19 Mayıs 2012

Şampiyonnnnnnnnnnnnnn.....



            Berbat bir geçen sezonun ardından kimileri için minimum 3 yıl gerekliydi takımın yeniden toparlanması için. Oysa doğrular o kadar açık seçikti ki tek sorun bunu yapacak aklın bulunmasıydı. İlk hamle Ünal Aysal'dı ki asıl beklenen futbol aklı ya da akıllarıydı. Bütün riskine rağmen Terim'in takımın başına gelişinin ne kadar doğru bir karar olduğu şimdi daha net görülüyor. İtiraf etmem gerekirse ben de gelişi konusunda kararsızdım ama çok geçemden sadece 1 ayda bile Terim'in geçmişin muhasebesini yaptığını, daha da olgunlaştığını farkedebiliyorduk. Bu 3. dönem, bir öncekine kesinlikle benzemeyecekti, çok açıktı bu.

Yukarıdaki fotoğraf da bunun en güzel kanıtı. 4 yıl sonra yeniden yapılanma döneminde alınan bu başarı geleceğe umutla bakma adına adeta doping etkisi yaptı. Şimdi daha büyük bir hedef var, o kuruluş amacına uygun bir sezon geçirmek ve elbette takımın defolarını kapatacak hamleleri yapmak.

Hamleler yapıldıkça buradan değerlendirmelerini yapacağız, şimdilik Şampiyonluk'un tadını çıkarma vakti.....

10 Ocak 2012

What a Come Back!!! (Thiery Henry Emirates'de)













       İtiraf etmem gerek, İrlanda maçında topu elle taşıyıp bir ulusun umutları ile oynadığı andan itibaren Thiery Henry hiç bir zaman eskisi kadar sevimli gelmedi bana. Futbol sonuçta bir oyun ama duygularımızıdan arındığımız, herşeyi görmezden geldiğimiz bir eğlence de değil sonuçta.

Tüm bu negatifliğime rağmen, Emirates'e adım atacağı ilk maçında sahada görmeyi istemiyor da değildim. İtiraf ediyorum "bir de gol atsa diye içimden de geçirmedim" değil. Üniversitede internetin bedava, çook yüksek hızlarda dolduğu yurt ortamında ben bu Fransız'ın Arsenal'deki gollerini bir hazine avcısı edasıyla arar ve indirirdim, hala arşivimde durur o goller. Sanırım yukarıdaki duygular bir tarafta dururken geçmişim de bir taraftan ağır basmaya çalıştı.

Her neyse, ben bu ikilemle cebelleşirken futbol zekasının derinliğini gösterir biçimde defansın arasına sızışı ve klasik bir sağ ayak içi ile bu anı bekleyen orada stadyumda ve ekranları başında izleyenler için müthiş bir resim çiziverdi Henry. Golü direkt olarak Wenger'e sarılarak kutlaması da kendisine olan güvene ve evim dediği Arsenal'e dönüş kapısını açan bu adama bir saygı gösterisinden başka bir şey değildi.

"What a come back" değil mi, daha iyisi belki bir hattrick ya da 1-0 gerideyken oyuna girip 2 golle maçı aldırmak olurdu ama fazla fantaziye de gerek yok. İlk maç için bundan iyisi....

13 Kasım 2011

Sen UzaklARDA iken...



        Sen uzaklARDA değilken sadece spor sayfalarında görür olduk seni küçük puntolarla bile olsa, sanırım sen uzaklARDA biz buralARDA iken ayrılık hiç bu kadar tatlı olmamıştı yerine konulanlar sahada senin yerini dolduramamış olsalARDA.

Sen oralARDA iken söylediklerinle geçmişte kaptanken takımın altına dinamit koymuş olma ihtimalinin rahatsızlığını hissetttim, yerli yersiz konuşabildiğini daha net gördüm buralARDA olmayışın mutlu etti beni.

Sen oralARDA iken takım içerisindeki yabancıların uyum sorunu hiç aklıma takılmadı, sen uzaklARDA iken yerli futbolcuların gruplaşmış olabileceği aklımın ucundan bile geçmedi.


Sen buralARDA iken görememişiz ama şimdi daha net söyleyebiliyorum uzaklARDA olduğunda, hala bir çocuksun kimbilir belki biraz susmayı öğrenip, sadece işine bakarsan daha çabuk  "ADAM" olursun...

3'te 3... Türkiye 0:3 Hırvatistan

2002 Dünya Kupası sonrası 3. playoff'dan da elimiz boş şekilde dönüyoruz. 3 turnuvayı da bu şekilde kaçırıyor olmak gerçekten üzücü, Haziran-Temmuz döneminde destekleyecek başka bir takım  bulmak zorunda olmak futbolu ne kadar seviyor olsanız da tatmin edici değil, üstelik son aşamaya kadar delip turnuvaya katılamamışken.

Dün maçı izleyen herkesin buluştuğu ortak nokta sahaya bir futbol karakteri konulamamış olması, erken gelen gol sonrası sahadaki bilinçsiz futbol ve eleme maçlarında oynadığı 5 deplasman maçının 4'ünde gol yemeyi başarmış Hırvatistan'a karşı kaleyi bulan şutumuz olmaması...


Hırvatistan'ın sahadaki 11'inde atılan 18 golün neredeyse yarısına imza atmış Eduardo ve Kranjar gibi 2 önemli ismin olmaması önemli bir avantajdı aslında. Sahadaki 11'in 90 dakika üzerinden eleme maçlarındaki ortalaması 45 dakikaydı, oldukça düşük, yani çokça oynayan oyuncuların yanında daha az dorma şansı bulmuş isimler de oldukça fazlaydı. Corluka, Modric, Simunic dışındaki oyuncular 6 maç ve altında forma giymişlerdi.

