Avrupa Ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa Ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Mayıs 2011

Braga - Porto Dublin'e













Genç teknik adamlar Dublin yolunu takımlarına aralayıverdiler. Porto kadrosu itibariyle ciddi potansiyel taşısa da Braga gibi çok daha mütevazi bir kadro Avrupa'da son 3 yıldaki yükselişinin finalini müthiş yaptı. Çok merak ettiğim bir istatistik var: Braga'nın topla oynama yüzdesi. Topa hakim olmaktan ziyade alanlarını korumayı tercih ediyorlar. Bir araştırma yapıp burada gerekli paylaşımı yaparım.

Finaldir, havası farklıdır ama bu akşam eksik Benfica'nın direkten dönen çizgiden çıkan topları olduğunu görmezden gelemeyiz. O nedenle Porto mevcut kadrosu ile kupanın bir tarafından sıkı sıkıya tutunmuştur. Son 4 sezonda iki takım arasında oynaya 10 karşılaşmanın 7'sini Porto kazanırken, 2 kez Braga sahadan galibiyet ile ayrılan takım olmuş.

Çok değil 2 hafta sonra sonucu göreceğiz, Domingos Paciencia'nın çok çalışması gerek ama kupayı alacak olursa elindeki imkanlara göre çok büyük bir iş başarmış olacak.

08 Nisan 2011

UEFA Avrupa Ligi Yarı Final Yolu #1












     UEFA Avrupa Ligi maçlarının kaderi Şampiyonlar Ligi Yarı Final maçları  ile karbon koya gibi. Hem çok gollü (UEFA'da 19 gol, CL'de 18) hem de yarı finalistler neredeyse belli, sadece Braga'nın avantajı diğerlerine göre çok daha az ama bu seneki formları göz önüne alınırsa yarı finale çıkan ekip olma noktasında favoriler.

Boas'ın Porto'su Falcao'nun hat-trick'inin yanına 2 tane daha ekleyince 5 golle uğurladı Spartak Moskova'yı. Tur umutlarını da Portekiz'de bıraktı Rus Ekibi. İspanya'da isekupanın favorilerinde Zenit'i geride bırakan Twente çok ağır yara aldı, muhtemelen 2. maçın oynanmaması teklif edilse kabul edecekler. Villereal hafta sonu Barcelona maçında da oldukça iyi futbol koymuştu ortaya, gelecek sene Şampiyonlar Ligi'ne kalmaları da neredeyse garanti, formlarının zirvesindeler ve Hollana ekibinin şansızlığı da bu oldu tabiki Nilmar ve Rossi'nin yükselen grafiği de bu akşamki sonuçta oldukça etkili.

Porto ve Villareal artık birbirleriyle yapacakları maçlara konsantre olmaya başlayabilirler, rövanş karşılaşmaları sadece formalite olacak zira.

Benfica 2 sene önce Sanchez Flores yönetiminde iken ve şu andaki kadrodan farklı isimler olsa da yine kaliteli bir ekibi bünyesinde barındırırken Skibbe'nin Galatasaray'ı karşısında yokları oynamışlar hatta grubu sonuncu bitirmişlerdi. Yalnızca 2 yıl sonra yeni teknik adam ama elbette Saviola, daha sağlam bir Aimar, Coentrao, bu gecenin öne çıkanı Salvio gibi isimler ile finale doğru yürüyorlar. Maç 3-0 iken PSV'nin bulduğu gol 2. maçta dengeleri alt üst edebilirdi ama Saviola'nın 93'de attığı güzel gol Benfica'ya yarı final kapısını ardına kadar açtı. Luz stadında 65 kişinin çoşkusu da görülmeye değerdi.

Avrupa Futbolu'nun son  3 yıllık dilimde ne fazla dikkat çeken takımlarından biri kesinlikle Braga. Bu akşam da Dinamo Kiev deplasmanından diğer 3 takım kadar olmasa da avantajlı bir skor ile dönecek eve.Kiev öne geçtiği maçta çok net fırsatları harcayınca deplasmana sıkıntılı gitmek zorunda kalacak. Shevchenko'nun 2. yarıda oyuna girmesine rağmen Van Persie ve Peter Crouch vari gördüğü kırmızı kart ile takımını son 30 dakika eksik bırakması ve kontrolün Braga'ya geçmesi gecenin dönüm noktası olarak gösterilebilir. Kiev2de Jarmalenko ve Eremenko seneye farklı liglerde olabilirler.

Çeyrek finalde 3 Portekiz, 2 Hollanda, 1 İspanya ve 1 Ukrayna takımı var. Şunu biliyoruz artık, 2 Hollanda takımı elveda dedi, 2 Portekiz takımı yoluna devam ediyor ve 1 tanesi de avantajı elinde bulunduruyor, yani yarı finalde 3 Portekizli görebiliriz i bu müthiş bir istatistik. Yanlarında 1 tane de İspanyol'un geleceği de kesin, komşular kendi aralarında oynayıp Dublin'e 2 takım gönderecekler demek.

Yarı final eşleşmeleri Porto-Villareal  , Braga / Kiev - Benfica şeklinde olacak. Bakalım Dublin'e kadar kimleri geride bırakacağız.

28 Ağustos 2010

5'te 2 ve Ülke Puanı Senaryoları

Eylül ayına girmeden 3 fire verdik Avrupa semalarında. Trabzonspor'u bir kenera koymak gerekirse 4 takım ile Aralık ayına kadar ilerlememiz gerekirdi, Fenerbahçe ve Galatasaray için ortada kura dezavantajı olduğunu söylemek kolay değil. Kulüp bazında zaten bu sene alınan 2 küsür puan hem Galatasaray hem de Fernabahçe'ye tam 5 sene boyunca tam anlamıyla kabus yaşatacak her kura öncesi, Trömsö faciasının 1 puanından  yeni kurtulmuş bir Galatasaray'ın benzerini sepete eklemiş olması işin trajikomik yanı.

Belki de en önemlisi ülke puanı açısından çekişme yaşadığımız ülkelerle marjlar bu kadar dar iken sadece 2 takım ile mücadele etmek olacak.

Önce tabloya bakalım, durumu bir inceleyelim:



Ülke puanının takımların topladığı toplam puanın toplam takım sayısına bölünmesi ile elde edildiği artık herkesin malumu. Listede de görüldüğü üzere Danimarka ve Romanya ile birlikte hem en az takımla devam eden hem de en fazla fire veren 3 ülkeden biriyiz. Hemen üstümüzde yer alan Portekiz, Ukrayna ve Rusya'nın 4 takımla devam ettiği görülüyor. Burada aradaki makasın daha da açılması muhtemel gibi görünüyor ama Beşiktaş'ın çeyrek finale kadar ilerlemesi ile alınacak 18 puana, Bursaspor'un gruplarda alacağı 5 puan eklenir ise ülke puanı olarak toplamda (18 + 9 +2.5 + 1 + 0 =30.5) 30.5 demek ortalamada 6 puan ile sezonu kapamak anlamına geliyor. Bu da en azından geride kalan son 4 sezon ortalamasında puan almak anlamına geliyor. Çok da kötü değil ama Bursaspor ve Beşiktaş'a ciddi iş düştüğü kesin.

Portekiz Şampiyonlar Ligi'ndeki 2 ekibi Benfica ve Braga ile puan arayacak. Her iki takımın da düştüğü gruplara bakılırsa daha ölümcül gruplarda olma ihtimalleri var iken buluncukları konum hiç de fena değil. İki takımın da 12 civarında puan toplamaları oldukça muhtemel ki Braga şimdiden 7 puanı cebe koydu bile. Avrupa Ligi'ne bakıldığında Porto ve Sporting Lisbon'un da 10 puan barajını geçecekleri neredeyse garanti gibi. Bir tek Maritimo'nun ne yapacağı soru işareti. Önümüzdeki sene silinecek puanları da 8 civarında. Bu durumda ülke puanı olarak minimum 8-9 puan civarını tabloya yazıp en azından 37 puan civarına çıkacaklarıı rahatlıkla söyleyebiliriz, ama puanlarını arttırmaları 8'in üstüne ne koyacaklarına bağlı.

Rusya'nın da yine toplamda 5 takımla temsil edildiğini görüyoruz. Rubin ve Spartak ile CL'de, CSKA ve Zenit ile EL'de olacaklar. Önümüzdeki sezon silinecek 6.6 puanı telafi için toplamda 40 puan civarı toplamak zorundalar. Elenen takımlardan gelen 3 puan var, CL gruplarına bakıldığında şu an 4'er puana sahip olan 2 takımın da 8 puan barajına ulaşacaklarını düşünüyorum, bu da 19 puan yapar. Diğer tarafta ise 40'a ulaşmak için 21 puan gerekiyor. Elde 4.5 puan ar geriye 16.5 kalıyor bunun anlamı da toplamda 8 galibiyet: Gruptaki 12 maç bu puanı toplamak için yeterli olamayacaktır, o nedenle en az 1 takımın gruplar sonrasına gitmesi şart ki bunu yapabilecek kapasiteleri var. Dönem sonunda biraz düşüşle 35.5 civarına gerileyebilirler bu da Ukrayna'ya geçilmek anlamına gelebilir.

Ukrayna tarafına geçince en dikkati çeken husus en fazla puanı (5) Karpaty'nin toplamış olması. Şampiyonlar Ligi'nden 1, Avrupa Ligi'nde ise 3 takım ile temsil edilecekler. Shaktar ve Dinamo ile 10 civarında puan, Metalist ile toplamda 7 civarı puan alıp düştüğü zorlu grupta hiç şansı olmaması vesilesi ile Karpaty'nin eldeki 5 puana eklenecek en fazla 3 puan ile toplamdaki 36 puan ortalamada 6 civarı puan getirecektir ki bu hiç de zor bir süreç değil. 2006/2007'den silinecek puanın da aynı düzeyde olduğu hesaba katılırsa sezonu 36 puan civarında tamamlayacaklar gibi görüyor.

Hemen altımızda yer alan Hollanda'nın ise nefesini ensemizde hissediyoruz. CL'de Twente ve Ajax ile temsil edilecek Portakallar'da Twente'nin Inter, Bremen ve Tottenham'lı grupta şansı pek de fazla değil. Ajax ise tecrübesi ile daha iyi işler yapabilir ama Paok maçlar iyi test sınıfında değildi. Bu iki takımnın şu an 10.5 olan punları toplamda 20 seviyesine gelecektir. PSV, Alkmaar ve Utrecht ile EL'de eldeki 9.5 puan minimum 16 puan daha eklenip 25.5 düzeyine ulaşaklardır. Sezon ortalaması bu durumda 7 küsür'e ulaşacak, silinecek olan puanın da 8 civarında olduğu düşünüldüğünde bu senki seviyeyi koruyup 32-33 puan arasında yer alacaklardır.

Ülke değerlendirmelerinden görüldüğü üzere bulundukları konumları koruyacakları öngörüsünü ediniyoruz. Burada Hollanda'ya geçilmemek çok önemli, dolayısı ile 2 temsilcimizi alacakları puanlar altın değerinde. Şu an aradaki fark 0.9 ve eğer 6 ortalamayı tutturamassak kapanması çok olası.

Durum ortada,bıçak sırtındayız. Avrupa'daki hoyratlığın bedelini ağır ödeyebiliriz.

20 Ağustos 2010

Avrupa Gecesi Notları...

Beşiktaş'ın neredeyse turu garantileyen galibiyeti sonrası diğer 3 maçta neler yapılacağı merak konusuydu. Kağıt üstünde Galatasaray galibiyete en yakın takım olarak sunuluyordu bizlere, Fenerbahçe ise Ajax maçlarındaki performansı ile dikkatkeri çeken ateşli taraftarların takımı Paok karşısında avantajlı skor ile dönülmesi umut edilen tarfatı, Trabzonspor ise çektiği zor kuranın ardından Anfield Road'a yapmış olduğu umut yolculuğundan Avni Eker'e bir kaç parça da olsa taşımak istiyordu ki İngiliz Devi karşısında birazcık oyunu okuyabilenler için şansı sanılandan da fazlaydı aslında.



















Gecenin açılışını Galatasaray ile yaptık. Rakip için Lucescu'dan uyarı gelmişti ama asıl uyarıyı Galatasaraylılar sezon başlamadan çok önce yapmaya başlamışlardı bile.Geçmişin tekrarını o kadar çok yaşadık ki artık benzerlerini yaşamak sıradan bir ritüel halini almıştı. Oyun zekası düşük oyuncuların çokluğu, orta sahadaki kısır kurgu takımın önündeki en büyük engeldi. Hala yapılamamış transferler de bu gerçeklerin üzerine ekilen tuz biber gibiydi adeta.

