kurtarıcı olup uzun yıllar takımın başında kalabilecek mi?

İstatistik Dehaları!

Futbolu sadece kuru kuru bir yorum ya da anlatım ile aktarmak istemeyenlerin ana silahlarındandır istatistikler. Cümleler datalar ile süslenir izleyicilere daha net aktarabilmek için düşünceleri. İyiyi bazen daha iyi yapmak bazen de aslında düşüncelerin aksinin doğru olduğunu göstermek için kullanılıyor bu bilgiler Fakat zaman zaman herhangi bir akıl süzgecinden geçirilmeden izleyici ile paylaşılan istatistikler görütyoruz ki şaşmamak elde değil. Örneğin;

- Uzun zamandır gol yemeyen bir kaleci için:
"Tam 130 gündür gol yemiyor, sayın seyirciler"

- Aylardır yenilmeyen bir takım için:
" 155 gündür maç kaybetmiyor"

-2.5 yıldır Uluslararsı arenada yenilmeyen bir takım için
"900 gündür bu sahada maç kaybetmiyor"


türünden akıldan uzak cümleler kullanılıyor. Nasıl mı?

Mesela, uzun zamandır gol yemeyen kaleci son golünü bir önceki sezon bitmeden 2-3 maç önce yemiştir. Daha sonra araya 3 aylık yaz arası girmiştir. Daha sonra yeni sezon başlar ve 5 maçta da gol yemeyen kaleci için "8 maçtır gol yemiyor cümlesi yerine "bilmem kaç gündür gol yemiyor" ifadesi kulanılır. İyi de bu adam tatilde maç yapmıyor ki!

Aynı durum diğer iki örnek için de geçerli. Sanki bir takım her gün maç yapıyormuş, ya da her hafta Uluslararsı maç yapıyormuş gibi örneğin maç başına gibi basit ama anlamlı bir bilgi durur iken gün bazında herhangi bir anlamı olmayan saçma sapan bir istatistik paylaşılıyor ekranlarda ya da gazete sayfalarında.

Sadece gülüyorum, aslında gülmek bile gereksiz çünkü çoğu zaman sığ yorumlarla bezeli olan medyamızda mantık ile bezenmiş istatistiki veriler görmenin kolay olmadığını da bilmek gerekir.

04 Aralık 2008

Berlin'de Geçmişten Esintiler: Hertha 0:1 GS



Maç öncesi yaptığım yorumda Hertha'nın favori göründüğünü yazmış ve Galatasaray için maçı almak adına kritik noktanın "ilk golü atan taraf olmak" olduğunu belirtmiştik. Berlin dün oynadığı futbol ile favori görünümünde değildi belki ama Galatasaray ilk golü atarak avantajı ele geçirdi ve baskı yediği son 15 dakikayı gol yemeden geçerek 3 puan ile İstanbul'a dönen taraf oldu.

Galatasaray adına yazılacak bir şey var ise git gide bir sürpriz takımı olma yolunda ilerlediği gerçeğidir. Süper Lig'deki sorunlu görünümü UEFA maçları öncesi tahminleri negatifliğe doğru sürüklerken sahada beklenmeyecek kadar iyi bir performans ile çıkabiliyor karşınıza. Dolayısı ile bundan sonraki maçlar için takım ne kadar da inişli çıkışlı bir grafik gösterse de herkesde farkı bir inanç oluşacaktır.

Maçın teknik taktik tarafına gelecek olursak ilk yarıda ilk 10 dakikada Pantelic ile girilmeye çalışılan 1-2 pozisyon dışında kaleye atılmış şut dahi yok Berlin adına. Takım savunmasının ne kadar etkili yapıldığının göstergesidir bu aslında. Bunun yanına ayğa yerden kısa paslarla oynayarak rakibin başını döndürdü Galatasaray. 2. yarının ilk 25 dakiklık dilimi de ilk yarıya benzer geçti ve bu arada gole de ulaşıldı. Son 15 dakikada yenilen baskının en büyük nedeni yorgunlukdu. Özellikle Arda ve Kewell oyundan düşünce orta saha forvet hattı arasındaki boşuk arttı ve orta sahayı daha rahat geçen Hertha, Galatasaray kalesine daha rahat gelmeye başladı, net pozisyonlar buldu. Geçen hafta yapmış olduğu hata ile mağlubiyete neden olan Servet çizgiden çıkardığı top ile olası puan kaybını önleyen isim oldu. Bu arada De Sanctis'in yan toplarda hatalı çıkışları ilerleyen maçlarda takkımın başına bela olabilir, dikkatli olunmalı. Hakemin son dakikada çalabileceği bir penaltı pozisyonunu vardı, lehimize de olsa hata hatadır belirtmek gerekir diye düşünüyorum. Madem isimlerden bahseder olduk Barış için ayrı bir parantez açmak gerekir. Gerçekten dün maçın kader adamı oldu Galatasaray için. Çok kritik müdahaleler yaptı. Orta sahaya Mehmet Topal ile katmış olduğu dinamizm dün gecenin kilidini açan en önemli noktaydı. Lincoln, Almanya'ya kendini göstermek ister gibiydi ki bunu da başardı, çok verimliydi. Bundan sonraki maçlarda da dün akşam yaptığı gibi kaleyi yoklamalı, çünkü maç başına şut sayısı istenilen düzeyde değil. Servet hatalarından ders almış olacak ki oldukça basit oynadı ve böyle oynadığı zaman da saatli bomda hüviyetinden çıkıyor. Maçın Galatasara adın en kötü performansı Arda Turan oldu. Arda gerçekten futbolu adına sınıf atlamak istiyorsa kaleyi daha fazla düşünmeli, şut sayısını arttırmalı.

Yukarıda dün akşamın iyi yönlerinden bahsettik ama bence Berlin akşamından çıkarılacak önemli dersler de var. Genelde böyle galibiyetler bu hatları görmeyi engeller ve üzerine set çeker. Umarım teknik ekip de bu eksikliklerin farkındadır ve en kısa zamanda çözümü için gerekli adımlar atılır.

** Topa bu kadar hakim bir takımın pozisyon bulma adına çok daha becerikli olması gerekir. Baros'un topla ilerlemesi, rakip defansın arasına dalabilmesi çok mümkün değil temel özellikleri açısından. Yani 1-2 adamı geniş alanda yakalayıp geçebilecek bir yapısı yok, dolayısı ile Kewell, Lincoln ve Arda'nın daha çok girmesi gerekiyor gol bölgesine. Yedeklere bakınca ne Ümit ne de şu anki bitkin görünümü ile Nonda bu sıkıntıya ilaç olacakmış gibi görünüyor. Zorluk derecesi fazla maçlarda örneğin Metalist maçı gibi, gol sıkıntısı çekilmesi muhtemeldir.

**Gol sıkıntısını aşmanın diğer bir yolu da hücum varyasyonlarının arttırılmasıdır. Galatasray ne yazık ki kanatları kullanamıyor. Sol bek Hakan Balta'nın hücum katkısı neredeyse 0 (sıfır). Orta yapmayı bilmiyor ne yazık ki. Sağ tarafta Sabri tek baçına tüm koridoru kulanıyor ve zaman zaman da etkisiz kalıyor. Özellikle Arda orta konusunda gereğinden pasif kalıyor. Daha çok göbekten delinmeye çalışılıyor takımlar şu anda ama kanat organizasyonlarının geliştirilmesi şart. Bunun için de hücum özellikleri gelişmiş (defansif özellikleri zaten gelişmiş olmalı bek bunlar adı üstünde) bekler lazım Galatasaray'a. Hakan Balta tamam defans yapıyor ama orta, diripling yapamayan bek de takımın hücum yönüne hiç katkıda bulunmuyor. Galatasaray'ın bu bölgelerdeki sıkıntıları gidermesi gerekiyor.