Neden Hırvatistan üzerinden gidiyoruz, çünkü neyi yapamadığımızı görmeye çalışırken kime karşı yapamadığımıza da bakmamı gerekiyor? Karşımızda 2008 yılında olduğu kadar geride ve mevcut durumda da ideal kadrosunun uzağında bir takım olduğu aşikar. İşte biz böyle bir takıma karşı sahada varlık gösteremedik.

Esas üstünde durulması gereken nokta da burası zaten, rakibe bakarar kendimizi değerlendirdiğimizde kafamızda çizdiğimiz, kendimizi inandırmaya çalıştığımız Türkiye'nin çok daha gerisinde bir takım olduğumuzu kabullenemiyoruz malesef. Biz gerçekten kötüyüz, esas problem burada, bu gerçekle maçların öncesinde yüzleşme cesareti gösteremiyoruz. Kötü sonuçlar bazı gerçekleri yüzümüze vursa da hafızamızda uzun süre taşıyamıyoruz bunlar ya da taşımak istemiyoruz.

Teknik adam eleştirisi işin küçük bir boyutu elbette , mesela "formu göz önüne alınarak Giray kadroya alınmış ise neden son haftalarda gerçekten formsuz olan Volkan yerine Tolga tercih edilmez ya da Sabri'nin orta saha özürlü olduğu gerçeğini belki de rakip orta sahaya pres ve baskı yapmak için az da olsa kabul edilebilir bir mantıkla tercih ettikten sonra  daha 2. dakikada planlar alt üst olmuşken neden oyuna müdahale edilmez, oyuna yapılan müdahaleler neden 4-3-3 formatının devamı gibi sürdürülür de planda değişiklik tercih edilmez" gibi sorular pekala sorulabilir ama sorunun sadece bir ayağı sorgulanmış olur ama toplam pasta içerisindeki payı bazı faktörlerin gerisinde. (Örnek: Ülke futbol yapılanması, sistemi problemi)

Duygusal bir takım olmamızden dem vuruluyor sürekli , bu kötü bir şey değil elbette ama "akıl" dan yoksun başka bir deyişle duygunun zaman zaman akıl süzgecinden geçirilmediği bir ortamda başarının gelmesi kolay değil. Burada Hiddink'in akılcı yapısı ile bizim duygusal yapımızın örtüşmediği de ortada. Bir taraf fazla "akıl"cı ya da gerçekçi diğer taraf ise romantik, duygusal. 2 karakter ortak noktada buluşamadı ve buluşamayacak da... Yapılacak şey belli ama burada "Kore, Rusya, Avustralya'da yapabildiklerini neden burada yapamadı" sorusu ile kendimize ayna tutmamız şart. Tepeden başlayarak Türk Futbolu'nun geleceğini uzun vadeli olarak yeniden şekillendirmek gerekiyor ama gerçekten de sabırlı olmak gerektiğinin farkında olarak.

02 Ekim 2011

Merhaba Euroleague



















      Galatasaray Erkek Basketbol Takımı Paok ve Asvel tarifesini Rytas'a da uyguladı ve ben Jakarta'dan bir otel odasında saatler gece 1'i gösterirken Galatasaray'ın kendi tarihinde bir ilki başarışının, bir Türk  Şirketi'nin ana spornsorluğunun yaptığı Basketbol'un Şampiyonlar Ligi'ne de 3 Türk takımı ile girmenn mutluluğu ile hülyalara dalıyorum.

İlk çeyrek'de ve iki çeyreğin hemen başında farkın 9'a çıktığı anlar sonrası maçı kontrol altına almayı başarmak ve Rytas'ı 65 sayı altında tutmak büyük başarı. 16 sayıdan son 2 dakikada farkın 5'e kadar inmesi de aynı derecede üsütnde durulması gerekn bir durum, ama bu aşamada bir nebze makul görülebilir.

İhsan Bayülgen'in pota altında "Kalın Uzun" yorumuna sonuna kadar katılıyorum ve Oktay Mahmudi'nin eserini ayakta alkışlıyorum.

22 Eylül 2011

Karabükspor 1:1 Galatasaray

Maç öncesi kadro Terim'den beklemediğim kadar çabuk gerçekleşen bir hamlenin ürünü, bazen maç öncesi kadro sizin kafanızda başı şeyleri şekillendirir ya bu akşam sahaya çıkan 11 ile Karabük'ten 3 puan ile dönmenin o kadar da zor olmadığına gayet emindim.

Orta sahadaki yaratıcılık sıkıntısını Sercan-Elmander ikilisini kullanarak 4-4-2'yi tercih etmek ilk 10 dakikada bu ikilinin bulduğu özellikle de "Sercan'ın hayatındaa atıp atmadığnı kendisinin bile bilmediği" bir şaırtma fantazisi ile eriyon pozisyonlar sonucu skor tabelaası rahat bir şekilde Galatasaray lehine dönebilirdi.

Tüm bu umutlar "Nedir bu kalecilerden çektiğimiz" isyanını Galatasaraylılar'ın yeniden raflardan indirmesine neden olacak bir Muslera çıkışı ve sonrasında Bünyamin Gezer'in hatalı kırmızı kartı ile 80 dakika 10 kişi oynanacak maratonun başlayışı...

Maça neden Baros-Elmander ikilisi ile başlanmadığını soranlar vardı ama yerli oyuncu sınırlamasından dolayı bu tercihin yapılamayacağı aşikar. Sabri kenarda iken Kazım-Sercan ikilisini kullanmak zorundaysanız elde başka seçenek de kalmıyor.

10 kişi sonrası rakip sahada çoğalamayan bir Galatasaray izlemek değil topu tutamayan, oyunu soğutamayan, defansif olarak iyi ve rakibe pozisyon vermeyen ama orta sahası defansı ile neredeyse yapışık kardeş haline gelecek şekilde hücumdan kopan bir takım görmek hayal kırıklığı. Üstelik 90 dakikayı rakibin 13 faulüne karşılık sadece kalecinizin kırmızı kart gördüğü pozisyondaki tek faul ile tamamlıyor olmak gerçekten traji komik bir durum.