Bu gerçekler ışığında dünkü maçı gözümüzn önüne getirelim. Takım klasik 4-3-3 ile değil 4-4-1-1 dizilişi ile sahada. En uçta Batdal, arkasında zaman zaman Kewell ama çoğunlukla Arda, Serdar-Ayhan-Barış-Kewell dörtlüsü ve arkada defans kurgusu. Top çoğunlukla Galatasaray'da ama top 3. bölgeye taşınmakta zorlanıyor. Bunun sebebi çok açık: Önde baskı kurulamıyor ve orta sahadaki potansiyel topu dikine ileri taşıyamıyor. Yapılan en dikkat çekici şey yana ve geriye doğru yapılan paslar, tıpkı geçen sezonun büyük bölümünde görüldüğü gibi.

Topu nasıl 3. bölgeye taşırsınız ve oyuna orada hükmedersiniz, ya da başka bir soru ile Galatasaray bu gerçeği uygulama anlamında nasıl bu kadar sıkıntı yaşıyor? Futbolda aslolan 2 gerçek var: Oyun zekası ve fizik güç. Eğer her ikisi de takım ortalamasında belirli seviyenin üstünde ise futbolun gerçeklerini daha iyi yansıtırsınız sahaya. Topu ileride tutmak dedik, bunu yapacka ilk şey önde basabilmek ve bunu becerebilmek için de fizik güç gerekliliği şart. Topa sahip olabilmek için de hem oyun zekanızın hem pozisyon bilginizin oturmuş olması şart. Şimdi  bakın Galatasaray'ın saha içerisindeki futboluna. Öncelikle takım arkadaşı topu aldığı zaman en yakın Galatasaraylı ile aralarında metrelerce fark olduğunu göreceksiniz. Oysa pası takım arkadaşınız verir ama başka bir bakışla siz alırsınız o pası. Galatasaray'da top takım arkadaşındayken uygun pozisyonu kollayan ve aradaki mesafeyi kısaltan oyuncu sayısı çok ama çok az.

Oyun zekası dedik, alın işte yenilen ilk gol tam derslik. Çizgiye inmiş oyuncunun açısını kapatamayan bir bek, çizgi üzerinde yapılan ortanın içeri kavis yaptığını gördüğü halde açıyı tam kapatamayan bir kaleci ve çok ama çok daha önemlisi ceza sahasındaki tek oyuncunun göz göre göre ön direğe gittiğini herkes ekranları başında görürken Servet'in bunu akıl edecek düzeyde olamayışı ve gole davetiye çıkarışı. 2 golde yaılan hatayı hiç yazma gereği bile duymuyorum.

Rakip takımlar hata yapma konusunda bu kadar cimri iken neden özellikle Avrupa Arenası'nda hem ulusal takım hem de kulüpler düzeyinde bu kadar saçma sapan hatalar ile gol yiyebiliyoruz ve bu tür hataları rakip takımlardan bu kadar sık göremiyoruz. Bu işte fena halde bir yanlışlık var ama...

Rijkaard'ın da eleştirilecek noktarı  yok değil ama O'na gelene kadar eleştirilecek o kadar çok şey var ki... Kendisi için söylenecek şey kadrodaki çürük elmaları eleme anlamındaki yavaşlığı ve yönetime karşı bu kadar eli bağlı oluşudur benim nezdimde. Kariyerinin büyüklüğünü düşününce yaşananları biraz garipsiyorum.

Bunların ötesinde ledeki kadro, yönetim vizyonu, mantığı ile gerçekten takımın ihtiyaçlarını giderecek şekilde takviye yapılmaz ise bu sezonun geçen seneden farksız olacağı o kadar aşikar ki.... Bu tablonun potansiyeli bu kadar daha fazlasını beklemek hayalcilik olur.

Dün akşam da iki isyankar Kewell ve Baros'un sonuca karşı asi tavırları olmasa Sami Yen'e veda senesinde kötü anılar geride bırakmak içte ile değildi.

Sene 2008 Steau Bükreş maçına kaleci ve forvet eksikliği ile çıkan Galatasaray hala aynı eksiklerin gölgesinde oynuyorsa maçlarını söylenecek pek fazla bir şey de yok aslında. Asıl ders alması gerekenler gerçekleri görmedikçe bu sezon benzer manzaralar ne yazık ki görülmeye devam edilecek.

Yunanistan açıklarında ise İsviçre'de olduğu gibi hızlı bir rakip takım başlangıcı gördük. Emre, Stoch, Lugano ile verimli bir birlikteli oluşturan Bilica'nın eksikliği takımı etkileyecekti ama ilk yarıda rakip takımdan yenilen baskı fazlası ile can sıkıcıydı. Oyunun merkezini bu kadar geride kabullenmek rakip için bulunmaz fırsat ki karşı taraf 10 kiş iken bile bu merkezi çok ileri taşıyamadı Fenerbahçe. Antalyaspor maçındaki performansı ile  ilk 11 başlama konusunda Aykut Kocaman üstünde yeterli baskıyı kurmuş olacak ki uzun zaman sonra ilk 11 başlamayı başardı Semih, ama devre arasında Niang ile değiştirileceği gün gibi aşikardı ve gördüğü sarı kart da bunun iin iyi bir kılıfdı. İlk yarıda maç rövanş iin sıkıntı yaratacak seviyeye bile gelebilirdi ama 45. dakikada Gökhan'ın çizgiden çıkardığı  top maçın kader anlarından biriydi.















2. yarıda Niang değişikliği ile beraber rakip alanda daha çok görülmeye başladı Sarı-Lacivertli ekip. Senegalli'nin gezgin ve sırtı dönük top alabilen yapısının ilerleyen zamanda çok işe yarayacağı kesin ama dün akşam da belirli dönemde rakip kalede fırsatlar bulunması hatta rakibin 10 kişi kalması noktasında oldukça faydalı olduğu söylenebilir. Eksik kalmanın ve fizik olarak yıpranmış olmann etkisi ile geriye çekilen Paok karşısında 3. bölgeye fiziksel olarak yerleşmek ama  topu fazlaca ileriye taşıyamamak en göze çarpan eksiklikti. Emre-Stoch ikilisinin varlığı oyunu kaleye daha yakın oynama anlamında kesinlikle katkı sağlayabilirdi.

Sahadaki tüm kötü görüntüsüne rağmen Fenerbahçe'yi Galatasaray'dan ayıran en temel özellik kadro kalitesi ve bu kalite işler iyi gitmezken bile her an rakip kalede gol atabilme fırsatı sunuyor.Dün akşam da net 3 pozisyondan yararlanılamadığını gördük. Rövanş için de en büyük umut kaynağı bu Fenerbahçe adına. Tek yapılacak şey sabırlı olabilmek, mevcut kadro kalitesi sabırlı olunduğu ve oyun hızlı oynanmaya çalışıldığı takdirde Paok karşısında istediklerini gayet rahat alabilir.

Gecenin bir diğer Avrupa heyecanı yaşatan ekibi de Trabzonspor'du. Yıllardır bu arenadak kötü sonuçların en büyük cezasını kuralarda görüyor Karadeniz Ekibi. 1 puanın bile bu kadar önemli olduğu bir ortamda yıllardır 2 tur öteye gidememenin cezasını daha ilk turdan karşsınızda Liverpool'u görerek çekiyorsunuz. Muhtemel ekiplerden bir başkası karşısında çok şanslı olacakken yıllarında tecrübesi ve Şampiyonlar Ligi gediklisi Kırmızılar karşısında kağıt üstünde çok fazla şans tanınmasa da geçen sene Şenol Güneş'in gelişi ile birlikte atılan sağlam adımların farkında olanlar için tablo düşünüldüğ kadar da vahim değildi.















Bu düşüncenin elbette bir kaç sebebi vardı. İlki Benitez'in son 2 yılından itibaren kadronun güç kaybetmeye başlaması ve son sezonda yaşanılan formsuzlukdu. Teknik adam değişikliği sonrası hocaların hocadı Hudgson bile gelmiş olsa takımn başına uyum süreci içerisinde olunması da diğer avanjdı. Mascerano, Torres gibi kilit isimlerin hazır olmayışının yanına takım kurgusu ve özellikle orta saha yapısı olarak hazır bir görüntü çizen Trabzonspor'u koyunca analizin boyutu değişiveriyordu. Maçın özelikle İngilizler için kolay olmayacağı açıktı ama 90 dakika sonuna baktığımızda Trabzonzpor'un 1-0 gibi çok da dezavantalı olmayan mağlıbiyete rağmen beklenen çizginin altında oynadığını belirtmek gerek. Bunda sezon başı olmasına rağmen Hudgson'ın elininin takıma çabuk etkimesininde payı oldukça fazlaydı.

Gecenin kahramanı şüphesiz Onur'du. Farkın açıkmasını önleyen ana unsurdu ama orta sahadaki direncin de hakkını yememek lazım.

Ek bir not Trabzon'u yediği golde defansın yerleşimine dikkat etmek lazım. Orta sahadan tek pasla bu kadar kolay golü kalede görmek de neyin nesi? Joe Cole top ile ilerlerken önünde Egemen ve sağ tarafında da baskıya gelen 2 tane Trabzonsporlu var. Ters tarafta ise Babel koşuya başlamış, orada Cole'u açısını kapatacak 2 tane oyuncu baskıya gelirken Egemen'in Babel'in açısını kapatmaktan ziyazde Cole'un koşu yolunu kapatmaya çalışması bir defans oyuncusu için hata. Egemen'in bu tür hatalarına daha önce de rastladığımız için çok da yadırgamıyorum ama yazık...


Rövanş da ne olur peki? 1-0 çok tehlikeli skor özellikle de rakip Liverpool ise. Trabzonspor'un şansını arttıracak skor beraberlik olacaktı ama 1-0 gibi tek farklı olmasına rağmen kötü skor tur şansını zora sokan ana etken. Şu an için şanları değerlendirince ibrenin büyük oranda Livepool'dan yana olduğunu belirtmek gerek.

05 Ağustos 2010

Prekazi'nin Maçı : OFK Belgrad 1: Galatasaray 5















Maçın yıldızı tartışmasız Cevad Prekazi'ydi. Yerinde ve isabetli yorumları ile sadece ayaklarının değil beyninin de ışıl ışıl parladığını gösterdi adeta. Özlemişiz, sıkıcı ve azap gibi geçen 90 dakikanın en güzel yanıydı Prekazi. Umarım CD sini verdiği Javanovic için gereken yapılır ve +2'nin +2'sinde bile olsa değerlendirilir.

Maçın yorumunu yapmaya bile gerek yok. Orta göbekteki sıkıntı devam ediyor. Cana henüz hazır değil ama hücuma katkısı çok az olacak burası net. Sol bek de Hakan sonunda iflas etti, geçen sene diplerdeydi bu sene beyaz bayrağı sallıyor. Servet hiç ama hiç güven vermiyor, tek hamlelik yapısı çok sıkıntı yaratacak.

OFK Belgrad'dan yenilen baskı, topa hakim olamama geçen seneden alışıldık görüntüler. Sıkıntılı orta saha, bloklar arasındaki mesafe ve oyuncuların gerek pas alış verişlerinde inanılmaz mesafeler ile oynaması bir bütün halinde oyuna hiketmeyi imkanzıs kalan unsurlar. Takım pas özürlü olabilir ama Rijkaard'dan en azından takıma bu mantaliteyi yerleştirmesini bekliyordum, değişen bir şey yok. Pas futbolunda topu alan oyuncuya arkadaşlarının pas imkanı yaratabilmek imkanlar sunması esastır. Gidin bakın bu mantalitedeki takımların olmazsa olmazı budur, birbiren yakın ve her zaman boşluğa, en uygun pozisyonda ye alan en az 1 adam vardır çevrede.

Bunların hangisini görüyoruz Galatasaray'da? Cevap koca bir hiç, bu temel düstur bile oturtulamamışken gelecek adına ne kadr umutlu olunabilir? Kolay değil, takımın çehresinin ciddi ciddi değişmezi lazım. Orta sahanın en az 2 takviyeye ihtiyacı gün gibi ortada ama sol bek ve stoper de alarm veriyor. Yedek oyuncuların kadro derinliği yaratma konusunda taşıdıkları potansiyel soru işareti ama çok daha ötesi artık Rijkaard ile bu takımın ne ler yapabileceği ve Rijkaard'ın bu takıma verebilecekleri de ciddi soru işaretidir.