** Kewell ve Arda'nın aynı anda oynaması ve birbirlerinin üstüne binercesine sol kantda oynamaları artık takıma zarar veriyor. Her ne kadar Skibbe bunu "özgürlük ve oyuncuların maç içerisinde kendi aralarında değişmeleri" diye adlandırsa da durum pek de öyle değil, müdahale edilmesi şart.

Bunlar ilk aşamada göze batan eksikler. Daha fazlasını yazıp dün akşamki zafer ile ballanmış ağızların tadını kaçırmak istemiyorum. Öncelikle bunların giderilmesi Galatasaray'ı daha yukarılara taşıyacaktır. Kadıköy'de final zor ama en azından bir çeyrek final çok daha kolay olacak eksikler konusundaki farkındalığımızı arttırarak.

03 Aralık 2008

Almanya'da Kritik Gece : Hertha BSC - Galatasaray

Metalist maçında alınacak 1 puan herşeyi daha da kolaylaştıracaktı bu akşam grup liderliği adına, oysa şimdi 1 puan yeterli olmayacak grubu 1. bitirmek için. Gruptan çıkma derdinde değilim ben, burada en azından çeyrek finali görmek için 1. olarak çıkmak lazımdı bu 4'lü arasından üstelik 2 maç sonunda toplamda 6 puan toplamışken ama ne yazık ki olmadı.

Bu sene Galatasaray'ı yenmek isteyen takımların en büyük kozlarının "orta sahayı kalabalık tutmak" ve "baskı uygulamak" olduğu artık aşikar. Muhtemelen Hertha'da bu yola başvuracaktır. Oyun planlarını tam olarak bilmediğim için net bir analiz yapamayacağım fakat orta sahayı hızlı geçen ve savunmanın derinliklerine iyi toplar bırakan bir hücum yapısına sahip olduklarını gördüm izledğim maçlarda. Bugün Galatasaray topu kaptırdığında, topun gerisine minimum zamanda maksimum adamla geçmeyi başaramazsa orta sahayı hızlı geçen Cicero, Rafael, Voronin gibi adamlar defansı çok zor durumda bırakabilir.

Benfica'nın yumuşak yapısı hepimizi kandırdı aslında, o nedenle Benfica deplasmanındaki sürpriz oyunu kolaylıkla bekleyemiyorum. O nedenle maçın kilidi Galatasaray için ilk golü atmaktır. Eğer ilk golü yiyen taraf sarı kırmızılı ekip olur ise kalesinde daha çok gol görmesi muhtemeldir. Dilerim bu ihtimal gerçekleşmez ve alınacak 3 puan ile güle oynaya düşülür İstanbul yollarına, ama şunu itiraf etmek gerekiyor maçın favorisi Hertha'dır.

01 Aralık 2008

Galatasaray'daki Sorun-2 (Teknik-Taktik-Takım Yapısı vs.)

Bir önceki yazıda Galatasaray'ın istenilen çizgide olamamasının, istikrarsızlığının sebeplerini analiz etmeye başlamış ve ilk olarak olaya "Futbol Yönetimi" penceresinden bakmıştık. Şimdi de taktik, takım yapısı gibi boyutlarıyla meseleyi ele alacağım.

Öncelikle ciddi bir yanılgı içerisinde olduğumuzu düşünüyorum. Şu andaki takımdan bahsedilirken neredeyse "tarihinin en iyi kadrosu" etiketi yapıştırılıyor ki kesinlikle katılmıyorum. En yakın yıllara yani 1999-2001 yılına gidilirse; orta sahada oyunu iki yönüyle oynayabilen Hasan, Ergün, Okan, Emre, Ümit, Suat, Arif gibi oyuncuların yanında Hagi gibi bir virtüöz vardı. Günümüz futbolunun en büyük gereksinimlerinden biri olan defansif yönlerinin yanı sıra hücuma da katkı yapabilen bek türünün iyi örnekleri Ergün-Hakan Ünsal ve Capone-Fatih de bu kadronun içerisindeydi. En kritik bölgelerde bu kadar güçlü silahları olan bir kadronun UEFA Kupası'na uzanışı da bu zenginliğin en büyük kanıtı olsa gerek.

Şu an sahip olunan kadronun en dikkat çeken özelliği bireysel anlamda gerçekten kaliteli oyunculara sahip olması. Arda, Lincoln, Kewell, Baros, Meira, Mehmet Topal, Barıs, Ayhan, Sabri... Zaten bu noktada söylenecek bir şey yok. Asıl nokta, bu bireysellikten sıyrılıp işi takım boyutuna getirmeye çalıştığımızda karşımıza çıkıyor. En kritik bölge orta saha incelendiğinde takımın hem savunma hem de hücum anlamında en dengeli oyuncusunun Ayhan olduğu göze çarpıyor ki çoğu zaman yapmış olduğu yan paslar ile baygınlık verdiğini belirtmek gerekiyor. Ayhan dışında, oyunun her iki yönünde de etkili biçimde yer alan bir oyuncu saymak kolay değil. Mehmet Topal iyi bir kesici ama topu olumlu kullanma, dikine oynama, oyuna yaratıcılık katma anlamında oldukça zayıf. Arda, Kewell her ikisi de sol çizgide çok etkili, fakat defansif direnç oluşturabilme anlamında ne yazık ki devamlılıkları yok. Arda daha fazla savunmayı düşünse de fizik durumundaki düşüşler bu görevi her zaman yapmasını engelliyor. Lincoln'ü daha az koşan oyunculardan bir tane bulundurma kontenjanı dolayısı ile ayrı tutuyorum ki onun da çok durağan oynadığını söylemek mümkün değil, pres yaparken oyuncu kovalarken görebilirsiniz O'nu oyunun belirli anlarında. Barış daha gelişme içinde bir oyuncu çok koşarak orta sahaya kattığı dinamizmi top kullanmada da gösterebilir ama şu an istenilen seviyede olduğunu söylemek kolay olmayacak.

Dolayısı ile Galatasaray orta sahası teknik, topa hükmedebilen ama defansif direnç oluşturmaktan uzak oyuncular ile çok koşan ama oyuna ofansif zenginlikten katma konusunda sıkıntı yaşayan oyunculardan oluşuyor. Bu yapı içerisinde popüler deyiş ile "modern futbolun" gereksinimi olan bir orta saha kurgusu oluşturmak mümkün görünmüyor. Yapılacak şey, bu oyunculardan etkili bir bileşim meydana getirmek ama oluşturmuş olduğunuz bu düzen hassas dengeler üzerine kurulduğu için bir oyuncunun bile sakatlığı takıma zarar verecektir. Örneğin, bir Mehmet Topal'ın gelişine bağlanıyor orta saha direncinin arttırılması sakatların çok olduğu dönemde. Oysa bir oyuncu ile halledilecek kadar kolay değil mesele bence. Çünkü o zaman daha çok oyunculara bağlı oluyorsunu oyununun her iki yönünü oynayabilen bireylerden kurulu olmadığı için orta sahanız. Hep sakatlıklardan dem vurup sürekli onların yolunu gözler hale geliyorsunuz. Oysa bir Kewell, Meira ve Arda istenilen direnci oluşturabilseler ki orta sahada oynayan 3 oyuncunun bu direnci gösterememesi bir takım için çok da kolay kabul edilecek bir durum değildir; o zaman Mehmet Topal, Barıs'ın yokluğu bu kadar etkilemeyecek.