Yine benzer şekilde rakibin 300 küsürün civarındaki pas sayısına karşılık Galatasaray'ın 200'lere bile ulaşamamış olması 10 kişi kalmak ile üstü örütlemeyecek gerçekler.

Rıdvan daha Baros sahaya ayağını atar atmaz o saçma penaltıyı yapmasa tabeladaki 1 puan alınamadan gelinecekti Karabük deplasmanından.

Dün Manisaspor'un 10 kişi kaldıktan sonra Kadıköy'deki oyununu görenler bu akşam için sanırım bahane arama saçmalığına girmeyecekler. Takımn eksikleri çok fazla, yeni olmak vesaire arkasına sığınılabilir mi, bence makul değil ama...

Galatasaray belki bireysel olarak iyi isimler aldı ama Kadro Mühendisliği açısından bakınca zayıf bir iş çıkardığı ortada. Bölgesel olarak incelendiğinde birbirine çok benzer isimlerin bulunduğu dikkati çekiyor. Bekler driplingsiz, bindirmesiz ; açıklar durağan, delici özelliğinden yoksun; orta saha belki oyunu 2 ynlü oynamada daha dengeli ama hücum yaratıcılığı sağlamada sıkıntılı...

Bu şartlar altında bu kadar yeni isim de kadroda iken fark yaratan 1-2 isim bu süreci daha rahat geçmenizi sağlayabilir ama o tip isimlerin de listede olmadığını görüyoruz.

Mevcut yapı ile ancak doğru isimleri doğru dizilşi ile sahay sürerseniz iyi işler ortaya çıkabilir ama onu bulmak ne kadar sürer bilmiyorum, kolay mı peki, onu da göreceğiz zaten...

Galatasaraylı futbolcuların maçın sonrlarına doğru zaman geçirirsecine yavaş davranmalarını taşıdıkları forma adına aşağılayıcı  buluyorum. Ufuk degaj yapmadan 10 dakika düşünme alışkanlığına geçen sene başlamıştı zaten, zerre ilerlememiş mantalite olarak. Yediği gol de evlere şenlik, alıştık o nedenle artık yazmıyoruz. Tam iyi maç çıkarıyor derken yine haksız çıkarmayı bildi dilinin ucunda övgü dolu cümleler ile bekleyenleri. Hakan Balta'nın da taç atarken aynı düşünceli halleri sergilemesi de aynı kefeye konacak hareketlerden.

Takımın yolu uzun, bu yol kısalır mı, eldekilerle çok kolay değik üstelik hafya sonu iyi analist Skibbe ile karşılaşacaklar. Kaliteli kadosu ile sürpriz yapmaları içten bile değil.

19 Eylül 2011

Yeter Kardeşim: İspanya Şampiyon
















              Dilekçe mi lazım yoksa önerge mi bilmiyorum ama "Bir yılda Olimpiyat Oyunları dışında bu kadar fazla şampiyonluk yaşayan ülke var mıdır?" araştırılsın bakalım. Futbolda alt yaş gruplarını da işin içine katacak şekilde müthiş bir başarı rüzgarını ardına alan 2008 Avrupa Şampiyonluğu'nun ardından 2010'da Dünya Kupasın'nı müzesine götürmeyi başaran, 2009 ve 2011 yıllarında U-21'de, 2011'de U-19'da Avrupa Şampiyonu olan İspanya aynı tarihi Basketbolda'da yazıyor. Bu yıl U-20 VE U-18 kategorilerinde Avrupa Şampiyonu olan İspanya, 2009'un ardından 2011'de Avrupa Şampiyonluğu ünvanını elde etmeyi başardı. Turnuvadaki tek mağlubiyeni Türkiye'ye karşı alması teselli ikramiyesi olarak kabul edilir mi bilmem ama Rusya karşısında müthiş oynayan Fransa'yı maç boyu geride, beliri bir mesafede tutmayı başararak umduğumda daha kolay zafere ulaştılar.

Sadece esas kahramanları ile değil gençleri ile de gelecek yılları tıpkı futbolda olduğu gibi ipotek alma potansiyeleri çok ciddi biçimde var, adamlar işi biliyor abi!!!

İyi Futbol İyi Futbolcularla Oynanır

















     Arda Turan'ın İspanya'da yapacağı her asist, atacağı her gol Galatasaraylılar'ın kalbinde bir yara olarak duracaktır. Ani gidişi takımın şu anda olabileceği yerden daha aşağıda olmasına yer açtığı gibi, eksikliğini doldurmak da zaman alacak, üstelik varlığında bir yaratıcı oyuncu ihtityacı gün gibi aşikar iken yerine sadece Riera alınmışken.

Her neyse mevzudan sapmadan devam edelim. Harmonisi tutmuş iyi futbolcu topluluğu sadece izleyenlere değil aynı zamanda saha içerisinde bu güzel oyunun bir parçası olabilenlere de müthiş tatlar verir. Son 3 sezonda kazma ötesi futbolcular ile oynamak zorunda kalmışi kendi şımarıklığı ile zaman zaman sahada istenileni vermekten uzak kalmış bir isim olarak Arda, en son Lincoln-Baros ve Kewell  3'lüsü ile aldığı futbol zevkinin çok daha fazlasını Diego-Falcao-Reyes-Adrian gibi oyuncular ile tatmaya başladı. Zaten yeni bir kulüpte olmanın hırsı, heyecanı böyle bir hücum hattı ile bir araya gelince bu sezon sakatlanmadığı sürece Arda Turan ismini sıklıkla duyacağımızı gösteriyor.