Kuru kuruya Total Futbol bekçiliği yapmanın alemi yok, geçmişten bağımsız olarak şu an neler sunulabildiğidir önemli olan ama ne kador yapılanması ne de saha iç görüntü umut verici değil. Örneğin Surinamlı'nın oynatmak istediği futbola uygun olmayan isimleri gözden çıkarması ve öenmli bir kadro revizyonu yapması bile bir umut ışığıdır ama onu bile göremiyorum kendi adıma ve geleceğe dair karamsar tablo çizmemin en büyük nedeni de bu. Yapılan işe bakıp yorum yapmak gerekiyor, geçmişte nerelerde neler yapıldığı önemli ama bulunduğu şartlara çabuk adapte olabilenler olmalı tercihimiz ve şu ana hala adaptasyonda sıkıntı çekildiği ortada. Yapacak elbet bir şey yok, sadece zaman bırakmak lazım olacakları görmek için.

2-0'dan sonra yenilen baskı, 10 kişi kalmış rakip karşısında bile topa sahip olma anlamında yaşanılan sıkıntı, istatistiki verileni de bu tabloyu desteklemesi ilerleyen turlarda daha dişli rakipler karşısında yaşanabilecekler adına uyarı niteliğinde. Bunları görmek lazım yoksa bir gün bir yerde hüsran ile başlayan cümleler kurmak zorunda kalacağız.

30 Temmuz 2010

Galatasaray 2:2 OFK Belgrad

Kısa kısa notlar ile geçmek istiyorum bu maçı, uzun uzadıya cümle kuracak iştahı şu an bulamıyorum kendimde.

* Skor kötü ama oyunun geçen seneye göre daha bilinçli oynanmaya çalışması temel farklılık ama bunu becerebilme noktasında geçen senenin pek ötesinde olunduğunu söylemek de kolay değil. Kadronun üstüne tek taş bile konmamışken bu beklenti içerisine girmek de nafile bir çaba olur zaten.

* Mustafa Sarp-Ayhan-Barış gibi oyuncuların hala arzu edilen oyun yapısı içerisinde olmamaları gerektiğinin Rijkaard tarafından görülememesi inanılır gibi değil. Farklı mesajlar mı vermeye çalıyor yönetime diye düşünmüyor değişlim.

* Orta sahada yaratıcı oyuncu eksikliği çeken bir takımın transferdeki ilk tercihini doğru bölgeden ama yanlış oyuncu tipinde kullandığı kanısındayım. Cana tercih edilebilir bir isim ama kesinlikle orta sahay için daha önemli eksikleri tamamlamadan listeye ilk yazılacak isim olmamalı. hala kadronuza Sarp, Barış gibi adamları barındırıyorsanız.

* Kaleci mevzusuna değinmiyorum, Aykut'un iyi bir kaleci olmadığı ve olamayacağı gün gibi aşikar ama yenilen gollerde takımın geri kalanının suçunun olmadığını söylemek gerçeklerin üstünü örtmek olur.

* Yönetimin  mevcut futbol yönetim mantığı ile bu takıma gerekli katkıları yapabileceği konusunda ciddi endişelerim var. Muhtemelen orta saha bas bas bağırırken tutup da kaleye yabancı oyuncu transferi ile uğraşacaklar.

* Rakip takımın bir numrası yok ellerinden geldiğince savunma yapmaya çalışıyorlar ama 2-2 lik skor kend evlerinde fazlası ile moralli olmalarını sağlayacak. Burada limit elbetteki Galatasaray, çıkıp gerekeni yapacaklar
bu kadar basit.

* Orta sahaya 2 tane adam gibi tempolu transfer ihtiyacını artık belirtmeye gerek yok Forvet eskiği zaten ortada. Kale için Ufuk'a güvenilmeli, yabancı kontenjanı burada kullanılmamalı.

* Pino içeri kateden, hızlı yapısı ile faydalı olacak gibi. Zaman ilerledikçe neler yapacağını daha net göreceğiz. Kewell "Taraftar benim en iyi halimi daha görmedi" demişti, bu sezon bunu göstermek için elinden geleni yapacağının ilk işaretini bu akşam verdi.

İlk akışta satır başları bunlar, yeni cümleler uğradıkça dimağımıza eklemelere devam edeceğiz...

18 Mart 2010

UEFA Avrupa Ligi'nde Çeyrek Finale Doğru



Zorlu eşleşmelerden kimlerin çeyrek final biletini kapacağı merak konusuydu. Bu akşamki maçlar sürpriz sonuçlar kadar dramatik vedalara da sahne oldu. İtalya'da Fulham'ı 3-1'lik skor ile geçen Juve, 1-0 öne geçtikleri maçı 4-1 kabederek kupaya veda eden İtalyan kulüpleri arasındaki yerlerini aldılar. Geçen hafta, önce Roma, daha sonra Fiorentina ve Milan, şimdi de Juventus. Koskoca İtalya'yı uluslararası arenada temsil eden tek kulüp Inter.

Deplasmandan 1-1 ile dönen Marseille ise maçın bitimine 20 dakika kala Niang ile golü bulunca büyük avantaj yakalamıştı ama 75. dakikada Perreira ile gelen gol maçı uzatmalara götürmek için yeterliydi. Artık uzatma sürecine gitmesi beklenen maçın son anlarında Kardec ile gelen gol Portekiz ekibini çeyrek finale götürmeye fazlası ile yeterliydi. Geçen sezon Galatasaray ile aynı grupta yer alan ve sıralamada sonuncu olarak kupaya veda eden Benfica bu sezon çok farklı bir görüntü çiziyor. Bu sonuçla Marseille ise son 3 sezondur çeyrek final ötesini görememiş oldu.

Standard Liege belkide gecenin rahat takımıydı, deplasmanda alınan 3-1'lik skorun avantajını koruyup aldıkları galibiyetle hanelerine 2 puan daha yazdırdılar UEFA sıralamasında. Son 2 sezondur yaptıkları çıkış gerçekten dikkat çekici.

Bremen-Valencia maçı en izlenesi eşleşme olarak duruyordu kağıt üzerinde, öyle de oldu. Her iki takımın açık futbol oynamaya müsait karakteri 2. maçta zirve yaptı. Bunda Valencia'nın henüz 15 dakika dolmadan 2 farklı skor avantajını yakalamasının da etkisi oldukça fazla.

Diğer tarafta devam edern 4 karşılaşma daha var. Anderlecht-Hamburg maçı 4-3 devam ediyor. İlk maçı 3-1 kaybeden Belçika ekibinin turu atlamak için 2 gole daha ihtiyaçları var ama zaman az, sadece 5 dakika var. Futbol öyle mucizelere sahne olduki şimdiye dek açıkçası Hamburg kesinlikle turu geçti diyemiyorum görüntü %99'luk ihtimali gösterse bile.

Liverpool inişli çıkışlı giden sezonunda Torres'in gelişi ile hafiften kıpırdamaya başladı. Bu silkiniş Lille'in de canını yaktı. Geçen sezon puan kayıplarının büyük çoğunluğunun Torres ve Gerard'ın sakatlık dönemleri ile kesişmesi bu iki oyuncunun Kırmızılar için ne kadar önemli olduğunun en büyük göstergesi. Torres'in gelişi ile olumlu çizgileri daha da yükselecektir, çünkü gol atma sıkıntıları gün gibi ortadaydı.

Atletico Madrid kötü giden sezonun sonunu iyi getireceğe benziyor. Deplasmanda Aguero'nun 2 golü ile skor 2-2 devam ediyor. Lizbon'un bulacağı 1 gol elbette ibrenin yönünü değiştirir ama çok zor.

Wolfsburg-Kazan maçı ise gecenin uzatmaya gidecek tek maçı gibi duruyor. Maç 1-1 devam ediyor. Kazan'ın atacağı 1 gol işleri sarpa sardırabilir. Bekleyip sonucu görmek lazım.


1.maç2.maç
Atletico Madrid2 - 2Sporting0-02-2
Hamburger SV6 - 5Anderlecht3-13-4
Lille1 - 3Liverpool1-00-3
Rubin- VfL Wolfsburg1-1
Benfica3 - 2Marseille1-12-1
Juventus4 - 5Fulham3-11-4
Panathinaikos1 - 4Standard1-30-1
Valencia5 - 5Werder Bremen1-14-4

26 Şubat 2010

Çaresiz Veda : Galatasaray 1:2 A.Madrid

Deplasmanda alınan 1-1'lik skorun kağıt üstündeki avantajı ne kadar iyi kullanılacaktı? İleri uçtaki oyuncu eksikliğinin oyun anlayışında meydana getirdiği değişiklik ile beklenenin üstünde bir dönem geçiren Galatasaray kadrodaki eksiklerin dönmeye başlayacağı döneme doğru ilerlerken bu süreci minimum hasar ile etlatmayı başarılabilecek miydi? Son dönemde sezon başına kıyasla daha iyi performans sergileyen İspanyol ekibi daha derli toplu kurgusu ile istediğini alarak ayrılabilecek miydi İstanbul'dan? Rijkaard 5 yıllık İspanya tecrübesinin ardından, uza kaldığı diyarlara turu geçerek selamını çakacak mıydı? Sorular, sorular sorularla başladı 90 dakika. Bitiş düdüğü ile geride kalanlar ise bir çok önemli mesajı barındırıyor özellikle Galatasaray için, tabiki bunlardan gerekli mesajlar alınabilirse. Bakalım maçın ardından bize kalan satır başları neler?

1) Gecenin en önemli notu UEFA'nın 6 hakem uygulamasının rezalet geri dönüşü üzerine. 10'larca maçta deneniyor bu sene Avrupa Ligi'nde, merak ediyorum acaba kaç maçta uygulanmaya değer bir kazanım çıkardı ortaya. Ceza sahası içerisinde kabak gibi el olayını görmeyecek isen, bu işin sayıyla falan alakası yoktur kusura bakmayın. İnsanların korkuları, ince hesaplarının işin içine girdiği yerden mesele "nicelik"ten çok "nitelik" mevzusuna dayanmıştır. Maçın kaderini çizenlerin başında çizgi hakemi ve maçı inceden inceye doğrayan İtalyan geliyor.

2) Adına ister taktik, ister kadro eksikliği diyin ama uzun zamandır Ali Samiyen'de bir Avrupa mücadelesinde bu kadar etksiz ve çaresiz bir Galatasaray görmemiştim . Halı sahada ilerideki etkili isimlerine top kazandırarak onların yapacaklarına muhtaç bir takım gibi maç boyunca Arda ve Keita'ya topu teslim ederek 2-4, 2-5 gibi eşleşmeler içerisinde rakiple boğuşarak bir şeyler yapılması umuldu ama ne çare son 10 dakikada Arda'nın sahada yürüyecek hali dahi kalmamıştı.

3) Frank Rijkaard için biten her maçın ardından "elbette bir bildiği vardır" cümlesi kurmaktan açıkçası haz alamıyorum artık, pek de mantıklı gelmiyor. Beşiktaş maçında rakibe kene gibi yapışan Barış'ın bu maç için düşünülmemesi çok ilginç. Sahada olanların artısı olsa eyvallah ama Mustafa Sarp, Ayhan gibi adamı futboldan soğutanların olduğu yerde savruk yapısına rağmen Barış'ın yapışganlığı elbette iş yapabilirdi, yapardı da. Ek olarak Uğur'un bariz şekilde aksadığı ortada iken Sabri 15 dakika dahi olsa hiç mi düşünülmez derecede hazır değildi? Böylesine bir tecrübeden çok daha etkili değişiklikler, maça tesirler beklemek kadar doğal bir düşünce olmasa gerek, ama nafile...