Buna ek olarak Galatasaray'ın en büyük sorunu sağ/sol bek mevkiilerinde oynayan oyuncuların hücuma katkılarının sınırlı hatta minimum seviyede olması. Sağ bek mevkiinde Uğur sonrası herhangi bir transfer girişiminde bulunulmadığı için mecburen forma giyen "sağ açık" Sabri'yi ayrı tutar ise sol tarafta oynayan gerek Volkan gerekse de Hakan Balta bir çok maçı 2'den daha fazla isabetli orta yapamadan tamamlıyorlar. Çizgiye inip orta yapma, adam geçerek dripling yapam gibi özellikleri bu oyuncularda görmek neredeyse imkansız. Dolayısı ile sol kanatdaki hücum etkinliğiniz orta sahanın solunda oynayan Arda ya da Kewell'a kalıyor, bu da takımın hücum zenginliğini etkiliyor. Sağ bekde Sabri elinden geleni yapmaya çalıyor hatta bir çok maç da Kewell ve Arda'nın sol kanatda üst üste binerek oynaması, takımın sağ açıksız oynaması nedeniyle o koridoru tek başına kullanmak zorunda olduğunu da belirtmke gerekiyor.


UEFA finalindan bahsedilen bugünlerde (Bu sene için çeyrek final bile başarıdır bana göre) mevzubahis hedefe orta sahaya Ayhan ve Topal'ı savunma yapsınlar Arda,Lincoln ve Kewell'ı hücum oynasınlar diye koyarak ulaşmak neredeyse imkansız. Bu takımın sınıf atlaması orta sahada Lampard, Gerard, Deco mantalitesinde adamların sayısınına artması ile olur. Kalitelerinin elbette o kadar olmasını beklemiyorum fakat en azından bu mantalitede olmalı oyuncular. Öyle 1-2 adam değil orta sahanın neredeyse tamamı böyle oynamaya yatkın olmalı, yoksa "GS Yumuşak takım" olmaya devam eder. Takımı daha ileriye taşımak adına özellikle orta sahada oyunun iki yönünü oynayan oyuncular ile bek mevkiinde hücum yönü daha kuvvetli (özellikle sol bek) oyuncuların sayısının arttırılması gerekiyor takımda. En azından alt yapıdan da olsa 99'un Emre'leri, Ergün'leri, Hakan Ünsal'ları bulunmalı.

Takımın taktik yapısına gelince, geçen sene en büyük özelliği tempo yaparak rakibe önde basan ama ayağa pas yapmaktan, kontrol futbolu oynamaktan aciz bir takım görünümündeydi Galatasaray. Bu tempo yüzünden özellikle 55-60'dan sonra yorgunluk belirtileri baş gösterince rakibin üzerine yığılmasına engel olamayan bir nalayışdı bu aslında. En bariz örneği de Ali Sami Yen'de oyanan Fenerbahçe FTK maçıdır. 30 dakika baskılı oynayan, önde basan Galatasray yorgunluk ile beraber kontrollü futbol oynama, tempoyu düşürebilme gibi bir özelliğe de sahip olmadığı için 10 kişilik Fenerbahçe oyunun sonraki 60 dakikasında daha etkili görünen taraf oldu. Bu nedenle şu an için ortaya sürülen "Galatasaray hep önde basan, pres yapan bir takımdı. Ne oldu bu sene?" gibisinden sığ yorumlara karşı "O tür önde basan ama kontrolden uzak futbola, önde basmayan ama kontrollü ve ayağa paslarla oynanan futbolu tercih ederim" cevabını veririm sürekli. Elbette hem kontrollü oynayan hem de önde basabilen bir takım olunmasını tercih ederim ama bir tercih söz konusu ise yukarıda belirttim görüşümü.

Süper Lig'deki bir çok maç için ideal sayılabilecek bu futbol Avrupa maçlarında , özellikle Leverkusen'de çuvalladı. 0-0'ın rövanşına önde basarak başlayan Galatasray 10 dakikada 3 tane yiyince tur umudunu daha o dakikada çimlere gömüvermişti. Bu sene Skibbe'de bunu görmüş olacak ki daha kontrollü, ayağa oynamaya çalışan bir takım oluşturmak ile başladı sezona ki O'nun hakkındaki olumlu görüşlerimi oluşturan ana nokta burası idi. Gerets zamanında beridir izlemekten sıkıldığım o futbol yapısından daha olgun ne yaptığını bilen bir takım olma noktasına doğru ilerleneceği havası veriyordu genel görüntü. Takımı 4-5-1 düzeni ile oynatması da özellikle zorluk derecesi fazla olan maçlar için vazgeçilmez bir taktik diziliş olarak çıkyor karşımıza. "Galatasaray hücum oynar, çift forvet oynar" gibi sanki yazılı kurallar ile sabitlenmiş yorumların sıkıcılığına rağmen Skibbe'nin hala bu noktada ısrarcı olması da diğer güzel bir nokta. Çünkü takım zorluk derecesi fazla olan maçları bu düzende oynayacak ise sistemin oturması için ısrarcı olunması normal karşılanmalıydı.

Bugün gelinen nokta kıyaslandığında Skibbe'nin doğru mantaliteye sahip olmasına rağmen bunun sahada disiplin ile yansıtılması noktasında takımda hale eksiklerin olduğu görülüyor. Skibbe'nin bu otoriteyi oluşturabileceğine dair şüphelerim onun hakkındaki en büyük soru işaretlerini oluşturuyor zaten. Takımın he maça aynı ciddiyet ile hazırlanamaması, oyun içerisinde zaman zaman disiplinden kopması, aynı hatarlın tekrarlanması teknik direktörün takım üzerindeki etkisini de sorgulattırıyor bizlere. Gelecek adına da Galatasaray'ın en temel problemi olabilir bu nokta. Bu düzeye gelinmesinde yönetimin sezon başından beri almış olduğu çelişkili kararlar, teknik direktörün oyuncular üzerindeki etkisini azaltacak hamleleri de çok önemli bir rol üstleniyor tabiki.

Özetle, bireyse anlamda iyi ama takım oluşturma anlamında sıkıntı oluşacak oyuncu topluluğu, taktik anlayış olarak doğru fakat taktik disiplin oluşturma anlamında sıkıntı yaşama ihtimali bulunan bir teknik direktör, antrenörünün otoritesini ve futbolcular üzerindeki etkisini sıfırlamak için uğraşan, futbol takımını bir kaç başlı bir hale getiren, günü kurtama çabası içerisindeki bir yönetim ile Galatasaray'ın geleceğe çok da umutlu bakması kolay değil.

29 Kasım 2008

Galatasaray'daki Sorun -1 (Futbol Yönetimi)

Özhan Canaydın'ın başkanlığı ile beraber son 6 yılda solmaya başlayan yüzlerdeki o gülücükler, Adnan Polat'ın başkanlığı le beraber şampiyonluğun gelmesi ile tekrar canlanmaya başlamış ve sezon başında yapılan Kewell, Meira, Baros transferleri ile yıllardır suskun kalınan transfer dönemi de yeni sezon için umut vaad eden bir boyut kazanmıştı hem camia hem de taraftar için. Akıllardaki en büyük soru işareti "Teknik direktörün takımı hedeflenen başarılara taşıma noktasında ne kadar yeterli olacağı" idi. Daha ilk göreve başladığı günden itibaren tartışılmaya başlanması gelecek günlerde alınacak başarısız sonuçların hem kendisinin hem da Galatasaray Yönetimi'nin çokça eleştirileceğinin en büyük göstergesiydi.