Kişisel görüşüm Arda'nın oyunu yavaşlattığı ve yerien daha akıcı, oyunu hızlı oynayan bir kanat adamının daha faydalı olabileceği yönündeydi bu açıdan gidişi ani olsa da doldurulabilirdi belki ama süreç iyi değerlendirilemedi.

Dün 2 asist sonrası tribünlerin adını hep bir ağızdan söylüyor olması yeni bir kulüpte iken paha biçilmezdir herhalde. Saha içerisinde uzun zaman sonra ilk defa bu kadar mutlu görünüyordu. Üzeirndeki yükünün hafiflemesinin de ciddi payı var bunda elbette, kendisinin iddia ettiğinin aksine beceremediği kaptanlık görevini bertaraf etmiş olması bile başlı başına bir kazanç sayılabilir herhalde.

Rusya'da Misafir Olmak

video

Eğer  transferinde tekrar Fenerbahçe'ye dönmesi için bir hülle yok ise bu insan demeye bir kaç şahit yaratık Rusya'yı sadece ara bir durak olarak kullanıp İspanya ya da İngiltere simalarına çok rahat iniş yapabilir. Normalde benim "Zenci Hastalığı" olarak tanımladığım beyin ayak koordinasyonu sorunu bu adamda zerre yok. Hızlı ve bu hıza rağmen çok teknik. Attırdığı goldeki oyun görüşü ve sonrasında orta saada tek hareketle 2 kişiyi birden ekarte ederek kaleciyi pazara gönderişi tek kelimeyle nefis. Fenerbahçe için müthiş kayıp ki Aykut Kocaman'ın da en fazla O'nun gidişine üzüldüğü de yazıldı, haklıdır. 

Arena'dan Satır Aralarına: Galatasaray 3:1 Samsunspor
















       Geride kalan gerçekten kahredici ve yorucu sezondan sonra yeni yönetim ile yeşeren umutlar, Terim'in teknik adam olarak Florya'ya 3. kez gelişi ve yapılan transferler... Uzun süren hazırlık dönemi sonrası geçen hafta yapılan kötü açılışın ardından yeni takıma dair sancıların ne kadarının doğal sürecin bir parçası olduğunu ne kadarının ise genlerdeki şifrelere işlendiğni görme adına iyi bir testti.

Maç öncesi herkes de tribünlerin ne kadarının dolacağına dair bir merak vardı, 35000 civarındaki seyirci hiç de fena değil, yaklaşık 1.5 x (Full Ali Samiyen ) demek bu. Bilet fiyatlarının yüksekliği de göz önüne alınırsa Allah bereket versin tabiri cuk diye oturuyor. Sezon boyunca da yönetimin fiyatlarda kombine kart sahiplerini düşünerek indirime gitmme ihtimalinin yüksekliği de göz önüne alınırsa takımın performansı bu sayıyı olumlu ya da olumsuz anlamda çok etkileyecek.

Maç atmosferine dair 1-2 kelamım daha olacak. Oyuncular tek tek tribünlere çağrıldı yedek oyuncular dahil ama iki ismin çağrılmaması dikkatimi çekti: Hakan Balta ve Gökhan Zan. Bilincli bir hamleydi sanırım ama her iki oyuncudan haz etmesem de can sıkıcı bir durum, performanslarını kötü etkileyebilir diyeceğim fakat normal şartlarda sahaya ne koyduklarını sorgulayınca çok da anlamlı durmuyor.

Saha içinde dönecek olursak, yeni takım-uyum sürec bir çok önemli noktanın altını çizmek gerek. Zamanla bazı şeylerin daha iyi oturduğunu göreceğiz ama nelerin oturmasını beklediğiniz esas kritik nokta. Çünkü bu takımın potansiyelinin neleri yansıtabileceği gerçeğinin yanında bu takımın mevcut oyuncu kadrosu ile genlerinde bulunmayan bazı özelliklerin de zamanla sahaya yansıtılacağını bekleme hatasına düşmemek gerek. Beklerin efektif kanat bindirmeleri , çok tempolu oyun ilk akla gelen örnekler.

Yazacak çok şey var ama esas oğlanlardan dem vurmak gerekirse:

1) Futbolda gol olgusu tek oyuncuya yani ileri uçta oynattığınız oyuncu sayısına bağlı kaamaaycak kadar değerli. Gol bir paylaşımdır tıpkı savunma gibi, tamam belibi bir bölgeden beklersiniz ama o gole katkı görünmese de takımın bir çok mevkisinin ufak katkıları ile gelir. Mesela defans ileri çıkar, orta sahayı rakip kaleye iter, orada sıkıştırılan oyun ile kanatlardan yağılan bindirm geolü getirir. Bu çok basit bir örnek, senaryolar çoğaltılabilir. Sahaya bakınca da tek forvet - çok forvet gibi düz bir tartışmayı takımın diğer hatları özellikle de orta saha ile birlikte ele almak lazım.  Topu ayağında tutup takımın ileride çopalmasını sağlayacak, ya da tempıyu yükselterek seri şekilde kaleye gidebilecek oyuncu sayısı çok az olan bir takımda ki Galatasaray bunun bir örneği, ileri uçtaki adma yalnızlar oynar. Baros gibi ivmesi düşen bir isim için bile bu geçerlidir.

Burada Galatasaray'ın saha içerisinde orta sahada, defansta ve kanatlarda yer alan isimlerinin hat bazında bakıldığında birbirine ne kadar benzediği gerçeği ile karşılaşıyorsunuz. Açık oyuncularının rakip ceza sahası içerisinde ters kanat bindirmesi ile çoğalmadığı ve topu ileri taşıma anlamında ortalama hızda olduğu, defans göbeğinin yavaş kaldığı, kanat beklerinden birinin (sol bek) hücum anlamında sıfırları oynadığı ve sağ bekinin de standardının olmadığı, orta sahadaki 3'lüden Melo'nun farklı yapısı ile öne çıktğı ama genel anlamda benzeştiği, en bariz örneği ile Hagi'sizlik çeke bir takımın gelecek adına çok varyasyonlu işler beklemesini beklemek fazla iyimserlik gibi geliyor.