4) Galatasaray'da belirli oyuncuların oyun zekalarının, takım oyununa katkıların seviyeleri çok iyi sorgulanmalı. Örneğin, Mustafa Sarp'ı bu takımın vazgeçilmez oyuncusu yapan faktör nedir? Cevap daha iyi oyuncu olmaması ise eyvallah ama sırf mücadele ettiği için Galatasaray gibi bir takımda barındırılmasının hiç bir anlamı yok. Son golde Reyes'den kaçısı, aldığı topları kullanış biçimi, takımı ileri taşıyamaması, tam facia derecesinde. Mesela, Mehmet Topal. Bir orta saha oyuncunun 3. bir stoper gibi defansın arasına girmesi benim anlayışıma göre kabullenilecek bir şey değil. Orta sahanın bu kadar önemli olduğu bir oyunda bir oyuncunuzu bu şekilde kullanmanın hiç bir manası yok. Haa, Topal'ın topu alıp adam geçmesi, verkaç yapması, sizi ileri taşımasıda mümkün değil mevcut özelliklerine bakınca. Dolayısı ile iyi sorgulanması gerekir kilit noktadaki isimlerin. Kesinlikle mücadele etmek yeterli değildir, olmamalıdır. Defansın sol tarafındaki ikili de yine bu vasatlığa eklenecekler arasında. Balta ve Servet'in son goldeki iş birliği iyi analiz edilmeli. Servet'in ceza sahası içesiden bu kadar şuursuz hareket edişi, tek hamle ile rakibin gol pozisyonuna girmesine yol açacak kadar kötü pozisyon alması ve bunu genel bir ortalama ile sürdürmesine ne demeli? Balta'nın hücuma destek veremeyişi ki bu kendisinin genel yapısıdır, arkalara adam kaçırışı vs..

5) Galatasaray'ın sorunun santraforsuzluktan ziyade ortasahasızlık olduğu görüşümü defalarca yazdım. Elbette ileri uçta Baros'un oluşu daha farklı bir yapıya sürüklerdi oyunu ama ne çabuk Baros'un olduğu günlerde bile yaşanılan orta saha çaresizlikleri unutuldu. Baros olsa tur için daha fazla şans yakalanabilirdi ama takımın oyunundaki açmazlar devam ederdi. Barış-Ayhan-Topal-Sarp dörtlüsüden 2'si ile kuruşan orta saha topu ileri taşımaktan bu kadar aciz oldukça her zaman topu ileride tutma sıkıntısı baş gösterecekti. Bu dönemim en az sıkıntı ile geçilmesi etkili bir orta saha kurgusu ile çok daha az hasarlı atlatılabilirdi ama eldeki malzeme ortada.

6) Yönetimin de ortadaki sonucun bir tarafında olması gerektiğini düşünenlerdenim. Futbolu yönetenlerin yıldız takıntısı ve sağlama analizlere dayanmayan transfer politikası en öenmli problemlerin başında geliyor. Örneğin, orta saha problemi geçen sene de bariz şekilde yaşanıyordu ama Lincoln'ün etkili performansaları çoğu zaman gölgeliyordu bunu, yine de görmek siteyen farkına varabilirdi. Buna rağmen minimum tedbir ile geçiştirildi bu. Devre arasında da bu eksiklğin görmezlikten gelinmesi gerçekten kabullenilir gibi değil. Hadi bun geçelim ama eğer trasnfer yapıyorsanız devre arasında mutlaka takıma direkt katkı yapacak isimleri katmalısınız kadroya. Dos Santos ne kadar da kaliteli olsa da takıma uyum sağlaması ve yarar sağlaması bu kadar uzun sürecekse transfer yapmamak çok daha mantıklı bir hale bürünüyor. Nonda neden gitti, ya da gönderilmeseydi değil sorgulanması gereken. Mesele takıma yapılan katkıların mantıklı bir planlamanın ürünü olmaması, isim odaklı olması.

7) Yapılanma birikimli bir şekilde ilerler, her sene geçmişin üstüne geniş bir sünger çekilerek yol alınmaz. Galatasaray bu hataları yatıkça her sene takımı büyük oranda yenilemenin yoluna gidiyor ama atılan adımlar da yine bir sistemden yoksun olduğu için alınan kötü neticelerin temziliği için daha keskin adımlar atılıyor. Sarı-Kırmızılı ekip için en büyük tehlike budur aslında. Adnan Polat yaklaşık 3.5 sezondur futbol takımını yöneten ekibin başında ama her sene sil baştan yapılması çok da içi açıcı değil.

Olan olmuştur, her musibet bir şans olarak değerlendirilmelidir ama gereken derslerin alınması asıl mesele. Yönetimin şimdiye kadar yaptıkları ile çok güven verdiğini söylemek mümkün değil, bu noktada dengeleyici unsurun Rijkaard olacağı aşikar. Önümüdeki sezonun yapılanmasını yaparken doğru değerlendirmelerle yola çıkılması şart. Takımın oyun zekasının yukarı taşınması ve kalitenin modern futbolun gereklerinin arka plana atılmadan yapılacağı beklentilerini gelecek sezona taşınmasından başka bir çare görünmüyor şu anda.

19 Şubat 2010

Avrupa Ligi'nde Gecenin Ardından

Önce Fenerbahçe, ardından da Galatasaray ile sınır dışına çıkmanın heyecanını yaşadık. Değerlendirmeye Fransa üzerinden başlayıp, İspanya'ya geçelim.

Lille öncelikle disiplinli ve atletik bir ekip. Garcia, orta sahayı biraz daha sertleştirip, oyunu kontrol altına almak adına Gervinho'yu kulübeye yollayıp ileri uçtaki Frau'ya Balmont-Hazard-Obreniak-Dumont 4'lüsü ile destek verme yoluna gitmişti. Kaptan Mavuba'da orta saha sertliğini sağlamak adına kilit isimdi. Oyunun genelinde bu planı defansif anlamda iyi uygulasalar da hücum anlamında pek iyi iş çıkardıklarını söylemek de kolay değil. Fenerbahçenin ise Topuz ve Semih'i kulübeye göndererek iyi bir tercih ile Wederson'u sola koyma yoluna gitse de 90 dakika boyuncu Güiza'yı sahada tutup nöbetçi golcüyü oyuna sürmeyi düşünmemesi dikkate alındığında maçı kazanma adına gerekli hamleleri bir bütün halinde yansıtamadığı ortada. Daum'un yarın basında tartışılacak ilk başlık olacağı kesin.

2. dakikada gelen golün ardından Wederson'un attığı güzel gol istenilen ortamı hazırlamıştı. Burada oyunun temposunu arttırmaktan ziyade uyutucu bir kontrol futbolunun tercih edilmesi sorgulanmalı. Rakibin üstüne gittiğinizde sert ve atletik savumasına rağmen pozisyon bulabildiğiniz de gün gibi ortadaydı oysa. Lille, belli ki Gervinho'yu avantajlı skoru ele geçirince sahay sürülecek koz olarak düşünmüşütü ve son 20 dakikada bu hamleyi kullandı. Bu kısa süre zarfında sağ taraftan tehlikeli ataklar geliştirdiğini de gördük. Bu skorun ardından 2. maçta ilk 11'de çıkması da beklenebilir ama muhtemelen yine yedek kulübesinde başlayacaktır. Fenerbahçe ise gerek maç motivasyonu gerekse de Saraçoğlu atmosferi ile turu geçebilecek skoru elde edebilir ama bu maçta olduğu gibi basit gol yeme lüksü kesinlikle yok. Lugano'nun muhtemel yokluğunda defanstaki bütünlük bu açıdan büyük önem taşıyor.

İspanya tarafında ise Boğazın karşı tarafındaki rakibine göre daha olumsuz şarlar bekliyordu Galatasaray'ı maç öncesindeki duruma bakınca. İleri uçtaki eleman eksikliğini zaten sezon başından beri baş ağrıtan orta sahada top tutamama hastalığı ve beceri eksikliğini de ekleyince sıkıntılı bir 90 dakika yaşanacağı aşikardı. Maça bu kurgu altında maçsız geçen süreyi motivasyon ve mücadele gücü depolama anlamında iyi geçirdiğini göstererek başladı Galatasaray. Daha çok kendi yarı sahasında oynu kabullenen ve topu ayağına aldığında hızlı şekilde rakip sahaya ilerlemeye çalışan bir takımda sahada bunu becerebilecek oyuncu sayısının azlığı en büyük dertti.

Oyun dengede giderken Caner'in üst üste yaptığı 2 hata ile gelen gol açıkçası umutları biraz azalttı. Gol atması zor görünen Galatasaray'ın yiyebileceği goller korku dolu dakikaların habercisi gibiydi. İlk yarı sonuna kadar farkı arttırabilecke pozisyonları da Aguero ve Simao ile yakaladı zaten Madrid. 2. golün gelmemesinin maçın kaderini değiştirdiği ortada.

2. yarıya hızı kesilmiş şekilde başlayan Madrid'in karşısında başta Keita'nın bireysel çabaları ile hafif de olsa kıpırdayan Galatasaray'ın ilk hedefi gol yememekti, atılacak bir gol de kaymaklı ekmek kadayıfı olurdu. Keita'nın uzaktan atılan şutu, Mustafa'nın bulduğu yarım pozisyon sonrası bulunan tek pozisyon ile gelen gol ve deplasmanda alınan beraberlik bu şartlar altında çok iyi sonuç. Eğer İstanbul'a gol atma mecburiyeti ile dönseydi Galatasarayi bu durum olumsuz olarak etkileyebilirdi takımı.

Yarın gazetelerde Mehmet Topal'ın iyi oyunundan bahsedenler çıkacaktır ama bence varlığı dayanılmaz. Çok fazla top kayı ile oynadı, gereksiz top kayıpları yaptı ve topu çok yavaş kullandı. Buna benzer yapıda ve oyun zekası düşük Mustafa eklenince orta saha tam bir kabusa dönüyor. Neill tecrübesiyle fark yaratıyor, kesinlikle kazançtır takım adına. Elano çokd aha mücadeleciyd bu akşam. Keita, 2. yarıdaki oyunu ile skora isyan edenleri başındaydı. Arda dengeli, Santos ile yine çoğunlukla kayıptı. Madrid'de kalecinin değişmesi ise maçın beraberliğe doğru ilerlemesi adına kaderin ördüğü ağın yansımasıydı.

Genel oyun olarak Leverkusen deplasmanından beri gördüğüm en kötü oyunlardan biri sahadaydı. Tek pozitif taraf mücadele gücünün yüksekliğiydi, bunun dışında futbol adında farklı bir poztif taraftan bahsetmek mümkün değil Galatasaray adına.

Hem Galatasaray hem de Fenerbahçe 2. maç için turu geçebilecekleri skorları elde ettiler. Eğer Fenerbahçe bir beraberlik ile dönebilseydi 4. turu görme ihtimali kesinlikle çok daha fazla olurdu Galatasaray'dan ama gole ihtiyacı var iken Lille daha etkili olabilir. Galatasaray'ın rövanşa nasıl bir 11 ile çıkacağı da önemli, kadroyu görmeden bir şey söylemek zor ama bu akşamdki kötü ve 2-3 oyuncusu ayakta kalabilen Atletico'yu eleyememek çok yazık olur.

14 Şubat 2010

Vicente Calderon Notları...

Kuralar ilk çekildiği zaman ilk yorumlar Atletico-Galatasaray eşleşmesinin durum değerlendirmesini 2 ay sonraya bırakmanın en doğrusu olacağı yönündeydi. Bugün gelinen nokta bu görüşü haklı çıkarır cinsten. 2 ay önceki Atletico ile bu akşam Barcelona önünde izlediğimiz arasında büyük fark var.En çarpıcı olan da gitgide artan özgüven ki en önemli ve tehlikeli olan da bu zaten. Özellikle Kral Kupası'nda final yolunda alınan galibiyetlere eklenen çok istikrarlı olmasa da ligdeki 3 puanlar takım motivasyonu ve mücadele gücüne sınıf atlatmış adeta.

Bu akşam Barcelona'nın eksik kadrosu elbette maçın sonucunu etkildi ama hafta sonu oynanacak Avrupa Ligi mücadelesi öncesi Galatasaray adına önemli ipuçları veriyor bu maç.

1) Bloklar arasındaki mesafenin kesinlikle minimumda tutulması şart. Özellikle ilk yarıda Barcelona orta sahasına bariz üstünlik kurup buradaki boşlukları çok iyi değerlendirerek hücuma hızlı çıktılar. Galatasaray'ın da takım halinde topun gerisine geçip ileri uç ile savunma rasındaki aranın açılmasını önlemesi şart.

2) Yukarıdaki mesafeye ek olarak defansın çok dikkatli ve aralara atılacak toplara karşı dikkatli olması gerek. Kayseri maçında Cangele'nin ince ofsayt pozsisyonu ek olarak Sami Yen'deki 2. Antalya golü bu akşam Forlan ve Aguero ile bulunan pozisyonların kopyası gibiydi.

3) Atletico'nun belki de Galatasaray'ı en zorlayacak özelliklerinden biri de zaman zaman 3. bölgede ciddi bir kalabalıkla baskıyı arttırması. Önde basan takımlar karşısında gol ile sonuçlanma riski fazla olan top kayıları yapan bir takım için fazlası ile tehditkar bir durum bu.