Peki kimdi Skibbe? Futbola yaşadığı şanssız sakatlığın etkisi ile 22 yaşında veda edişinin ardından ilk olarak Schalke Genç takımında çalışmaya başlayan Alman teknik adam, daha sonra 32 yaşında Almanya'nın en genç teknik direktörü olarak B. Dortmund'un başına geçmişti. Almanya Genç Milli Takımlarında ve Rudi Föller ile 2002-2004 yılları arasında Almanya Milli Takımı'nda görev aldı. Geçen sezon sonunda ayrılmadan önceki 3 sezon boyunca da B. Leverkusen takımını çalıştırmıştı. Genel manada çalıştığı kulüplerde elle tutulur bir başarısı olduğunu söylemek zordu. Çok erken yaşlardan beri futbola bir teknik adam gözü ile bakması en büyük avantajıydı. 2001 yılında Şamp. Ligi Final'i oynadıktan sonra düşüşe geçen Leverkusen'i üst sıralara yakın bir yere taşıdı ilk 2 yılında. Son yılında da takım 7. olunca görevinden ayrıldı. Son iki sezonda da 2 Uefa Çeyrek Final'i oynattı takımına ve her ikisinde de daha sonra finali oynayacak takımlara elendiler. Genç oyuncuları takıma monte etme konusunda başarılı olduğu ortadaydı ki Leverkusen de oldukça genç oyunculardan kurulu bir yapılanma içerisindeydi, ama oyuncular ile ilişkilerinde otoritenin eksik kaldığı arkadaşlık ilişkisi ağırlıklı tarzı handikap olarak gösteriliyordu Almanya'daki Futbol Forumlarında.

Takım oluşturulmuştu, sezon başladı sakatlıkların da etkisi ile Steau hezimeti geldi ilk önce. Daha sonra ligde alınan istikrarsız sonuçlar ve UEFA Kupası'nda güzel oyunlarla alınan 6 puana evinizde aldığınız bir mağlubiyet eklendi. Bırakın liderliği, gruptan çıkmayı bile riske sokacak bir sonuçtu bu. Özet tablo, 2-3 maç oynanan futbol ile ağızlara çalınan bir parmak balın etkisinin bir süre sonra ortaya konan hayal kırıklığı yaratan bir futbol ile silinmesi idi. Ne yazık ki takım istikrarlı bir tablo ortaya koyamıyordu.

Peki istikrar sadece oynanan futbolda mı? Bence hayır. Galatasaray Yönetimi'nin de aynı istikrarsızlığı ortaya koyduğunu söylemek de yanlış olmayacak. Olaya Futbol Yönetimi penceresinden bakalım ve Polat & Sezgin birlikteliğini geçmişi ile birlikte değerlendirelim. 92-96 yıllarındaki futbol yönetiminde de bu iki ismin ağırlığını görüyoruz. 92-94 yıllarındaki Uefa ve Şamp. Ligi'ne girerek gösterilen başarıları elbette görmezlikten gelecek değiliz ama burada asıl vurgulanmak istenen nokta farklı. 92-93 sezonu Feldkamp, 93-94 Hollman, 94-95 Saftig, 95-96 sezonu Souness. 4 yılda 4 teknik direktör. Sonrasında 96 yılında Terim göreve başlıyor Faruk Süren döneminde ve istikrar ile başarı da geliyor. 16 yıl öncesinden günümüze gelelim şimdi de. Polat ve Sezgin ikilisi bu defa 2006 yılında buluştular. İlk icraatları benim de pek beğenmediğim Gerets ile yolları ayırmak oldu. Daha sonra Kalli getirildi göreve ki Polat'ın daha yönetimde göreve başladığı andan itibaren Kalli'yi getirmeyi kafasına koyduğuna adım gibi eminim, çünkü 92 yılındaki ilk göz ağrısı da Yaşlı Kurt'du. Kalli son 6 hafta gidince yerine koyacak hali hazırda bir antrenör düşünülmediği için Cevat Güler & Burak Dilmen & Adnan Sezgin ortaklığı ile bir teknik ekip kuruldu. Yeni Sezon için de yukarıda da bahsettik: Skibbe. Ortada bir gerçek var: Skibbe eninde sonunda gönderilecek. Çünkü yönetimin gerek Ümit Davala & Boekamp ikilisini görevden alması gerekse de Kalli'yi teknik danışmanlığa getirmesi kendilerinin Skibbe konusunda yaşadıkları çelişkileri ortaya koyuyor. Dolayısı ile en geç önümüzdeki sezona Galatasaray yeni bir teknik adam ile başlayacak. Buradan çıkan sonuç Polat&Sezgin ikilisinin sezon başına ortalama 1 teknik adam ile çalıştığı. Toplamda 6-7 sene futbol yönetiminde beraber görev alan iki profesyonel için oldukça kötü bir ortalama.

Görevleri kulübü daha kurumsal bir yapıya kavuşturmak, kulübe istikrarlı yapı kazandırmak olan en üst noktadaki iki ismin bu kadar olumsuz bir tabloya sahip olma hakları var mıdır? Tamamiyle günü kurtarma adına yapılan, aspirin tedavisinden daha öteye gitmeyen, Galatasaray'ın geleceği adına tek çivi çakmaktan uzak hamleler bunlar. 2001 yılından sonra yaşanan süreç anlaşılan kimse için ders teşkil etmemiş, hala gelecek adına hamle yok Bu sezona başlarken bile geçmişin muhasebesini yapmış olsalar özellikle teknik adam seçiminde ne kadar hassas davranmaları gerektiğini bilirlerdi. Meseleyi Skibbe özelinde tartışmıyorum, yönetim Skibbe'yi araştırıp kulüp yapısı ile kesişen noktalarını değerlendirip göreve getirmiş olabilir ama sonraki süreçte yaşanan ve adamın koltuğunun altından kaymasına, futbolcular üzerindeki imaj ve otoritesinin sarsılmasına yol açacak gelişmelerin yaşanmasına çanak tutulması kabul edilecek gibi değil. Eğer siz 3 ay bile arkasında duramayacağınız bir teknik adamı getirmiş iseniz asıl sorumlu sizsiniz zaten. Üstelik arkasında durmak sadece "Arkasındayız" diyerek de olmuyor. Sanırım otorite noktasında yöneticiler kendilerini de bir dengeleyici unsur olarak görüyorlar. Yani "hoca sağlayamazsa disiplini biz sağlarız" mantığı ile hareket ediyorlar, ama asıl gücün teknik adamda olması ve futbolcular üzerinde asıl güç merkezinin teknik adam olması gerektiği gerçeğini gözden kaçırıyorlar, kendilerini bir çok şeyi yapmaya muktedir görüyorlar ki fana halde yanılıyorlar. Belki de bu nedenle işin içinden kendilerini sıyırıp daha profesyonel bir yapı kurup tepeden izleyip, daha az /sıfır müdahale ile yönetecekleri bir yapı kuracaklarına sürekli kendilerin de içinde olacakları ortamları tercih ediyorlar. Sanırım orada var oluş amaçlarını pek doğru değerlendiremeyip, "ne kadar müdahil olursan o kadar göz önünde ve vazgeçilmesin" mantığı ile amatörce hareket ediyorlar.