2) Galatasaray'ın en büyük sorunu temposuzluk, bu kadro yapısı ile rakibi kontra atak ile avlamak neredeyse imkansız olacak. Takım çok durağan oynuyor ve tempoyu artıracak oyuncu sayısı da oldukça az.

3) Kanatların verimi çok düşük. Hakan Balta iyiydi deniyor ya şaşıyorum. Antep'de Zigler'in yaptıklara baksınlar, bir de Hakan Balta Galatasaray kariyerinde bunları yapt mı acaba diye sorsunlar? Hakan Balta ya da Çağlar var iken sol açıkta oynayan oyuncunun verimi yarıya düşer. Sahte bir destek var hücuma, bir kaç pozisyonda bindirdi ondan sonra geriye dönüşlerde zorlanmaya başladı.Sabri de güya bindiriyor ama verim çok düşük.

4) Hücumda çoğalamıyor Galatasaray. Kanatlardan gelen toplarda ters kanattan gelen adam neredeyse yok. Özellikle Kazım, arka direk koşusu neredeyse sıfır, garip bir ruh halinde bu aralar yine. Orta saha desen hücuma destek verecek tek adam Melo gibi ama o da bizim kaleye daha yakın oynatılıyor.

5) İleride topu ayağında tutacak, 2-3 kişiyi geçecek takımın ileri taşınmasını sağlayacak yaratıcı oyuncu ya da forvet yok. 96 yılında Terim Hagi ile yapmıştı bunu, bu defa Hagi'sini bularak başlamalıydı işe, en büyük hatalarından biri bu.

6) Bu kadro yapısı ile pozisyon bulmak için takımın boyunu kısaltmak şart ama bu ağır defans hattı ile bunu yapmak çok zor. İleride şok pres yapıp oyunu oraya sıkıştımak lazım ama kant beklerinden yalnızca biri hızlı ve üstelik göbek de yavaş.

Yazacak çok daha fazla şey var ama bu takımın mevcut kadrosu oyun içerisindeki çözümü sınırlandırıyor, elbette yeni bir takım uyum süreci var ama uyum süreci ile çözülemeyecek daha önemli şeyler de var. Örneğin Eboue değerli bir isim ama Selçuk ve Melo varken daha farklı bir karakterin sahada olması gerek.

Ya da kanatlara böyle durağan isimler değil daha dikine giden isimler tercih edilebilirdi. Bu kadroda topu aldı mı götüren bir oyuncu olmaz mı?

Baros'a gelince, Baros teknik anlamda hep sıkıntılıydı, zenci kanı var onda da. Beyin ayak arasında uyumsuzluk var, örneğin geçen sene Fenerbahçe maçıında skor 1-0 iken boş boş pozisyonda orta sahada 2 ye 1 giderken verdiği saçma pasa bakın çok şey anlatmaya yeter.

Peki ne yapılmalı?

Bu yapı teknik adamın hata şansını da azaltıyor. Öncelikle sahaya doğru kadro ile çıkılmalı ve en uygun bileşim bulunmalı. 4-3-3'den ziyade çift santroforlu kadro tercihi daha efektif sonuçlar verecektir. Engin yaratıcılığı ile bu takımda daha fazla süre almalı, Elmander'in gözü kadarlığında faydalanılmalı. Kazım'a gözdeğı verişmeli ve her şeye rağmen Baros'un hazır olması sağlanmalı.

Bunlar bir çırpıda akla gelenler ama yukarıda maddeler halinde sıralananlardan kadro zaafiyeti konusunda bir şey yapılamaycağıan göre diğer maddelerin çözümü için yollar aranmalı ve her oyuncudan sahada maksimum verimi alabilmek için elden ne geliniyorsa yapılmalı.


Haaa bir de, eğer varsa, Scouting ekibi ile konuşulup tüm Türkiye Ligleri'nin taranıp bir adet sol bek bulunması istenmeli, ne pahasına olursa olsun bu mutlaka atılacak adımlardan biri olmalı.

Samsunspor'da Domingues ve Ekingho dikkati çeken iki isim di dün gece, özellikle de Domingues'in sırtı dönük top alışları, mücadelesi Baros'da olmayanlara iç çektirir nitelikteydi. Mustafa Sarp'ı ise Allah'a havale ediyorum, Melo'araya girmese kalecinin alacağı topa ki Muslera kendisinin vuruş açısını kapatmıştı, nezih bir ortamdayız burada kesmek zorundayım.

10 Eylül 2011

Fırsat Kollayanlar






















 

                   İyi olmanın en büyük bedeli başarısız olmanızı 4 gözle bekleyen rakiplerinizin var olmasıdır. Düşmeniz gerekmez, sendelediğiniz an karşı taraftaki parıltıları çok rahat görebilirsiniz. Alın size en bariz örneği, bugün deplasman 2-0 önde iken neredeyse garanti maçı 2 dakikada yediği 2 gol ile 1 puan ile bitiren Barça için Marca Gazetesi'ndeki başlık."Barcelona Mükemmel Değil" başlığını kullanmışlar, belki makul olarak karşılanabilir ama daha yumuşak başlık pekala tercih edilebilirdi. Tablo o ki, Madridliler çok fena pusuya yatmışlar, feci dolmuşlar... Barçalı'nın Bar.alı'dan başka dostu yok, düşmemek, dik durmak gerek. Neyse olayı daha fazla dramatize etmeye gerek yok, Barça'nın bu sene fazla puan kaybına tahammülü yok çünkü Real Madrid'in geçen seneden daha fazla puan toplama ihtimali oldukça yüksek.

Geri Dönüş...

