4) Reyes'in son 2 sezonun aksine yükselen ivmesi ve takımı yönlediren oyuncu kıvamına gelmesi pek de iç açıcı bir durum değil.

5) Takım halinde topun gerisine geçerek zaman zaman savunmayı sertleştiren Atletico, ileri uçta santrofor özelliği olan bir oyuncu barındırmayan ve 3. bölgede topu tutmakta zorlanan Galatasaray'ı çok zorlayacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok.

Şu an için tablo pek parlak değil açıkçası. Bunları yazdıran ya da düşündüren taraflardan biri değil elbette. Olayı 2 boyutlu değerlendirmek, her iki takımın artıları ve eksileri ile beraber düşünmek lazım ihtimalleri. Dolayısı ile Atletico'nun bu akşam öne çıkan artılarının Galatasaray'ın hep eleştirisel yaklaştığımız kurgusu içinde endişeler yarattığının altını çizmek istiyorum. Yani Atletico'nun yapabilecekleri önemli ama daha önemlisi Galatasaray'ın neleri yapabileceği ya da yapamayacağı. Yani limit yine Galatasaray'ın ta kendisi.

17 Aralık 2009

Adamı Futboldan Soğutanlar

Basmakalıpçılar 2 yıldır ağızlarına aynı cümleyi dolamış papağan gibi tekrarlıyorlar: "Türkiye'nin en iyi kadrosu Galatasaray'da". Futboldan zerre anlamayan, daha ötesi ortadaki tabloyu okuyacak zekaya sahip olamayanların klişeleri bunlar. Dün akşamki maçın 90 dakikasını bu adamlara işkence olarak defalarca izletmek lazım "Al işte Galatasaray'ın kadrosunun yarısı bu" diye.

Dünkü kadro yedek kadro olarak ifade edilebilir ama dün ilk değişiklik yapılana kadar sahada olanlardan ilk 11'de oynayan 4 isim var: Servet-Ayhan-Barış-Keita. Ek olarak 18 kişilik kadroya her girebilen isim sayısı da 4: Aykut- Aydın-Caner-Emre. Geriye kalan Serdar-Alparslan ve artık müzmün sakat olan, sahalara dönüşü 4 gözle beklenilen ama 1 dakika bile takımda kalmasının anlamı olmadığı 65.dakikada sakatlanarak oyundan alınması sonucu iyice belirginleşen Linderoth ise ilk 11'e konulduğu zaman da takıma ayak uydurabilecek yapıdalar.

Gelin görün ki kağıt üstündeki bu tablo sahada o kadar dayanılmaz bir rezalete dönüşüyor ki belirli süreden sonra gördükleriniz adamı futboldan soğutacak hadiselere dönüşüyor. Rakip kaleye gitmekte zorlanan, koca 90 dakikayı tek pozisyon ile tamamlayan, organizasyonu geçtim mücadele ve hırstan yoksun havada bir takımı görmek...

Yıllardır patlama yapacak diye beklenen ama artık bir balondan ibaret olduüu görülen, elindeki şansı kullanmak için sahada basmadık yer bırakmaması beklenirken o her zamanki rahatlığını, hırssızlığını taşıyan Aydın; olmadık yerlerde saçma sapan hareketler yapma konusunda uzman, rakip ile top arasına anlamsız şekilde girme sevdasından vazgeçmeyen Servet; orta sahada dikine adam geçmekten yoksun, ileriye top taşımaktan aciz Ayhan-Barış ikilisi; tek başına bir şeyler yapmak için çırpınan ama dağınık, bencil Keita... Bunların üstüne Mehmet Demirkol'ün çok güzel benzetmesi ile "Kurtarma sınavında kazık yerlerden soran hoca" sıfatındaki Rijkaard. Allah aşkına nedir Alparslan'ı sağ beke koyduran futbol düşüncesi? Bu adamı gözden çıkardın da yer doldursun diye koyuyorsan, formalite diye baktığın maçta sağ tarada neden Çetin'i koymayı aklından geçirmiyorsun? Daha fazla ne kaybedeceksin ki?

Artık gerçekler konuşulsun:

1)Galatasaray'ın geçen sezon Skibbe ile oynadığı futbol ve kısa zamanda futbol adına aldığı yol ile bu sezon alınan yol arasında dünyanın farkı var. Yalnız ve etkisi azaltılmış Skibbe'nin taktisyenliği ve oyunu okuma becerisi, özellikle Avrupa maçlarında oynattığı futbol çok daha farklıydı, daha fazla zevk veriyordu. Olimpiakos, Benfica, Hertha hatta Metalist maçlarındaki futbolun yanına yaklaşan hangi performansı görebildik bu sene?

2) Öyle sanıldığı gibi kaliteli bir kadrosu yok Galatasaray'ın. Dengeden yoksun, 2-3 adamın kısır futbol bilgisi ile organizasyon ve sistemden yoksun adımlar ile aldığı kararların sonuçları ortada. 2 yılda Adnan Sezgin'in yaptığı transferlerin verimi ortada: Lincoln, Linderoth, Servet, Hakan, Volkan Yaman, Yaser, Serkan Kurtuluş...Hagi-Popescu gibi dünya yıldızlarını bünyesinde barındırmış bir kulübün Lincoln ile yaşadığı problemin altında büyük oranda yönetim zaafı yatmaktadır. Bu adamın idare edilememesinde özellikle Adnan Sezgin'in büyük payı olduğunu düşünüyorum. Yaser, Serkan ve Volkan'ı es geçiyorum, hangi mantıkla Galatasaray2a trasnfer edildi çok merak ediyorum. Hakan Balta'nın transferinin ardından 1-2 ay geçtikten sonra notunu vermiştim. Ergün, Hakan Ünsal gibi adamları görmüş olanlar için sol bek sayılamayacağı belliydi. Bugün değerli gibi görünmesinin tek sebebi bu kadar genç nüfusa sahip bir ülkeden yaşanan sol bek sıkıntısıdır. Bir nevi Koyun-Keçi-Abdurrahman Çelebi hikayesi yani.

3) Gelecek vaad ediyor diye yıllarca oyuncu beslemenin manası yok. Şansını kullanamayan Aydın gibi adamlarla bağını fazla uzatmadan koparacaksın.

4) Kaliteli yerli futbolcuların temeline eklenen yabancılar olmadıkça bir daha 2000 yılındaki başarının yanından geçilemez. Şu andaki kadroda 2 ileri bir geri bitirir sezonu eğer adam akıllı takviye yapılmaz ise özellikle de orta sahaya. Topal-Barış-Sarp-Ahyan dörtlüsü çok adamı kalpten görürür, futboldan soğutur bu sene.

5) Futbolda yetenek kadar zeka da önemli. Hem futbolcunun hem de antrenörün zekisi makbul. Aynı hataları yapan, yanlışlıklardan ders çıkaramayanlar futbolu dayanılmaz boyutlara getiriyor.

Futbol basit bir oyun değildir, ama onu zorlaştıran kesinlikle yeterli muhakeme ve yorumlama yeteneği olmayan insanlardır. Biz bazı değerleri, kişileri gereğinden fazla büyütüyoruz galiba. Böylesine bir maçta sahaya çıkan kadroda sağ bekte Alparslan'ı görünce Rijkaard'ın geçmişine saygı duyarak ama gereğinden fazla büyütüldüğü sorgulamalarını da kafamdan geçirerek ayrıldım ekran başından dün gece. Erken konuşmaktan hiç haz etmem, dolayısı ile zamanın en iyi ilaç olduğu gerçeğinden hareketle teknik ekibin adımlarının daha yakından takip edilmesi, daha dikkatle izlenmesi ve artık "onlar yapıyorsa vardır bir bildikleri" mantığından sıyrılınması gerektiğini düşünüyorum.

04 Aralık 2009

Tatsız Tutsuz // GS 1:0 Pana

Lafı eveleyip gevelemeden mevzuya girelim: Tatsız tuzsuz bir maç oldu. Futbol tek taraflı bir oyun değil, rakibin potansiyeli de sizin sahadaki durumunuzu belirliyor. Geçen sene Şampiyonlar Ligi'nde Werder Bremen'i geride bırakıp Inter ile beraber gruptan çıkmayaı başaran ve buu yaparken de Juseppe Meaza'da Mourinho'yu deviren Pana, bu sene gerçekten tanınmayacak halde. Bu pasiflik içerisinde Galatasaray'ı fazla zorlaması beklenemezdi zaten ama zaman zaman Sarı-Kırmızılılar'ın o bilindik dengesizliği işin içine girince kalede tehlikeler yarattılar. Mustafa Topal'ın sona dama faulsüz müdahalesi maçın dönüm noktasıydı. Kaleden gelen tek top ile defansta bırakılan boşluğun arasına rakibin sızmasını "Arada olur böyle şeyler" denilerek geçiştirilecek türden olmamalı.

Galatasaray son 3-4 haftadaki trendin aksine 2 ön libero orjinli oyuncu ve önlerinde Elano ile çıktı sahaya. Yaklaşık 1 aylık bu süre zarfında yaşanılan gol sıkıntısının ardından hücum gücü yüksek oyuncular ile de bu 3'lüyü oluşturmak yoluna gitmesi gayet normal teknik ekibin. Bu bir düşüncedir, uygulamaya çalışırsınız ama elinizdeki oyuncuların kalitesi bu planın işlerliğinin kalitesini belirler. Bu anlamda Topal ve Sarpın kalitesi ortada ve sınırlı ki bu kısıt içerisinde Sarp kapasitesini sonuna kadar da zorlayan bir adam. Elano ise bu maçta daha gayretli bir çizgide olsa da total verimliliği açısından çok da tatmin edici değildi.

Elano açısından yaşanan sıkıntı aslında hep daha önce de üzerinde durduğumuz kardo planlaması ve dengesi ile alakalı. Elano'nun genel özelliklerine bakınca, tek pasa dayalı bir tarzı olan çapraz-uzun paslar ile oyunun yönünü değiştirebilen ve belirli seviyeye kadar oyunu yeterli olmasa da 2 yönlü oynamaya çalışan bir yapısı olduğu görülüyor. Bunun yanında adam eksiltme, dikine dripling yapma, ince ara pasları atabilme, tempolu oynayabilme konusunda ise eksikleri olduğu hatta bu tipte bir adam olmadığı ortada. Takım yapınıza göre Brezilyalı sistem içerisinde verimli olabilir ama söz konusu Galatasaray olduğunda bu birlikteliğin sağlıklı olması çok zor.

Peki neden? Galatasaray'ın tempolu olarak topu ileri taşıyacak oyuncu sayısı çok az. Örneğin orta sahada bu tipte oyuncu yok. Ayhan oyuna sonradan girmesine ve daha diri olmasına rağmen bunu yapamadı ki bundan sonra da çok kolay değişl yapabilmesi. Bunun dışında Kewell, Arda gibi isimlerin de dripling gücü ve temposu yüksek oyuncular olduğunu söylemek zor. Keita biraz daha bu sınıfa girse de zaman geçtikçe Galatasaray'daki geleceği hakkında soru işaretleri doğuracak bir çizgiye doğru ilerliyor. Dengesiz yapısı ve oyun disiplininde kopmaya meyilli tarzı Keita'yı tercih edilebilir bir oyuncu olmaktan çabucak çıkarıyor. Elano'dan sonra Keita'nın veriminin yüksek olamayacağı kanısına kapılıyorum yavaş yavaş. Neyse, hal bu iken Elano'nu bu durağan yapısı Galatasaray'ın ihtiyacı olan şey değil. Maç 1-0 iken topu alıp, ileri taşıyabilecek, tempolu, verkaç girecek oyuncu tipine ihtiyaç duyulurken Brezilyalı fazlasıyla lüks kaçıyor ve kaçmaya da devam edecek mevcut kadro içerisinde.

Arda'nın ilk yarıdaki iştahlı futbolu, Barış'ın ve Sarp'ın mücadele gücü, Nonda'nın topu saklama becerisi ve Sabri'nin zaman zaman yaptığı iyi çıkışlar dışında pek olumlu cümle sarfetmek zor bu maçta. Ten Cate, maç öncesinde "Galatasaray'ın zaaflarını biliyoruz" şeklinde demeç vermişti, ama şu maça bakınca rakibini tek bir 90 dakika bile izlediğinden şüphe duyuyor insan. Galatasaray'a önde baskı yapan her takım istediğini almışken, kendi yarı sahasında bu kadar pas yapan bir takıma karşı baskı yapmazsanız yediğiniz 1 gole yanarsınız.