Skibbe'nin seçiminden, arkasında durma adına her türlü negatifliği sergilemeye, yardımcıları göndererek teknik direktörü gönderme yolunu seçme, sonunda bir umutsuzluk ile Kalli'ye sarılarak teknik danışmanlık sıfatını verme... Bunların hepsi düşünüldüğünde Galatasaray'daki problemi ilk olarak saha kenarına bakarak aramak ne kadar doğru? En sıcak gelişme açısından bakılacak olur isek, Kalli'nin neden getirildiği, bu görevlendirmenin futbolcular ve kamuoyu üzerinde oluşturacağı negatif izlenimleri silme adına genel bir bilgilendirme yapılmaması bile çok şeye bedel. Şimdi herkes Skibbe'ye yükleniyor ama arkanızda durmayacak bir yönetim olduğunu görüyorsanız ve bir eliniz her an altızdan kaydırılabilecek koltuğunuz üzerinde ise takıma teknik taktik olarak bir şeyler vermeniz, sürekli "şöyle yapar isem ve başarısız olur isem acaba ne olur" gibi bir psikoloji ile doğru ve cesaretli karar alabilmeniz eminim hiç de kolay değildir.

Futbol takımının oyuncu yapısı, teknik-taktik gibi detaylara diğer yazımda değineceğim. Burada ilk olarak futbol yönetimi açısında yaklaşmak istedim olaylara. Futbol yönetimi sadece Kewell, Baros, Meira gibi oyuncuları alarak bir kenara çekilmek değildir. Komple bir iştir, bir vizyon gerektirir. Çünkü eğer bir şeyler tartışılacak ise teknik direktörden önce konuşulacak çok daha önemli şeyler var. Teknik direktör başarının sadece ufak bir bölümüdür, başarıyı oluşturacak asıl etken ise o futbol takımının başındaki yönetimin / yöneticilerin sahip oldukları vizyondur. Bu vizyon sorgulanmadıkça / değişmedikçe Skibbe gibi çok kişi eleştirilip durulur ama hep aynı yerde kalınır.

Not: Gelecek adına bir senaryo yazacak olursak:
Skibbe bir süre sonra gönderilir ve geriye iki seçenek kalır:
1) Yeni teknik adam getirmek, ama bu teknik adam belli bir vizyona sahip ise Kalli ile çalışmayacaktır.
2) Kalli yukarıdaki nedenle gönderilmeyeceği için Skibe sonrası sezon sonuna kadar takımın başına o gelir. İlk iş olarak Ahmet Akcan geri çağırır.

Beylerbeyi'nde Yeni Dönem

Bundan yaklaşık 1.5 ay önce yazmış olduğum bir yazıda (http://sacitekin.blogspot.com/2008/10/altyaps.html) Beylerbeyi Kulübü'nün kuruluş amacını açıklayan cümlelerden yola çıkarak şu an o amaca ne kadar ters bir mantalite ile hareket ettiğinden dem vurmuş ve geride kalan haftalarda PAF takımdan gelen oyuncuların forma bulmadaki zorluklarını belirtmiştik. Eğer amaç özellikle PAF takımdan çıkan değerleri Galatasaray'a kazandırmak ise o zaman teknik direktörlerin de bu mantalite ile hareket edeceğine inanılan kişiler arasında seçilmesi gerekirdi. Oyuncu kazanımından çok, puan kazanımı amaç olarak görülüyor ise o zaman "Farkınız ne?" diye bir sorunun sorulması gerekir. Bir takım için elbette başarılı olmak, üst liglere doğru ilerlemek ana amaçlardandır, fakat Beylerbeyi özelinde konuşacak olur isek en az bu amaç kadar değerli diğer bir amacı da kulübün "Galatasaray alt yapısından yetişmiş oyuncuları yetenekleri ölçüsünde kulübe katkı yapacak konuma getirmektir."

Daha önce yazdığım yazıda amacından sapmış bu yapıyı eleştirmiş ve bambaşka bir doğrultuda gidildiğini söylemiştim. Dün aldığım haber beni en azından gelecek adına umutlandırdı. Çünkü Beylerbeyi'nde İlyas Tüfekçi & Erkan Ültanır dönemi başladı. İlyas Tüfekçi, Mehmet Topal'ı Galatasaray'a tavsiye eden şahsiyettir ki kendisi Selçuk İnan'ı daha fazla önermişti Dardanel'de antrenörlük yaparken. Bu nedenle genç futbolcular konusunda daha hassas olacağını düşünüyorum. Aslında asıl önemli gelişme Erkan Hoca'nın yardımcılığa getirilmesi oldu. Geçen sene Zafer Koç'un istifasından sonra PAF takımı çalıştıran antrenörün yıllardır bildiği, tanıdığı oyuncular ile beraber çalışması hem Galatasaray, hem Beylerbeyi için kazanç olacaktır. O kulübeye hapsedilmiş, Mehmet Düz -ki kendisi benim gelecek adına güvendiğim bir adamdır- Cihan kardeşler , son zamanlarda forma şansı bulsa da Fatif, Sercan gibi oyuncuların silkinmesine de vesile olacaktır bu değişiklik.

Bu yeni dönem ile birlikte daha çok genç oyuncunun şans bulmasını bekliyorum. Umarım bu fazla şans buluşlar puanları da beraberinde gitirir ve gerek teknik ekip gerekse de oyuncular için gelecek adına moral kaynağı olur.

23 Kasım 2008

Inter 1-0 Juventus



Elde var 2: Maçtan önce Mourinho, Juventus Başkanı Gigli'nin 2-1 kazanacaklarına dair açıklamalarına "Bir başkanın ağzından bu tür galip geleceklerine dair son açıklamayı Benfica Porto maçı öncesi rakip takımın başkanından duymuştum ve kaybeden onlar oldu" cümleleri ile cevap vermişti. Nitekim dün başkanlara karşı 2. galibiyetini almış oldu "The Special One".

Maça gelecek olursak, ilk yarıda Inter çok baskılı oynadı. Özellikle takımdan ayrılacağı konuşulan Adriano ile süper yetenek İbrahimovic ileri ikilide rakip savunma arasında fırsatlar buldular. Juventus kaleci, savunma hattı ile orta shadan Sisokko ve Nedved'in çabaları ile direnmeye çalıştı. 2. yarının ilk 2o dakikalık bölümünde topla daha çok oynayan taraf olmayı başarsalar da gole gidecek hamleleri yapamadılar. Özellikle de Del Piero ağır kaldı Inter savunması arasında ve çok top kaybı yaptı. İleri çıkan Juventus savunması arasına Inter dikine toplarla girerek pozisyon bulmaya başlamıştı ki benzer pozisyonda gol Muntari'den geldi. Prostmouth'dan kadroya katılan ve Gana forması altında özellikle 2006 Dünya Kupası'nde oynadığı futbol ile benim de ciddi şekilde takip etmeye başladığım bu oyuncuyu Mourinho transfer döneminde Inter'e kazandırdığı zaman , O'nun için farklı bir sayfa açıldığını düşünmüştüm, nitekim öyle de oldu. Inter orta sahasının bankoları arasına girmeyi başardı Muntari.

Maçın bitiş düdüğü ile birlikte Inter'li futbolcuların sevinç gösterileri, birbirlerine sarılışları Mourinho'lu Chealsea yıllarının kopyası gibiydi. Portekiz'li karakterini, hırsını Inter'li futbolculara da bulaştırmış. İşte bir teknik adamın bir takıma vereceği taktik, teknik kazanımlardan daha da önemli olan bu ruh ve birliktelik havasıdır aslında. Mourinho'yu da "The Special One" yapan da bu olsa gerek.