      Yaklaşık 2 aydır herhangi bir yazı yazamadım, öncesinde de seyrekleşmişti yazılar ama şu futboldan soğutan ortama rağmen 3 yıl önce yine bir Eylül ayında başladığım bu heyecanı sonlandırmaya niyetim yok, daha yoğun bir tempo ile yazılara devam...

17 Temmuz 2011

Hoşgeldin Eski Dost




















Takip edenler bilir son 4 yıllık süreçte Galatasaray'a en iyi futbolu oynattığına inandığım isimdir Skibbe, ilk Steau maçında Ali Sami Yen tribünlerinde hatta daha öncesinde yaz kampında tek tek izlediğim hazırlık maçlarında saha içerisinde değişim adına ilk işaretleri görmüştüm.

Ligdeki özellikle iç sahada bol paslı ve KLAB (Kewell-Lincoln-Arda-Barso) dörtlüsünün yeteneklerinin ön plana çıktığı maçlarda ve Olimpiakos ile başlayan Avrupa serüveninde güzel futbol adına yeterince şey gördük. Hatta Skibbe'nin ayrılmaması durumunda çeyrek finale çok dahat çıkacağımız düşünüyordum.

Futbol adına modern düşüncesinin aksine saha dışındaki yönetim becerisi ise vasat hatta vasat aktı olarak nitelendirilebilrdi. Takımlarının istikrarı koruyamaması, çok iyi haftalardan sonra inişe geçişi belki de bu saha dışındaki yönetim faktöründen kaynaklanıyordu. Galatasaray'da da böyler oldu, sonraasında Frankfurt'da da Galatasray açık olmasa da iyi giden sezonda birden 2. yarı ile beraber düşüe geçiş ve toparlayamama sahnelerini izledik. Demokratik, bireyelerin işine olan saygılarına güven duyan, otorite konusunda zaafları olduğu aşikar ama saha içerisi açısından da geyet yetenekli bir profile sahipdi özetle Skibbe.

Dün öğrendik ki bu güzel adam, Eskişehirspor ile 3 yıllık anlaşma imzalamış. Yönetimin güven duyduğu, oyuncuların (Türkiye'de ne kadar olur bimiyorum ama) saha dışında sorun oranının kontrol altında tutulabildiği bir ortamda Skibeb bizlere zaman zaman ligin üst sıralarında yer alan bir Eskişehirspor izlettirebilir. Bu sene zamanlama olarak geç gelmesi belki bu süreci geciktirebilir ama eninde sonunda o güzel futboldan kesitler izlettirecektir bizlere.

Bir gözüm Eskişehirspor üzerinde olacak bunda sonra, umarım çok başarılı olur.


03 Temmuz 2011

Adım Adım Zirveye...














   Novak Djokovic adım adım zirveye yürüyüşünü bugün itibariye gerçeğe dönüştürdü. 2009 yılından bu yana zorlamaya başladığı üst sıralarda uzun zamandır Nadal ve Federer'in arkasında 3. sırada oturarak ikamet etti. Sonrasında Federer'in de düşüşü ile Nadal'ın arkasına yerleşiş ve bugün Wimledon zaferi ile Dünya 1 numarası koltuğunu ele geçiriş.

Bugünkü maça  da çok iyi başladı Djokovic, ilk seti 6-3, 2. seti de 6-1 alara kzorlu geçmesi beklenen maçın kolay sonuçlanacağı havasının doğmasına neden oldu, aslında favori bu sezon sadece Federer'e kaybeden ve Nadal ile yaptığı son 4 maçı da kazanan Sırp tenisçi olsa da bu kadar kolay şekilde kupaya uzanması pek de beklenen sonuç değildi. Sonrasında Nadal müthiş bir seri ile 3. seti 6-1 alarak oyuna tutunma yolunda önemli bir adım atmış oldu ama skorun 2-1'e gelmesi karşısında Djokovic'i yapacağı en büyük hata paniğe kapılmak olacaktı.

Nitekim 4. seti  soğukkanlılığını koruyarak 6-3 alan Djokovic ilk Wimbledon zaferini elde etmiş oldu. Galibiyeti bir parça çimi yiyerek kutlayan Sırp tenisçi sıkı çalışmasının, üstün yeteneğinin ve müthiş fitness gücünün karşılığını almış oldu. Bakalım yeni oturduğu 1. koltuğunda Nadal'ın tacizlerine ne kadar dayanıp oturmayaı başarabilecek?

Kvitova'dan Sharapova'ya: "Orda Kal"



















     2004 yılında 17 yaşında, müthiş güzelliği ile ilgi odağı olani hırslı bir tenisçi olarak Wimbeldon'da sahne aldığında birçokları çıkıp da Serena Williams'ı saf dışı ederek şampiyon olacağını düşünmemişti Sharapova'nın. Kariyerinin zirvesine tırmanışı başlatan süreçte Ağustos 2005'de Dünya 1 numarası olmayı başardı ve 2008 yılı ortasına kadar üst sıralarda tutunmayı başardı. Hemen ardından baş gösteren omuz problemi sonrasında bu yıl başına kadar süren düşüş başladı.2011 yılına gayet iyi bir başlangıç yaptı ve sıralamada ilk 10 içerisinde yeniden girmeyi başardı.

Uzun zamandır gündemde olmasının etkisiyle yaşının henüz 24 olduğunu duyunca şaşırıyoruz elbette, dün Wimbeldon'da alınacak Şampiyonluk bu güzel yaşda müthiş bir geri dönüş hediyesi olacaktı kendisi için. Her zamanki gibi belki de fazlası ile hırslıydı dün merkez korda çıkarken.

Karşı tarafta ise solak, 21 yaşında, Çek Kvitova vardı, tecrübe olarak Sharapova'nın gerisinde olduğunu söylemeye gerek yoktu. Hem çek hem de solak olunca ister isteme akıllara Efsane "Navratilova" geliveriyordu hemen.