Galatasaray için yapılacak istatistikler de daha fazla pas yapıldığı ve geçmiş maçlara göre gelişme kaydedildiğinden dem vurulacak, sakın kanmayın derim. Rakibin bu kadar rahat bıraktığı bir takımın bu kadar pas yapma becerisinin olmamasına şaşırmak gerekir. Yani geçmiş maçlara göre çok fazla bir gelişim kaydedildiğini söylemek kolay değil. Süreci ve getirilerini izlemek gerekiyor.

Son 2 yılda, geçmişteki 5-6 yılın aksine Avrupa semalarında sergilenen duruş sevindirici ama Hamburg hayalleri falan kurmak için elde sebep yok. Bu futbolun üstüne konulacak çok şey, en önemlisi kadroya yapılması gereken 2-3 takviye var.( Bu bağlamda Gökhan'ın sakatlanması belki de hayırlı bile olabilir defansa takviyeyi hızlandırması açısından. ). Gerçekleri görmek, sonuçlara aldanmamak gerek. Motivasyon artışı dışında değişen fazla bir şey yok şimdilik.

29 Ağustos 2009

UEFA Avrupa Ligi 2009-2010



Yine 2 temsilcimizin aralarında olması sebebiyle ilgi ile takip edilen bir kura çekimi vardı sahnede. İlk torbada yer alan 2-3 takım dışında gelecek herhangi bir takımın bizleri korkutamayacağı bir kura olacağını zaten tahmin ediyorduk. Sonuçta 2 takım için de bir şekilde ilk 2'de yer almalarını beklediğimiz tablolaro oluştu.

Öncelikle Galatasaray ile başlayalım kuraları değerlendirmeye. İlk torbadan Roma-Valencia-Villereal-Shaktar ile beraber çekilmesi istenmeyecek takımlardan biriydi Panathinaikos. Burada bu değerlendirmeyi yaparken dikkate aldığımız kriter aslında son yıllarda Avrup Arenası'nın neresinde olduğu ilgili takımın. Çünkü kendi ligindeki performans ne olursa olsun uluslararası ortamda bulunca kendisini daha farklı havaya bürünen takımlar var, tıpkı yıllardır ligdeki konumu ne olursa olsun Galatasaray için "Avrupa'da bir başka oynuyor Sarı-Kırmızılılar" yakıştırmasını yaptığımız gibi. Bu açıdan yaklaşında özellikle yeni teknik adamı ile birlikte geçen sene Werder Bremen ve Inter'li gruptan 2. tura çıkmayı başarabildi Yunan ekibi ve deplasmandan avantajlı skor ile dönmesine rağmen kendi evinde kaptırdı çeyrek final biletini yendikleri maçta gerçekten harika oynamışlardı, aklımda hala o zamanki performansları var kriter olarak. Sadece geçen sezon değil, uzun yıllardır bu mücadele içerisindeler. Şu anda UEFA sıralamasında 31. sırada olmalarının en büyük sebebi de son 2 yılda topladıkları 26 küsür puan. Tecrübe açısından yeterli düzeyde oldukları açık. Teknik adam kriteri üzerinden gidilince de karşımıza Ten Cate çıkıyor ki kendisi Rijkaard'ın 2006'da Şampiyonlar Ligi Kupası'nı Barça'da kaldırdığı dönem yanı başında duran isimdi. Sonraki sezon Avram Grant'ın yanında yine Chealsea'nin Manu finalinde gördük kendisini. Yardımcı antrenörlük kariyerinde zirve yapmış bir karakter var karşımızda. Geçen seozn Yunan Ligi'nde başarılı olamasalarda Şampiyonlar Ligi performansları gayet olumlu. Bu sezon yine gruplara atabilirlerdi kendilerini ama gerçekten zorlu bir kura çektiler ve kendi evlerinde Aguero-Forlan ikilisini durduramadılar. Hızlı forvetler ve çabuk oynayan takımlar karşısında düştükleri zaafı iyi gösteren bir karşılama oldu bu aynı zamanda. Galatasaray'ın gruptaki ilk maçı deplasmanda Yunan ekibi ile açması avantaj mı yoksa dezavantaj mı olacak şimdiden bir şey söylemek kolay değil ama Cisse'nin cezalı olması sebebiyle oynamayacak olması avantaj sayılabilir. Takımın en büyük silahları orta sahadaki toparlayıcı isim Karagounis, eski Arsenal kaptanı Gilberto Silva ve yeni transfer Leto olarak gösterilebilir. Özellikle Karagounis'in uzaktan çok etkili şutları var, dikkat etmek lazım. İlk maçta alınacak 1 puan grup 1. liği adına iyi bir adım sayılabilir, çünkü ne olursa olsun oldukça iyi bir ekip olduğu açık Panatinakos'un.

3. torbadan gelen Dinamo Bükreş ise gruplara mucizevi bir şekilde adım attı. Kendi sahasında kaybettiği 3-0'lık maçın ardından Liberec'i deplasmanda penaltı atışları sonrası 9-8 lik skor ile geride bırakarak yer buldu Avrupa Ligi gruplarında. UEFA sıralamasında 26 puan ile 69. sıradalar. 1 yıl geriye gidersek Galatasaray 87. sırada iken Dinamo ise 69. sırada yer almaktaydı, geçen sezonki parlak performans Galatasaray'a 15 puan getirirken, Rumen ekibi yalnızca 2 puanda kalınca arada 1 torbalık fark oluştu. Şu anda bulundukları sıralamayı da 2005-2007 yılları arasındaki 2 yıllık dilimde elde ettikleri 19 puana borçlular, son 3 yılda ise ortama 2-3 puan civarında dolaşıyorlar, bu da aslında düşen performanslarının en büyük göstergesi. Takımda Bratu ve Tamas gibi tanıdık isimler var. Deplasmanda oynanacak maçın seyircisiz olması da ayrı bir avantaj. Her halukarda 6 puan alınması gereken özellikle de grup 1. liği hedefinin gerçeğe dönüşmesi için.

Sturm Graz ise ilginç bir şekilde, geçen sezon hem Galatasaray hem de Beşiktaş'ın belalısı olan Metalist Kharkiv'i elemeyi başardı. Bu sayede yıllardır 1 puan altındaki dereceyi bu sezon 2 küsür puana çıkararak üst sıralara tırmanmaya çalışıyorlar. UEFA sıralamasında 195. sırada bulunan Avusturya ekibinin en tehlikeli ismi genç oyuncular Daniel Beichler ve Andreas Hölzl. Ciddiyeti elden bırakmadan oynanacak maçlar ile 6 puanı almak çok da zor olmayacak.

Galatasaray açısından ilk torbadan gelen Panathianikos dışında zorluk çıkabilecek bir grup olmadığını söylemek mümkün, ama Yunan takımının 1.lik yolunda çok önemli bir engel olduğu unutulmamalı.

Fenerbahçe ise 1. ve 4. torbadan çekilebilecek en iyi takımları koyduğu için grubuna oldukça avantajlı. Tek olumsuz taraf ise 3. torbadan gelen Twente'nin son 2 yılda yükselen bir grafik sergilemsi, başlarında kaliteli bir hoca olması ve kadrosunda Perez, Nkufo, Hersi gibi yabana atılmayacak iyi isimler bulundurması. Yani 3. torbadan gelebilecek en dişli takımlarından biri olarak değelendirilebilir Hollanda takımı.

Steau Bükreş, geçen sene Galatasaray'ı eledikten sonra gruplarda çok kötü bir performans ortaya koyarak aslında gerçek potansiyelini göstermişti. Zaten problem Galatasaray'da olduğu için kendilerini gruplarda buldular demek yanlış bir ifade olmaz. Bunun üstüne Becali'nin garip kararları, sık teknik adam değiştirme gibi uygulamaları takımın dengesini iyice bozdu ve ligi ancak 6. sırada tamamlayabildiler geçtiğimiz sezon. Aslında bu uygulama kulübün genlerine kadar işlemiş bir virüs gibi. 2000 yılından bugüne toplamda 13 teknik adam ile çalışıldığı ve bunlardan yarısının da 2-4 aylık süre zarflarında görev aldıkları dikkate alınırsa aslında kulübün içerisinde bulundğu trajikomik durum daha iyi açıklanacaktır. Geride kalan sezonda Avrupa kupalarına ancak averaj farkı ile katılabildiler. Takımın başında yaklaşık 5 senedir Liga 1'de 4 ayrı takımı çalıştıran İtalyan teknik adam Cristiano Bergodi var. Sezon başında Politehnica Iaşi ile sözleşme imzalamasına rağmen, Lacatuş'un görevden ayrılması üzerine Steau'nun başına geçti. Geçen sezonki kadrodan defansın 2 önemli adamı Radoi ve Goian'ı kaybetmeleri önemli bir detay. Rumen futbolunun gelecek vaadeeden golcüsü Stancu ise dikkat edilmesi gereken isimlerden.

Twente ise geçen sezon Capello öncesi İngiltere Milli Takımı'nı çalıştıran Steve Mclaren ile iyi bir çıkış yakaladı. Schalke'li, PSG'li , Manchester City'li gruptan 2. olarak çıkıp 3. turda Marseille'ye garip bir son dakika golü ile elenmişlerdi Bu sezon da aynı şekilde Şampiyonlar Ligi ön lemesinde Sporting Lizbon!a garip bir son dakika golü ile elenip UEFA Avrupa Ligi'ne kaldılar. Fenerbahçe'yi en fazla zorlayacak ekip olarak görünüyor Twente. 1. lik için en az Fenerbahçe kadar şansı var. Ülke puanı açısından da Twente maçları büyük önem taşıyor. Hemen 1 puan üstümüzde yer alan Hollanda ekiplerinden alacağımız puanlar UEFA sıralamasındaki yerimizi etkileyecek, bu nedenle Fenerbahçe'nin Hollandalılar'a karşı alacakları galibiyetler çok önemli.

Scheriff ise kendi liginde ard arda şampiyonluklar yaşasa da dışarıda henüz bir başarısı olmayan bir Moldova ekibi. 2. maçta cebe 6 puanı koymak için ideal bir takım.

Kuraların önemli bir noktası da 6 puan üstümüzde yer alan Romanya ile aradaki farkı azaltmak adına gruplara düşen 2 Rumen takımın avantaj olduğu. Aslında her 2 gruba da 1'er Hollandalı takımın düşmesini istiyordum kuralardan önce, çünkü asıl çekişeceğimiz takımlar Hollanda ve Portekiz olacak bu sene. Fenerbahçe için tuttu bu temennim ama Galatasaray'ın grubunda gerçeğe dönüşmedi. Bu sezon maçları takip ederken önümüzdeki yıllarda Avrupa Kupalarına katılacak takım sayımızı etkilemesi açısından Hollanda ve Portekiz takımlarının da maçlarını yakın takibe almak gerekecek.

İki takımımızın da gruptan çıkma adına iyi kuralar çektiklerini söyleyebiliriz, ama buradaki hedef gruptan çıkma değil 1. lik olmalı bir sonraki turda seri başı olmak ve ilk maçı deplasmanda oynama avantajını ele geçirme adına. Hem Fenerbahçe hem de Galatasaray'ın nihai öncelikli hedefi bu olmalı.

08 Ağustos 2009

Avrupa Ligi Kuraları

Kuralar çekilmeden önce Galatasaray ve Fernebahçe'nin daha kolay , Trabzon ve Sivas'ın ise dişli rakiplerle eşleşeceğini biliyorduk. Yine de mevcut seçenekler arasında daha uygun takımlar olduğunun da farkındaydık, dolayısı ile çekilen kuraları bu çerçeveden değerlendirmek daha mantıklı olacak.

Galatasaray'ın Rakipleri: Lech Poznan (Polonya), Amkar Perm (Rusya), NAC Breda (Hollanda), FK Teplice (Çek Cumhuriyeti) ve FC Levadia Tallinn (Estonya)

Kim ne derse desin Lech Poznan bu takımlar içerisinde en istenmeyecek takımdı. Geçen sezon UEFA gruplarında adını duyurdu ve bu seneye de gayet iyi başladı, bir önceki eleme turunda 2 maçta rakip kaleye 8 gol bıraktı. Bunun dışında Rusya Ligi'nin başlamasından dolayı Amkar ile eşleşmek de tercih dışındaydı, geriye kalan 3 takımdan NAC Breda daha güçlü gibi dursa da Hollanda takımlarına karşı bu oyun yapısı ile Galatasaray'ın zorlanmayacağını düşünüyorum. Kapalı oynayan takımlar daha fazla bela açabilir başınıza. Talinn'de Estonya Ligi takımı olması sebebiyle en çekilesi kura gibi dursa da kapalı bir kutu dikkatli olmak gerek. Galatasaray'ın turu geçememesi tamamiyle rakibi ciddiye almamaktan, motivasyon eksiklğindne olabilir başka alternetif görünmüyor şu an.