Son söz, Mourinho'dan Renieri'ye bir kaç iğneleyici laf bekliyorum, bakalım maç sonrası ve önümüzdeki hafta içi neler yansıyacak basına?

22 Kasım 2008

Görüntü:0 Ses:0



Geride kalan 12 hafta sonucunda tabelada sadece 1 deplasman galibiyeti yazıyor Galatasaray'ın hanesinde. Rakiplerin kaybedeceği puanlar üzerine hesap yapmayı bile zorlaştıran kendi göbeğini kesememenin sonucu oluşan bir tablo var ortada. Şampiyon olmak istiyorsan vasat oynadığın maçları da kazanmak zorundasın, iyi oynadığın maçları zaten muhtemelen hanene 3 puan olarak yazdıracaksın, fakat bu sene Galatasaray İBB maçı dışında vasat oynadığı maçların hiçbirinden 3 puan alamadı. Denizli, Kocaeli maçlarında da çok iyi bir futbol yoktu ama belirli periyotlarda olumlu futbol vardı sahada.

Bu sene Galatasaray'ın oynadığı Süper Lig maçlarının %80'inden fazlasında ilk yarılarda etkisiz bir futbol ortaya konulduğunu kabullenmek gerekiyor. Bu maçların neredeyse tamamında ilk 45 dakikalık dilimde kaleyi bulan şut sayısı 2'den fazla değil. 2. yarılar da ilk yarılardaki bu olumsuz tabloyu temizlemek için oynanan telafi dakikalarına dönüşüveriyor o nedenle.

Bugün de yukarıdaki cümleleri doğrulayan bir maç oldu. Tek farkı 2. yarının o ilk yarıyı telafi edemeyecek kadar kötü geçmesiydi. İlk 45 dakikalık dilimde orta sahada rakibine basan bir Galatasaray vardı sahada. Meira'nın hatası dışında pozisyon verilmedi ki o pozisyon da Servet'in üstün gayreti olmasa skora direkt etki edecekti. Ayhan'ı biraz daha ileri sürerek Lincoln ün yokluğunda daha ofansif bir kimliğe bürünmesi için Hakan Balta orta sahanın göbeğine Meira'nın yanına konmuştu ve Hakan'dan boşalan yere de Volkan adapte edilmişti. Bu tercihin en büyük riski hem Hakan'ın hem de Volkan'ın düz ve yaratıcılıktan uzak futbol anlayışlarının takımın hücum gücüne vuracağı darbe idi ve öyle de oldu. Volkan'ın zaten sınırlı olan kapasitesi ile hücuma destek verememesi, Hakan'ın dikine top kullanamaması gole ulaşmada yapılacak varyasyonları gölgeledi. Bu eksikliğin üstüne topu kanatlara indirmek varken inatla rakibin kalabalık olan savunma hattı arasından top geçirmeye çalışınca Galatasaray'ın gol şansı iyice azaldı. Kewell'ın direkten dönen topunun da kanatlardan geldiğini düşünürsek ısrarla kanatlara yönlelmemek ya da kanat kullanımını daha yukarılara çıkaramamak takımın hücum zenginliği yaratmasına engel oldu. Arda ve Kewell'ın olduğu bir takımın bu sıkıntıyı çekmesi ancak beklerin hücum yeterli desteği vermemesi ile açıklanabilir.

2. yarı için Galatasaray adına yazılacak olumlu bir şey bulamıyorum. Tamam rüzgarın etkisi avar ama maçın çoğunluğu Santcis ile top toplayıcı çocuklar arasında geçti desek yanılmış olmayız sanırım. Bu rüzgarda topun ısrarla havadan oynamaya çalışılmasına saha içerisinden ve kenarından herhangi bir müdahelenin gelmemesi şaşılacak şey. Bir aklın orada devreye girip bu krize son vermesi gerekiyordu ama ne futbolcular ne de Skibbe o liderliği ortaya koyabildi. Ankaraspor maçın genelinde pasif bir oyun sergiledi maçtan alınacak 1 puana razı olduklarını gösterir gibi. Emre - Nonda değişikliği ile Meira'nın defansa geçmesinin ardından biraz daha cesur olsalar, özellikle de rüzgarı kullanabilseler gol bulabilirlerdi ama Aykut Kocaman beraberliği yeterli buldu.
12 maç sonunda kaybedilmiş 15 puan neredeyse 36 puanın yarısı demek bu. Yukarıda da yazdık, rakiplerin puan kaybedeceğine dair hesap yapacak seviyede değil şu an Galatasaray özellikle de bu deplasman maçları performansı ile. Bu maçtaki görüntünün Perşembe gününe yansıyacağını düşünmüyorum, Metalist zorlu ve dirençli bir takım olarak mutlaka zorlayacaktır Galatasaray'ı ama sahada Olimpiakos maçı çizgisinde futbol oynama isteğiyle bezeli bir takım olacaktır.
*** Ek: 18 yaşındaki Liberyalı Theo Weeks'i bulup getirenlerin hakkını vermek lazım, gerçekten yetenekli ve gelişime açık bir futbolcu.

20 Kasım 2008

Şanlı Yükseliş



2007 transfer döneminde yurtdışına gideceği çok net bir şekilde dillendirilmeye başlamıştı. Sezonun 2. yarısından itibaren başta Milan olmak üzere bir çok kulübün adını duymuştuk talipleri arasında. Beklendiği gibi Fenerbahçe ile anlaşmayınca artık yeni kulübünün neresi olacağı merak edilmeye başlanmıştı ki Middlesbrough kulübü ile anlaştığı haberi geldi.
Bu habere verilen ilk tepki o kadar klasikti ki zaten daha fazlası da beklenmezdi. "İngilterede ki vasat takım Middlesbrough ile Türkiye'nin en büyük kulüplerinden Fenerbahçe arasında sıkıştırılmış karşılartırmalar ve böyle orta sıra takımına transfer olacağına Fenerbahçe'de kalmasının kendisi için daha yararlı olacağını" belirten cümleler ile bezenmişti o sıralar medyada yapılan yorumların bir çoğu. Oysa en büyük ayrıntı gözden kaçırılıyordu: Premiere Lig gerçeği. Orası bir vizyondu, güzel yurdumun insanlarının belleklerinden daha geniş dimağlara kazınabilmek için. Ülkenizin en büyük, en iddialı maçları olan Galatasaray -Fenerbahçe derbileri bile başka ülkede yayınlanmazken, yurtdışına açılmak için tek fırsat hem Ulusal Takım hem de Fenerbahçe forması altında oynadığınız ve sayısı bir yılda 10'u geçmeyen uluslararası maçlar ise, her hafta bir kaç maçı 10'larca ülkede yayınlanan bir ülkede kümeye düşmeye oynayan takımda olmak bile gözönünde yer almak adına yeterli fırsatı sunabilirdi bir futbolcuya. Buna ek olarak; futbola bakış açısı çok daha profesyonel, oyuncu üzerindeki baskının insani sınırlar içerisinde olduğu bir ortamın da katacaklarını tahmin etmek çok da zor değildi. Tüm bunlara Tuncay'ın hırslı ve kendini geliştirme adına taşıdığı azimli yapısı eklenince bir kaç yıl içerisinde daha farklı ve gelişmiş bir oyuncu olacağına dair öngörülerimiz kuvvetleniyordu.