Maçın hemen başında servisini kırdırarak başlayan Kvitova baş göstermesi muhtemel stresi engellercesine Sharapova'nın servisini kırdıktan sonra oyuna tutunmasını çok iyi bildi. Çok iyi servis returnleri, sert forehandleri, özellikle çizgi oyunları ve rakibin ayaklarına doğru yapılan vuruşları ile Sharapova'nın gardını düşürmeyi bildi ve finale gelene kadar set kaybetmeyen Rus rakibini set vermeden 2-0 ile mağlup etmeyi başardı.

Zafer ulaştıktan sonra bile korumayı başardığı soğukkanlılığı oyun içerisinde tutunuşunun arka planı hakkında detaylar verir gibiydi. Seyirciler kendisini ayakta alkışlarken içlerinden birinin gurur dolu bakışları dikkat çekiciydi: "Martina Navratilova"

01 Temmuz 2011

Basketbol'da bir Tarih Daha...













  Basketbolda tarih yazmaya devam ediyoruz, 2000'li yıllarında başında erkek takımı ile başlayan basketbol atılımı ilk olarak ülkemizdeki biri Avrupa Şampiyonası diğeri de Dünya Basketbol Şampiyonası'nda olmak üzere 2 gümüş ekletti müzemize.

Kadınlarda ise tarihimizde ilk kez böylesi bir turnuvada final oynama başarısını yakaladık bu akşam. Polonya'daki Avrupa Şampiyonası'na kötü başlangıç yapan sonrasındaki her maça kader maçı havasıyla çıkan ekibimizin dün turnuvanın kaybetmeyeni Karadağ'ı bugün ise son şampiyon Fransa'yı eleyerek adını finale yazdırması ancak ayakta alkışlanır. Erkek Basketbol takımımın 2001 -2010 arasında sadece 2006'daki Japonya'daki Dünya Şampiyonası'nda bizleri tatmin eden bir oyun ile çıkmıştı karşımıza ama genel eğilim genelde iyi başlanan turnuvayı sonrlara doğru düşen bir ivme ile biraz beklentilerin gerisinde kalarak bitirmekti.

Bu akşam ise tam aksine turnuvaya yapılan kötü başlangıcın ardından giderek ivmeyi yükseltenbir takımla karşı karşıya olduğumuz gördük. Potaın Perileri turnuvada daha önce farklı yenildikleri Rusya karşısına çıkacaklar, favori olmadığımız kesin ama şartların önceki maçtan farklı olduğu kesin. Çeyrek Final ve Yarı Final'de elediğimi takımlara bakınca da "acaba diye içimden geçmiyor değil hani".

Son 2 söz:

1) Ağlayan Fransız çocuk'un gözyaşları, içtenliği üzüntünün  fotoğrafı olarak çerçevelitilip duvara asılır.

2) Birsel Vardarlı'nın basketbol stiline hastayım yanına da turnuvada olmasa da Esmeral'i de yazayım.

23 Haziran 2011

Enes Kanter & NBA Draft 2011

















3 Hafta önce kamp çalışmalarını NBA TV'den yakından takip ettim, 5 kişilik bir ekip yorum yapıyor ve çalışmaları detayları ile gösteriyorlardı. Şut çalışmaları, 2'ye 1'ler, sete hücum, fast break, tama saha maçlar,  dayanıklılık, sürat, çeviklik vesaire vesaire... Ekrana getirilen her oyuncu için görüşler belirtilirken kısaca o oyuncunun özelliklerini ekranda özetleyen bilgiler veriyorlardı.

Bir çok oyuncu için olumsuz yönler olarak "shooting","long-post scoring","strength" gibi özellikler verilirken Enes Kanter için verilen olumsuzuk ise "tecrübe" idi. Olumlu yönler olarak ise "yüksek post skorerliği" ve çok daha önemlisi "oyun zekası" verilmişti. Hakkında görüntüleri eşliğinde uzun zuadıya konuşuldu. 1 yıldır düzenli basketbol oynamamasına rağmen kendini hazır tutmayı başarmasından dem vuruldu, yeteneği üzerinde methiyeler dizildi.

Cuma sabaha karşı NBA Draft 2011 sonuçları açıklanacak ve Enes'in de hangi takım tarafından Draft edileceğini göreceğiz. Çok yetenekli ve çok iyi yerlere gelebileceğininden eminim nereye giderse gitsin çok kısa sürede kendisini herkese gösterecektir. Yolu açık olsun...

05 Haziran 2011

26 Yıl Sonra Gelen Final : Fenerbahçe-Galatasaray
















    Son olarak 84-85 yılında final oynadı 2 takım Erkek Basketbol'da, düşünün o zamanlar Orduspor 1. Lig'de idi. 1-1 giden seride son maçı 74-68 kazanan Galatasaray 2. Şampiyonluğunu elde ederken, Fenerbahçe henüz bu mutluluğu tadamamıştı. Sonrasında 85-86 ve 89-90 sezonlarında 2 şampiyonluk zaferi daha yaşarken Galatasaray bugüne geldiğimize 21 yıllık bir kupa hasretinin varlığını da görmüş oluyoruz.

Yeni bir antrenör, yeni kurulmuş bir takım için ilk senede finali yaşamak hedefleri gerçekleştirme anlamında yeterlidir elbette. İşin ucunda kupaya uzanmanın keyfini kimse inkar edemez ama eksikleri olsa da daha oturmuş takım olan Fenerbahçe'nin favori oluşu gerçeğini de belirtmek gerek.

Dün akşam oynanan serinin ilk maçını alarak 1-0 öne geçmesi de normal olarak karşılanmalı Fenerbahçe'nin. Asıl kritik olan 2. maç, serinin düğümü orada çözülecek. 2-0'a gelir ise iş formaliteye dönebilir ama 1-1'e gelir ise çok daha zevkli bir seriye yelken açmış oluruz.