Fenerbahçe'nin Rakipleri: Strum Graz (Avusturya), F.C Sion(İsviçre), Guingamp (Fransa), FC Slovan Liberec (Çek Cumhuriyeti)

Muhtemel rakipleri değerlendirdiğimizde Strum Graz diğer ekipler arasından sıyrılıyordu ilk bakışta, geriye kalanlarden ise herhangi biri farketmezdi bence ki en ideal takım olan Sion geldi. Yaklaşık 10 yıl önce Adrian Ilie'nin aşırtma golleri ile bellkelerimze kazınan İsviçre ekibi Basel, Zurich, Young Boys gibi kulüplerin gerisinde kalan bir orta sıra takımı hüviyetinde. Fenerbahçe'nin iki maçı da kazanması gayet normal.

Trabzon'un Rakipleri: PSV Eindhoven (Hollanda), Lazio (İtalya), FK Partizan (Sırbistan), FC Basel (İsviçre), Toulouse FC (Fransa)

İsim olarak her ne kadar korkutucu dursada PSV'nin de şu aşamda kötü bir kura olmayacağı kanaatindeydim. Lazio'nun bir İtalyan ekolü temsilcisi olması nedeniyle tercih edilmemesi normal olacaktı. Toulouse ise çekilmemesi gereken takımların başındaydı Lazio ile beraber. Geçen sezon oldukça iyi bir performans koydular ortaya ve ligi 4. bitirdiler. İleri uçtaki Gignac sadece Lig'de değil Fransa Milli Takımı'nda da başarılı maçlar çıkardı. Oyuna sonrada girdiği Litvanya maçını takımına kazandıran isimdi, çok güçlü bir oyuncu ve etkili-sert son vuruşları var. Trabzon savunmasını çok zorlayacağından eminim. İlk maçın içeride olması da dezavantaj şu aşamada. Basel , 5 takım içinden en çekilebilir tercihdi bence. Partizan ise geçen sezon Fenerbahçe karşısındaki performansını düşününce Basel'den daha etkili bir takım olarak değerlendirilebilir.

Sivas'ın Rakipleri: Shaktar Donetsk (Ukrayna), CFR 1907 Cluj (Romanya), Hertha BSC (Almanya), Athletic Bilbao (İspanya)

Rakipleri değerlendirirken Sivas'ın tecrübe katsayısı ile orantılı düşünmek gerekirdi. Dolayısı ile tüm rakiplerin Sivas'a oranla şansı daha fazla olacaktı Avrupa vizyonundaki geçmişlerine bakınca. Yalnızca Cluj geçen seozn yaşadığı Şampiyonlar Ligi tecrübesi dışında pek bilinmemesi vesilesi ile tercih edilebilir bir takipti. En can sıkıcı rakip ise şüphesiz Shaktar olacaktı ki karşılarına Lucescu'nun ekibi çıkıverdi. Onlar da UEFA Kupası sonrası Şampiyonlar Ligi'nde yıllardır yapamadıklarını yapma peşinde iken büyük şok yaşayarak alt kademedeki Avrupa Ligi çekişmesi içerisinde bulmışlardı kendilerini. Bu aşamada bir motivasyon sorunu yaşayabileceklerinin muhtemel olduğunu belirtmek çok da yanlış bir varsayım olmasa gerek. Sivasspor'un yapacağı tek şey Anderlecht maçından ders almak, deplasmandaki dağınıklığı bir daha tekrarlanmamak üzere tarihin tozlu sayfalarına gömmek, ufak da olsa bir umut belirmesi için de başka şansları yok açıkçası.

4 takımımızında kuralarını değerlendirdiğimizde grupara 3 takım ile kalmamızın bile iyi bir sonuç olduğunu düşünüyorum. 4'te 4 neredeyse imkansız ama olursa tadından yenmez!

07 Ağustos 2009

Geliyorlar!!! GS 6:0 Netenya



İster hazırlık karşılaşması ister resmi bir mücadele olsun, ister karşısınızdaki rakip 1 avrupa devi isterse de amatör liglerde oynayan bir emekçiler topluluğu olsun bakılması gereken temel şeyler aynıdır. Sahadaki oyunun skora yasıması elbette farklı olacaktır ama eğer bazı işaretler bekliyorsanız gelecek adına o zaman yukarıda saydığımız etmenlerden farklı olarak nerelere dikkat edeceğinizi adınız gibi bilirsiniz. Dün akşam oynanan karşılaşmayı da bu çerçeve altında değerlendirmek lazım. Evet rakibin gücünün limiti ve Süper Lig'de oynayan bir çok takımın gerisinde sayılabilecek kapasitesi dikkate alınmalıydı ama sahada Galatasaray'ın sunduğu olumlu tablonun gelecek adına umut vaadeden işaretlerini görmezden gelmek olamazdı.

İlk oynanan Kleve hazırlık maçından başlayarak geride kalan her maçta takımın bir önceki seviyenin üstüne 1 şeyler ekleyerek devam ettiğini görmek herhalde işin en dikkat çekici ve sevindirici boyutu. Daha iyi alan paylaşımı, daha dikine ve hızlı paslar, orta sahayı daha kısa zamanda geçme gibi geçmiş maçlarda eksik kalan bazı noktaların geliştiğini çok rahat farkedebiliyorsunuz. Buna ek olarak sadece ilk Kleve maçında görülen top rakibe geçtiğinde şok pres ile hızlı çıkışları önleme çabası da yine bir farklılık olarak yansıdığının altına da çizmemiz gerek.

Bir hafta önce oynanan karşılaşmaya idelae yakın kadrosu ile çıktığını düşünürsek, o kadrodan tam 7 oyuncu değiştirilerek çıkılmıştı Sami Yen semalarına. Takımın performansını ve yapabilirliğini belirleyen en önemli unsurun sahadaki 11 kadar yedek kulübesinde yer alanların oyuna yaptıkları katkı olduğu gerçeğinden yola çıkarsak, bu oyuncuların her fırsatta hazır tutulma çabası içerisinde olunması Rijkaard ve ekibinin olumlu hamlelerinden yalnızca biri. Buna ek olarak futbolculara farklı mevkiilerde oynama meziyeti ve mantalitesi kazandırma yolunda da sağlam adımlar attıklarını görüyoruz. Önce Arda'nın orta göbeğe çekilmesi ve dün de Aydın her iki yarı da da iki farklı kanatda oynatılması... Sistemin gereklerinin yani farklı mevkilerde oynayan oyuncuların kadro içerisinde yer alması ve sahadakilerin alan değiştirerek oynayabilmesi tam bir planlamanın hakim olduğunu gösteriyor Galatasaray'a.

Dün akşam oyunun bu kadar dikine ve çabuk oynanmasındaki en önemli etken Mustafa Sarp-Ayhan ikilisinin oyunu yavaşlatan mantaliteleri yerine Linderoth'un her hareketi akıl kokan ve topu hızlı bir şekilde ileriye aktaran oyun yapısından başka bir şey değildi. Takımın en büyük eskikliği zaten bu bölgede böyle bir adama sahip olamamasıydı, bu açından da sağlam bir Linderoth'un sahada takıma katacağı o kadar çok şey varki bunlar ne Topal'da ne Sarp'da ne de Ayhan da var. İnanılmaz bir oyun zekası ,sahada mücadele etmenin yanı sıra bitirici dikine paslar ile arkadaşlarını pozisyona sokabilme becerisi, mükemmel alan parsellemesi... Yeni bir transferdir Galatasaray için tabiki sağlıklı olmak koşulu ile. Şu aşamada Galatasaray'ın transfer yapacağı transferin de yine Linderoth tipinde oyunu iki yönlü oynayan bir oyuncu olması gerektiğini düşünüyorum çünkü bence alternatifi olmayan oyuncuların başında geliyor, uzun zaman sonra takıma katıldığı zaman ortaya koyduğu fark da bunun en net göstergesi.

Bu tip maçlarda hücumdaki zenginlik mutlaka önemlidir ama savunmasının sıkıntılı olduğuna inanılan bir takımn saha yansıtacağı defansif rol çok daha anlma taşımalıdır. Bu açıdan bakınca da Aşık-Güngör ikilisinin bireysela anlamda Servet-Gökhan ikilisine göre daha sağlam ve akıllı bir oyun ortaya koyduğunu gayet rahatlıkla belirtebiliriz. Çünkü her 2'side bazı temel gereçekelr üzerinde hareket ediyorlar: Doğru pozsiyon alma, ilk hameleleri doğru ve zamanında yapam vs. vs. Bu noktadan hareketle malesef Gökhan'da bu iki noktanında eksik olduğunu söylememiz laızm. Servet ise akıldan çok vücudunun sağladığı meziyetler kullanmaya alışık yapısı ile öne çıkıyor. Dün akşamdan çıkarıalcak derslerden 1'i de içinde Gökhan'ın olmadığı bir tandem ikilisi oluşturmanın çok daha olumlu sonuçlar doğuracağı olmalı bence.

Blogu takip edenler bilir, Aydın'a çoğu zaman sallarım, ağır eleştiririm. Hatta yedek kulübesinde bu haliyle durmasının takımın kadro derinliğne hiç bir şey katmayacağını da defalarca belirttim ama dün akşam sahada oynadığı performans ile hepimize "Bir Dakika" dedirtti. Rijkaard'ın O'na olan güvenini sahada çok olumlu kullandı ve 3.5'dan 4 asist yaptı, özellikle 2. golde Keita'ya eliyle içeri girmesini gösterdikten sonra attığı gollük pas çok farklı değerlendirilmeli. Sade bir pas değil aynı zamanda bir oyun görgüsü içerisinde yapılmış bir hareketler bütünüydü o, umarım bu performansını devam etttirir ve biz de güzel şeyler yazamaya devam ederiz. Geçmiş maçlardan en büyük farkı sahada haaylt gibi gezmeyi bırakıp maç.a iştahla asılması idi. Yine de Aydın için görüşlerimin 180 derece dönebilmesi için bu katkıyı genele yaydığını görmemiz ve anlık bir parlamadan ibaret olmadığını görmemiz lazım, yoksa çok erken bir değerlendirme yapmış olacağız. Biraz daha zaman lazım.

Keita da dün Sami Yen'e ilk kez çıkmanın heyecenıyla donanmıştı ve böylesine bir ortamda ilk golünü atması gayet şık oldu. Gol dışında top ile çok fazla görünmedi, hatta bir çizgi oyuncusundan ziyade daha çok içeri katetme eğiliminde görüdük O'nu. Şu aşamada bir orta saha oyuncusunda özellikle Galatasaray'da dikkat edilecek husus ofansif meziyetlerinin yanına eklemiş olduğu defansif direncin seviyesi olmalı. Keita'nın da geriye gelerek top alması, pres yapması, takımın defansif yönüne katkıda bulunmaya çalışması gelecek adına umut verici.

Nonda'nın trasnfer dedikodularından nasibini aldığı her haliyle belliydi(!) Pres yaptı, orta sahaya gelip top aldı ve en önemlisi gol atma becerisi göstererek Baros'un arkasında hiç de fena bir alternatif olmayacağı mesajını verdi. Dün akşam attığı 3 gol Ocak 2008'de Rize deplasmanında yaptığı 3'lemeden sonraki 2. tarifeydi. Aslında Nonda'nın oyun zekası, aklı Baros'dan çok daha gelişmiş seviyede, bu nedenle de mevcut sitemde 3'lü forvet ile berebaer iyi işler yapabilir. Gol atamasa da onlara çok güzelk pozisyonlar hazırlayabilir. Baros'a göre en büyük artısı bu ama hız anlamında arada büyük fark var, zaten O'nu yedek kulübesine gönderen en önemli etkenlerden biri de bu.

Dün akşamki galibiyetin aslında bir de dramatik tarafı var. Xamax maçının Galatasray Tarihi'nde simgelediği o kadar çok şey vardı ki. Mücadele, hırs, kazanma tutkusu, vs. vs. Bir çok takımıma bu innaç sıçradı Avrupa Arenasındaki maçlarda. Böyle bayrak bir galbiyetin tarih sayfalarında "En farklı Avrupa Kupası Galibiyeti" olma özelliğini dün akşam başka bir karşılaşmaya bırakması biraz iç burkucu. Diğer açından yaklaşınca da rekoru kırmanın bu kadar sistemli çaılan ve göreve yeni gelmiş muhteşem bir teknik ekibe vesile olmasıyla da gurur duyulmalı.