İlk senesinde yaşadığı 6-7 haftalık sıkıntılı süreçte de basınımız "Tuncay'ın pişmanlıklarından" dem vuran haberler yapmaktan geri duramazdı nitekim öyle de oldu. Benzeri haberler sayfaları süsledi bir süre. 7 haftalık suskunluğun ardından attığı goller ile yavaş yavaş kendini bulmaya ve takım içerisinde kabullenilmeye başladı. Sezon boyunca göstermiş olduğu performans da oldukça tatmin ediciydi.

Tuncay'daki asıl değişimi fark edişim Hırvatistan maçı ile başladı. Oyunu daha yapıcı oynaması, topa hakimiyetini çok daha iyi noktalara taşımış olması, bir ara önlibero olarak oynamasına rağmen çok olumlu bir futbol segilemesi "İngiltere, Tuncay'a sınıf atlatmış" düşüncesine sevketti beni. Saha içinde yapabileceklerini arttırmış, daha geniş bir oyun görgüsüne sahip hale gelmişdi Tuncay geçirdiği 1 yılda. Dün akşam Avusturya maçı da Tuncay'ın beynimizdeki değişmeye başlayan imajının daha da berraklaşmasını sağladı. Olgunlaşan, zenginliği artan bir futbol görgüsü, becerisi yüklenmiş. Yapmış olduğu ustaca son vuruşlar bile bazı şeyleri görmek için yeterli. Bu azim ve hırs ile yüklü iken Tuncay'ın gelişiminin devam edeceğini ve üst sııf takımlarda oynayabilme adına önemli yol kat edeceğini iddia etmek çok da yanlış olmasa gerek. 1-2 yıla kadar Boro'dan daha fazla sorumluluklar üstleneceği yeni ufuklara doğru yol alması kimse için sürpriz olmamalı artık.

19 Kasım 2008

Sözün Özü Flamini'den



Geçtiğimiz yıl Liverpool'a çeyrek finalde son dakikada yedikleri penaltı golünden sonra yaptığı açıklamada "Evet genç bir takıma sahibiz ama bir şeyi eksik bırakmışız: Tecrübe. Önümüzdeki transfer döneminde bunu göz önünde bulunduracağız" demişti Wenger ama transfer dönemi geride kaldığında takımın Arsenal ortalaması için yaşlı sayılabilecek Senderos (23) ve Flamini (25) gibi oyuncuları çoktan İtalya'nın yolunu tutmuştu. Bu sene oynadıkları bir çok maçta 21 yaş ve altı bir ortalama tutturmuş olmaları da bunun en büyük göstergesi zaten.

Milan'a giden o yaşlı (!) oyunculardan Flamini aslında Arsenal'in şu anda yaşadığı sorunu gayet güzel bir şekilde özetliyor: "Arsenal'de etrafımda hep genç oyuncular vardı, burada ise kendilerinde çok şey öğrenebileceğim bir çok tecrübeli ve üst düzey oyuncu var." Evet çevresinde örnek olabilecek, gerektiğinde sorumluluğu üstlenebilecek lider oyuncuların varlığı genç jenerasyonlar için bulunmaz nimet gerçekten. 2-3 yıl içinde Arsenal elindeki genç oyuncuların tecrübe katsayısı arttıkça mutlaka hem ligde hem uluslararası arenada daha iyi yerlere taşınacaktır ama bu sene yaptıkları gibi 23 yaş üstündeki oyuncuları ile yollarını ayırmamak koşulu ile. Eminim bundan Wenger'de şikayetçidir ama bu oyuncuları takımda tutmalı ya da tutabilmeli Arsenal. Yoksa yukarıda eski dost Flamini'nin özetle vurgusunu yaptığı tecrübe olgusunun harmanlanmadığı bu genç kadro umut vaadeden ama istikrarsız yapısı ile ilerlemeye devam edecek.

13 Kasım 2008

Resimdeki Tanıdık Simalar



Tamam golü atan Hagi, senesi de forma reklamına bakarsak 2000 ya da 2001. Peki başka bir şey yok mu tanıdık gelen arkalarda bir yerlerde?

10 Kasım 2008

Kadıköy Kabusu Devam Ediyor: 4-1



Son 16 yılda Kadıköy'de oynadığı lig maçlarında sadece 2 galibiyet almış Galatasaray. Bunlardan en sonuncusu da Aralık 99'da soğuk ve yağmurlu bir Kadıköy akşamında gerçekleşmişti. Üzerinden tam 9 yıl geçmişti, bir sonraki derbiye kadar da süre 10 yıl olacak zaten. İlk 11'ler sahada yerini aldığında Benfica kadrosunu koruyan Skibbe'ye karşılık, birazda elindeki kısıtlı imkanlardan da olsa gerek orta sahasını güçlü tutmaya çalışan bir takım çıkarmıştı Aragones. Özellikle Dievid'in uzun zamandan sonra ilk kez forma giydiği böyle zorlu bir maçta sergileyeceği performans öenmli ayrıntılarından biriydi. Kadro dizilişleri açısından iki takım için de söylenecek fazla bir şey yok, sonuçta bu bir tercihti ve önemli olan sahadaki yansımasının nasıl olacağı idi.

Maç öncesi çokça dile getirien bir istatistik vardı: Son 14 yılda oynanan maçlarda ilk golü atan maçı kaybetmemişti. Bu gerçeği iyice kafaya işlemiş olacak ki Galatasaray'lı oyuncular maça goller başlayıp en azından beraberliği garanti almayı düşündüler galiba. Aslında bu gol herkesin aklına aynı şeyi getirmişti: "Maç farka mı gidecekti?" Çünkü Arsenal maçında olduğu gibi geriye çekilip alan savunması yapacak bir takım daha çok zorlayacaktı Galatasaray'ı, fakat atılan ilk gol Fenerbahçe'yi blok olarak öne çıkaracak en büyük silahtı. İşte bu noktada çok kritik bir süreç vardı Galatasaray'lı oyuncuların önünde. O da 25 veya 30. dakikaya kadar maçı gol yemeden sürdürerek Fenerbahçe'nin ileri çıkmasını sağlamak. Bu sürecin başında daha ilk Fenerbahçe atağında savunmanın da yardımı ile Selçuk'un belki de kariyerinde atacağı en güzel gollerden biri Cimbom'un adeta hevesini kursağında bıraktı. Gol öncesi Emre'nin kovaladığı, sonra Ümit'in olduğunu görünce peşini bıraktığı Selçuk'un, Ümit'in yalancı savunması karşısındaki vuruşunun Sabri'nin kafası ile direk arasında bıraktığı 50 cm'lik boşluktan geçmesi de hatalar ve kaderin ağlarının ortak bir yapımıydı.

Bu gol Fenerbahçe'ye hem moral hem de güç verdi. Özellikle 1-0 yenik iken rakibin üstüne ilk gidişinizde bu kadar kolay gol bulabilmek kafalardaki bir çok soru işaretinin üzerine çizgi çekmek demekti aynı zamanda. Bundan sonra Galatasaray oyununu Benfica maçındaki futbola yakın bir çizgiye taşımaya çalışsa ve bunda çok da başarısız olmasa da Fenerbahçe orta sahasında özellikle Selçuk ve Josico'nun sert futbolu rakibin üzerine rahat gitmesini engelliyordu. Buna rağmen oyun Galatasaray'ın kontrolünde iken Fenerbahçe'nin 2. ciddi attığı sonrası attığı 2. gol ipleri kopma noktasına getiren aslı andı. Çünkü Fenerbahçe gerçekten çok kolay gol atıyordu Galatasaray'a, hem de kendilerinin umduğundan bile daha rahat bir şekilde. Özellikle savunma bloğu ile orta sahadaki 2'li Ayhan & Meira'nın arkasına Dievid'in bir zamanlar Gerets zamanında İliç'in oynadığı tek paslı futbolu hatırlatan pasları ile çok rahat sızdı Semih ve Guiza. Zira 2. gol bu şekilde geldi, tek paslar ile orta saha- defans bloğu arasına dalışlar ve oradan yapılan vuruşu ters bir hamle ile Emre'nin kendi ağlarına yollaması. Tam bir moral bozukluğu oluşturdu bu gol Galatasaray'lı futbolcularda, sakin olmaya en fazla ihtiyaç duydukları andı oysa o dakikalar. Bu gerginliğe rağmen devre sonuna kadar daha üstün olmayı başardılar.