Pazartesi günü Sinan Erdem'de 2. maç sonunda tekrar değerlendirmemizi yaparız ama Galatasaray kesinlikle ilk maçtaki gibi olmayacak eğer olursa Kupa'yı zaten orada bırakmış olacak.

30 Mayıs 2011

2-1 // Final'e Adım Adım

















    Play-off yarı final serisinde Galatasaray, Banvit karşısında durumu 2-1'e getirdi. Çarşamba günü Abdi İpekçi'de alınacak galibiyet 21 yıl sonra oynanacak Final'in habercisi olacak. Müthiş savunma bu akşam gelibiyeti getiren silahdı, maçın kahramanı ise resimde, Schumpert özellikle son periyotta maça damgasını vurdu. Oktay Mahmuti'nin böylesine önemli bir maçta Göksenin ve Sertaç'a 10 dakika şans tanıması ise ayakta alkışlanacak cinsten.

Ünal Aysal'da her fırsatta camianın birlik olması gerektiğine vurgu yaparken bu maçı Adnan Polat ile beraber izlemesi de gayet şık oldu, sonuçta temelleri atan kendisiydi.

Yer: Abdi İpekçi Spor Salonu / İSTANBUL


Galatasaray C.C - Banvit

Tarih: 30.05.2011

Josh Shipp: (25:05, 4 sayı, 3 ribaund, 2 asist, 2 top çalma, 3 top kaybı, 2/5 şut)
Jerry Johnson: (23:54, 16 sayı, 5 ribaund, 3 asist, 2 top çalma, 6 top kaybı, 6/8 şut)
Göksenin Köksal: (10:10, 2 sayı, 2 ribaund, 1 asist, 1/2 şut)
Caner Topaloğlu: (10:21, 7 sayı, 2 ribaund, 2 asist, 3/4 şut)
Preston Shumpert: (31:12, 22 sayı, 8 ribaund, 2 asist, 2 top çalma, 1 top kaybı, 9/17)
Tutku Açık: (18:12, 8 sayı, 1 ribaund, 5 asist, 1 top çalma, 1 top kaybı, 3/5 şut)
Luksa Andric: (20:18, 7 sayı, 3 ribaund, 1 asist, 2 top çalma, 3 top kaybı, 2/5 şut)
Radoslav Rancik: (06:08, 0 sayı, 2 ribaund, 0/2 şut)
Haluk Yıldırım: (08:05, 0 sayı, 4 ribaund, 1 asist, 1 top çalma, 1 top kaybı, 0/1 şut)
Evren Büker: (14:58, 2 sayı, 1 ribaund, 1 top kaybı, 1/3 şut)
Sertaç Şanlı: (09:35, 3 sayı, 1 blok, 1/2 şut)
Ermal Kurtoğlu: (10:17, 2 sayı, 1 top kaybı, 1/1 şut)

1. ÇEYREK: 27 – 15
2. ÇEYREK: 15 – 18 (42 – 33)
3. ÇEYREK: 11 – 14 (53 – 47)
4. ÇEYREK: 20 – 14 (73 – 61)

29 Mayıs 2011

Emanuel Emenike Fenerbahçe'de...





















    2 yıl önce 300 bir Euro'ya alınan herhangi bir oyuncu  aradan geçen kısa zamanda 7 milyon euro'luk bir değere ulaşıyorsa oturup bin incelemek, üzerinde düşünmek gerekir.

Gerekli değerlendirmeyi yapmadan önce şampiyonluk yolunda Karabük-Fenerbahçe maçında forma giymemesi bu transfer ile kim ne derse desin daha manidar bir hal almıştır. Karabükspor yedek kalecisi Bülent Ataman'ın isyanını da düşününce Emenike'nin imzası soru işaretleri barındırmaktadır. Burada çıkıp da "oynayıp kötü performans gösterse daha çok şey yazılıp çizilmez miydi?" şeklinde düşünenler olacaktır ama eğer fairplay'den bahsediyorsanız oynayacağınız rakibin en etkili oyuncusunun kafasına transfer düşüncesini yerleştirmek ne kadar etik peki? Burada kötü kokular olduğu kesin, Emenike sözleşmeye değil kendi adamlığıın derecesinin altına imza atmıştır.

Peki Emenike ne yapar? Daha küçük bir bünyeden gelme, kontratağa dayalı bir oyun anlayışında başarılı olma gibi durumlara bakarak çekimser olanlar olacaktır ama ben dikkatlice izledim Emenike kapalı savumaya karşı bile oynasa rahatlıkla iş yapacaktır. Karşı karşıya pozisyonlarda %100'e varan isabet yüzdesi, rakip savunmayı yıpratışıyla bile çok avantaj sağlayacaktır Fenerbahçe'ye. O nedenle çok da bekleyelim görelim havasında değilim ben.

Niang'da Emenike'de rakip savunmayı yıpratıcı özellikte olduğu için her ikisin de birden sahada olduğu maçları özellikle Saraçoğlu'ndan görebiliriz. Şampiyonlar Ligi deplasman maçlarında çok efektif performanslar sergileyebilir pekala. Niang forvet, Emenike kanat olarka görev yapabilir mi aynı anda işte orası biraz muğlak. Olaiblir ama bir maçın belli anlarında olaiblir gibi geliyor bana, sürekli bu tür bir diziliş hakkında yorum yapmak için görmek gerek.

İşin diğer boyutu ise yukarıda bahsettiğim Fair Play ayrıntısı. Resmen Trabzonspor'un şampiyonluğuna mal olan bir sürecin parçasının sembolü olan bu transferin normal şartlarda faydalı olacağı kesinken mevcut konjonktür içerisinde ne kadar Hayırlı olacağı ise beklenip görülme derecesinde.