Evet, Galatasaray gelişiyor ve bu gelişim sahaya yanstığı oyuna da yansıyor. Daha önce de yazdık bir çıkları "vay be takım nasıl da paslaşıyor" diye methiyeler düzüyor ama Skibbe bu takıma bunun altyapısını vermişti zaten, ayni bu takımın genlerinde bu meziyet sonuna kadar vardı. Rijkaard fazla zorlanmayacak diye belirtmemizin sebebi de buydu, akıl futbolu kafalara yerleşmeye başlamıştı. Dolayısı ile bu düzenin Skibbe'nin kattıklarının üzerine yapılan eklemeler olduğ gerçeğini görmemiz ve berlitmemiz gerekir. Rijkaard ile bu mantalite, topa daha çok hakim olma, hızlı ve dike oynama meziyetleri ile donanınca ortaya çok daha seyredilesi bir futbol çıkacak.

Rijkaard ve ekibi ellerindeki ışıkla geleceği aydınlatmaya başladılar bile, yapılacak tek şey ise gölge etmemek ve manzaranın seyrine dalmak!

31 Temmuz 2009

Netenya 1: 4 Galatasaray



As oyuncuların ve özellikle de Kewell'ın takıma girişi 1-2 vites yükseltti takımın Tobol karşılaşmasındaki performansını ama bu görece farkta Netenya'nın, Tobol'dan kalite olarak daha aşağıda oluşunun etkisini de belirtmek gerek. Kazak ekibi hem daha disiplinli hem de daha mücadeleci bir futbol koymuştu sahaya, İsrail ekibi bu görüntüden çok uzaktı.

Kadronun tecrübe katsayısının artması ile fark yavaş yavaş ortaya çıkıyor özellikle de rakip kalede pozisyona girme rahatlığı açısından ama yaşanılan sıkıntıların bazıları olduğu gibi tekrar ediyor. Öncelikle takım savunmasında bariz sıkıntılar var. Bunda tandemin uyumsuzluğu, ki bu uyumsuzlukta Gökhan'ın temel savunma yeteneklerindeki eksikliklerin büyük payı var, kadar orta sahanın rakip tarafından çok kolay geçilmesinin de etkisi var. Yani top rakipte iken şok pres ile hız kesme ve takım halinde topun gerisine geçilme noktalarında eksiklikler var. Orta saha bu kadar kolay geçilince de her an hata yapmaya açık bir tandem ve zaten sıkıntılı olan sağ bek ile pozisyon vermeniz sıkıntılı oluyor. Elano transferine bu açıdan yaklaşınca yaşanılan bu problemi gidermekten çok hücumdaki etkinliği katlayacak bir isim olarak değerlerlendirmek daha doğru olacak.

Ortada oynayan Mustafa - Ayhan ikilisi üzerinden de savunma zaafını açmak gerekiyor. Öncelikle Mustafa tüm iyi niyetine rağmen hem o bölge için yavaş hem de yaratıcı tarza sahip değil. Yani defanstan topu sırtı dönük alarak rakip kaleye yönelebilecek ve rakip ataklarda seri hareketlerle savunmayı rahatlatacak profili yok, bence hala bu takımda olmaması gereken isimlerden. Ayhan'da yine hız problemi yaşayan diğer oyuncu ve defansif oyunda da yeterince efektif değil. Sağlam bir Linderoth bu 2 oyuncunun toplamından daha iyi savunma yapar ama adamı problemsiz görmek neredeyse imkansız.

Gökhan-Servet 2'lisinin de topu oyuna sokma noktasında yaşadığı sıkıntı rakibin öne çıkarak savunma ve orta sahaya pres uyguladığı her maçta topun duvardan döner gibi kalenize gelmesine yol açar. Çünkü mevcut top kullanma sıkıntısına ek olarak orta sahadaki 2'li de topu alıp rakip kaleye hızla taşıyan oyuncular değiller, yani bir ifade ile savunmanın bu zaafını kapayacak kalibrede adamlara sahip değilsiniz an itibariyle. Dolayısı ile savunmanın göbeğine topla çıkabilecek, topu oyuna iyi sokabilecek bir adam düşünülebilir; ama orta sahaya Mustafa ve Ayhan'da olmayan belirtilen özelliklere sahip bir oyuncu takviyesi de takımın savunma gücünü ciddi biçimde arttırır, aynı zamanda hücuma çıkışları da hızlandırır. Benim ilk tercihim bu tarz 1 takviye olurdu, bakalım zaman ne gösterecek.


Bunlara ek olarak pas trafiğindeki düzelmenin daha ileri taşınabilmesi adında orta saha oyuncularının çok daha hareketli ver yer değiştirerek oynaması şart. İlk yarıda bir kaç pozisyonda Kewell orta çizgide topu alıp içeri doğru katettiğinde çevredeki tüm oyuncuların çakılı olmasından dolayı pas sıkıntısı yaşadığı ve topu geriye oynamak zorunda kaldığı net olarak görüldü. Ayhna ve Mustafa da ciddi biçimde hissediliyor bu eksiklik. 2. yarıda daha hareketli olunmasının meyveleri daha yüksek pas yüzdesi ve hızlı ataklar olarak geri döndüğünü de gördük.

Takımın genel değerlendirmesinden sıyrılıp 2 isme ayrı parantez açmak lazım: İlki Arda. Kaptanlık ile beraber oyun içerisinde aldığı insiyatif de arttı. Bunu sadece kaptanlığa getirilmesi sonucu sayaha yansıttığı bir yük olarak değil aynı zamanda Rijkaard'ın da üzerine bindirdiği bir sorumluluk olarak düşünüyorum. Bir kenar ya da orta oyuncusundan çok, serbest adam tarzında oynadı. Sol-Sağ-Orta her yerde gördük onu, 3 asist yaparak da güzel bir imza attı galibiyete. Geçen yıl Skibbe ile başlayan o futbol mantalitesindeki çıkışını bu sene daha da yukarılara taşıyacağına dair inancım tam.

Diğer bir isimse Kewell olmalı. Bu adamın takıma kattığı hava bambaşka. İlk yarıda neredeyse tüm pozisyonların içerisinde O vardı. Oyun zekası ile fark yarattığı apaçık ortada. Çok zorladı golü bulmak için ve 2. yarının başında o da noktayı koydu.

Son bir sözde Aydın için. Bugün her ne kadar geçmişe oranla daha iyi bir performans koysa da ortaya bunun yanıltıcı olduğunu düşünüyorum. Bazı anlarda saahda yürümesi, hareketsiz olması pek kolay hazmedilecek gibi değil. Hala vakit kaybıdır Aydın ile uğraşmak, Yaser-Aydın gibi isimlerle "kulübemiz zengin" edebiyatı yapamazsınız.

16 Temmuz 2009

1 Musibet 1000 Nasihat : Tobol 1:1 GS



Galatasaray maç analizleri sonrası karaladığım cümleleri tekrar ettirmekten bıkmayacak bu takım anlaşılan. Geçen sene için yazılanlar, hazırlık maçları ve özellikle de son Leverkusen maçı için not düşülenleri buraya kopyalamak bir çok şeyi anlatmak için yeterli olacaktır sanırım. Ama biz yine de yazmaktan bıkmayalım belki bir gün 1 şeylerin düzeldiğini görürüz ve artık o cümleleri yazmayacak olmanın mutluluğunu paylaşırız bu satırlarda.

Maç için başlıkda da yazdık 1 musibet 1 nasihattan iyidir diye, durumun özeti bu. Geçen sene klişe haline gelmiş bir laf vardı "Galatasaray'ın çok geniş ve alternatifli bir kadrosu var" şeklinde. Bu cümleye inat defalarca yazdım, "bu koca bir balondur ve patladığı zaman herkes gerçeği görecektir diye". Evet aslında gördüklerimiz bunlardan ibaret. Bu takımın as oyuncularının yerine şu takımdan ilk 11'de oynamayacak olan hangi oyuncuyu koyarsanız koyun o takımı dengesi bozulur. Bunu gördük bu akşam. 1 oyuncu topluluğu (takım demiyorum çünkü takım olmak için bir arada oynamış olmak lazım) bu kadar mı yetenek yoksunu davranır. Nerede, hangi şartlarda oynarsanız oynayın eğer rakip kaleye Galatasaray takımında şut atabilen tek oyuncu dahi yoksa neyin analizini yapacaksınız.

Şimdi çıkıp da "bu hazırlık maçı, analiz yapmaya değmez" teraneleriyle atıp tutanlar olacak. Külliyen katılmıyorum, tehlike sinyallerinin verildiği maçlar bunlar. Peki nedir bunlar?

1) Bu takımın kadrosunda gelecek vaadeden, gelecek vaadedebilir sıfatıyla kimsenin taşınmaması gerek artık. Yedek kulübesini bu oyunculara ayırmak vakit kaybından başka bir şey değil. Aydın, Yaser, Erhan hiç bir zaman yedek kulübesinden gelip takımı ileriye taşıyacak oyuncular değil. Bunu görmek lazım. Durum bu kadar netken nasıl hala umutlu olunuyor anlamıyorum, ben başka türlü mü izliyorum şu maçları?

2) Barış-Ayhan-Topal'ın olduğu bir takımda orta sahaya oyuncu alacaksan bu adam Mustafa Sarp gibi oyunu tek yönlü oynayan, adam eksiltemeyen adam olmayacak. Öncelikle hangi mevkiye adam aldığını soracaksın kendine? Cevap: Orta Saha. Başka bir soru gelecek ardından: Burada oynayan oyuncudan ne beklenir? Cevap: Oyunu 2 yönlü oynayan, mücadele edebilen ve takımın hücum gücüne katkıda bulunabilen.

Evet işte sorular ve cevaplar zaten sizi yönlendiriyor, aslında doğru soruları sorabilmek lazım doğru cevaplar alabilmek için sorun burada. Siz hala ön libero etiketi ile adam ararasınız takımı yukarıda saydığım aynı tip adamlar ile doldurursunuz. Bu maçta da gördük bu gerçeği

3) Geçen sene yazmaktan usandığım başka bir nokta da Lincoln'ün acilen yedeklenmesi gerektiğiydi. Çünkü 10'un olmadığı maçların çoğunda takım pozsiyona bile girmekte zorlanmıştı. Nasıl oldu da futbol yönetimi bunun farkına varamadı, nasıl bir analiz mantığı var anlamak mümkün değil. Takım bas bas topla dikine ilerleyip adam eksilten oyuncu eksikliği çektiğini bağırıyor ama duyan yok.

4) Yaşanılan sıkıntılar teknik adamdan bağımsız Skibbe döneminde de ortak oalak yaşanılan sıkıntılar ve bunların ana kaynağı da kadro yapısı ve uygun bileşime sahip bir kadroya sahip olunamaması.

Rijkaard'ın yine de genç ağırlıklı bir kadro ile çıkma düşüncesine saygı duyuyorum ama ben Emre Çolak'ın takıda dikine oynayabilen ve adam eksiltebilen tek adam olarak ilk 11 de sahay çıkması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü kadroyu ilk gördüğümde Yaser-Aydın-Erhan 3'lüsünün etkisizliğini Ayhan-Barış-Sarp 3'lüsünün yok edemeyeceği kanaatini taşıdığım için diğer hazırlık maçlarında olduğu gibi pozisyona girmekte zorlanacağımızı tahmine etmekte zorlanmadım. Ama Surinam'lı belli ki farklı amaçlarla çıkmıştı maça, belki bazı oyuncuları daha iyi görmek ve son kararı vermekdi amacı. Kafasında turu garanti görmüştü muhtemelen ve ona göre bir kurgulama yaptı.

Yine de asıl vurgulanması gerekeni vurgulamak lazım sonda da. Ne amaçla çıkılmış olursa olunsun, bu takımın kadrosunda ciddi eksiklikler var. Geriden gelip as oyuncuları yedekleyebilecek kalitede oyucunuz çok az. Yaser, Aydın, Volkan, Serkan Kurtuluş, Mustafa Sarp gibi oyuncular bu takımın futbolunu 1 adım öteye götürecek katkıyı yapamazlar. Bu gerçeğin yanına da orta sahaya oyunun 2 yönünü oynayabilecek dikine ilerleyecek 2 adam takviyesi düşüncesini de eklemek lazım. Yoksa gelecek günlerin güzelliklere yelken açmasını beklemek ile akıp gidecek zaman.