Devre arasındaki o 15 dakika 2. yarıya nasıl yansıyacak diye beklerken, maçı Cimbom'un ellerinden kaydıran hamle Skibbe'den geldi Baros ve Ümit'i aynı anda dışarı alarak. Buna 5 dakika sonra Santcis'in yediği hatalı gol eklenince, ipler tamamen koptu. O dakika maçın Fenerbahçe tarafından alındığının resmileştiği andı artık. Sonraki 40 dakika aradaki farkı belirlemek için oynanacak formaliteden daha öteye gitmeyecekti. Maçın 3-1'e gelmesi Fenerbahçe'ye maçın başından itibaren ilk defa daha organize ataklar geliştirme şansı verdi. İleri uçtaki oyuncuların beceriksizliği farkın açılmasını önledi. Sonrası zaten malum, 90. dakikada Dievid'in imzası ve 4-1'lik skor.

Maçı genel hatları ile özetlersek;

* Aragones ilk defa Avrupa Şampiyonası'nda İspanya'nın başındaki o hareketli, heyecanlı havasına bürünmüştü. Maç içerisinde neredeyse hiç oturmadı, sürekli ikazlarda bulundu. Doğru anlarda yapmış olduğu değişiklikler de oldukça yerindeydi. Kanatlardaki yükü azaltmak adına Carlos'u dışarı alıp Wederson'u sahaya sürmek çok akıllıcaydı.

* Skibbe'nin Baros ve Ümit'i aynı anda dışarı alması bence maçın dönüm noktasıydı. Bu değişiklik takımın saha kenarındaki opsiyonlarını azalttı. İlk 45 dakikada Baros'un kötü oynadığında dair elimizde bir veri yok, çünkü gerçek yerinden daha farlı bir pozisyonda, sağ açıkta oynadı. Ümit'in de kötü olduğunu düşünmüyorum. Kewell oyuna alınabilirdi, ama Nonda için çok erken davrandı. Yapılacak şey Ümit ve Baros ikilisinden sadece birini dışarı alıp Kewell'ı sahaya sürmek, maçın gidişatına göre de diğer değişiklikleri yapmaktı.

* Galatasaray 2 ön libero ile oynarken bile defansif bütünlüğü sağlayamıyor. Orta saha ile defans arasına çok kolay sızılıyor ve o andan itibaren savunmanın kademe anlayışı yerle bir oluyor. Emre'nin kendi kalesine attığı 2. gol bunun en bariz örneği.

*Başta Ayhan ve Arda olmak üzere sahada sakin olma gerekliliği kafalara konulmadıkça daha bir kaç yıl Saraçoğlu'ndan galibiyet alamaz Galatasaray. Gereksiz bir gerginlik yaratılıp oyunun gittikçe vasat altına inmesine göz yumuluyor.

*Dievid'in dönüşü Fenerbahçe'nin performansının yukarı doğru ivlenmesinin başlangıcı oalcak gibi duruyor. Aurelio'nun gidişi etkiliydi sergilenen kötü performansta ama Dievid de bir o kadar önemliydi bu takım için ki dün de bunu gösterdi.

İlk cümlelerde de yazdık 14 yıldır ilk golü atanın maç kaybetmemediği gerçeği doğrulanmıyordu belki ama son 9 yılda burada galibiyet alamayan Galatasaray'ın ilk 20 dakikada gol yediği maçların hiç birini alamadığı gerçeği de ortada duruyordu ki Selçuk'un attığı gol bir anlamda bu istatistiğin gerçekle buluşması oldu. Fernebahçe'nin üst düzey bir hücum organizasyonu oluşturmadığı halde 3 gol bulabilme becerisi ya da Galatasaray'ın bu derecede goller yeme beceriksizliği göstermesi maçın kaderini belirledi aslında. Bu gerçek daha uzun yıllar buradan galibiyet çıkarmasının çok zor olduğunu gösteriyor Cimbom'un. Çünkü sıfır hata ile oynamak zorundalar, başka seçenekleri yok Saraçoğlu'nda galip gelmek için.

03 Kasım 2008

Süper Lig'de Kıyım Sürüyor

Eylül Ayı'nın ilk haftasında Raşit Çetiner ile başlayan sürece "Yaprak Dökümü" adını vermiş ve aslında oyunun sezon öncesinde Hikmet Karaman ayrılığı ile Antalyaspor tarafından sahnelenmeye başlandığını belirtmiştim. Daha sonra Ertuğrul Sağlam'ın istifasından sonra yine blogda, Sağlam'ın önünde önemli bir karar aşamasının olduğunu ve yıllardır gördüğümüz bu kısır döngüye dahil olmadan kariyerini bir şekilde yurtdışında sürdürmesinin kendi gelişimi için çok daha faydalı olacağını yazmıştım. Bugün yaşananlar ile yazılanlar "ne yazık ki" kendini doğrulatmış oluyor. Şu an ligin 10. haftasındayız ve toplamda 9 teknik direktör ile yollar ayrılmış, resmen fiyasko. Daha düne kadar 8-9 hafta arkasında duramayacakları hocaları yanlarına alıp "uzun süre çalışmak istiyoruz" diyen vizyon sahipleri için alışıldık bir durum aslında bu tablo, hatta bizim için de olmalı artık ama bir türlü yakalayamadığımız istikrar ve devamlılığa olan ihtiyacımızın farkında oluşumuzdur hala bu görüntüye inat karşısında durma sebebimiz.

Bu kısır döngüden nasıl kurtulunur bilmiyorum, ne yazık ki teknik direktörler de alıştı bu yaşanalara artık. Onlar için de sıradan bir şey haline geldi 5-6 hafta için de kulüp ile yolları ayırmak. Artı olaya bir nevi "ekmek parası" gözüyle bakılıyor belli bir jenerasyonun temsilcileri için. Bu vakitten sonra bir devrim yapacaklarına, 2-3 yıllık kontratlar ile çalışacaklarına dair inançları olduğunu hiç sanmıyorum. Benim asıl korkum mesleğe yeni atılmış genç, heyecanlı teknik direktörlerin de kısa sürede çarka dair olmaları. Onların kurtulmalarının tek şansı daha vizyonlu yöneticiler. Yoksa herhangi bir planlama, strateji olmadan tek amacı ligde tutunmak olan takımlardan daha basiretli yaklaşımlar beklemek de nafile bir umutdan öteye geçmiyor.

Şu andan itibaren tek temennim Ertuğrul Sağlam'ın Süper Lig ile olabilecek tüm bağlantılarını kesip kendisini bu ülke sınırları dışında işini daha rahat ve saygı duyulacağı bir ortamda yapabileceği limanlara sığınması. Yoksa gerçekten yazık olacak!