Milli Takım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Milli Takım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2011

3'te 3... Türkiye 0:3 Hırvatistan

2002 Dünya Kupası sonrası 3. playoff'dan da elimiz boş şekilde dönüyoruz. 3 turnuvayı da bu şekilde kaçırıyor olmak gerçekten üzücü, Haziran-Temmuz döneminde destekleyecek başka bir takım  bulmak zorunda olmak futbolu ne kadar seviyor olsanız da tatmin edici değil, üstelik son aşamaya kadar delip turnuvaya katılamamışken.

Dün maçı izleyen herkesin buluştuğu ortak nokta sahaya bir futbol karakteri konulamamış olması, erken gelen gol sonrası sahadaki bilinçsiz futbol ve eleme maçlarında oynadığı 5 deplasman maçının 4'ünde gol yemeyi başarmış Hırvatistan'a karşı kaleyi bulan şutumuz olmaması...


Hırvatistan'ın sahadaki 11'inde atılan 18 golün neredeyse yarısına imza atmış Eduardo ve Kranjar gibi 2 önemli ismin olmaması önemli bir avantajdı aslında. Sahadaki 11'in 90 dakika üzerinden eleme maçlarındaki ortalaması 45 dakikaydı, oldukça düşük, yani çokça oynayan oyuncuların yanında daha az dorma şansı bulmuş isimler de oldukça fazlaydı. Corluka, Modric, Simunic dışındaki oyuncular 6 maç ve altında forma giymişlerdi.

Neden Hırvatistan üzerinden gidiyoruz, çünkü neyi yapamadığımızı görmeye çalışırken kime karşı yapamadığımıza da bakmamı gerekiyor? Karşımızda 2008 yılında olduğu kadar geride ve mevcut durumda da ideal kadrosunun uzağında bir takım olduğu aşikar. İşte biz böyle bir takıma karşı sahada varlık gösteremedik.

Esas üstünde durulması gereken nokta da burası zaten, rakibe bakarar kendimizi değerlendirdiğimizde kafamızda çizdiğimiz, kendimizi inandırmaya çalıştığımız Türkiye'nin çok daha gerisinde bir takım olduğumuzu kabullenemiyoruz malesef. Biz gerçekten kötüyüz, esas problem burada, bu gerçekle maçların öncesinde yüzleşme cesareti gösteremiyoruz. Kötü sonuçlar bazı gerçekleri yüzümüze vursa da hafızamızda uzun süre taşıyamıyoruz bunlar ya da taşımak istemiyoruz.

Teknik adam eleştirisi işin küçük bir boyutu elbette , mesela "formu göz önüne alınarak Giray kadroya alınmış ise neden son haftalarda gerçekten formsuz olan Volkan yerine Tolga tercih edilmez ya da Sabri'nin orta saha özürlü olduğu gerçeğini belki de rakip orta sahaya pres ve baskı yapmak için az da olsa kabul edilebilir bir mantıkla tercih ettikten sonra  daha 2. dakikada planlar alt üst olmuşken neden oyuna müdahale edilmez, oyuna yapılan müdahaleler neden 4-3-3 formatının devamı gibi sürdürülür de planda değişiklik tercih edilmez" gibi sorular pekala sorulabilir ama sorunun sadece bir ayağı sorgulanmış olur ama toplam pasta içerisindeki payı bazı faktörlerin gerisinde. (Örnek: Ülke futbol yapılanması, sistemi problemi)

Duygusal bir takım olmamızden dem vuruluyor sürekli , bu kötü bir şey değil elbette ama "akıl" dan yoksun başka bir deyişle duygunun zaman zaman akıl süzgecinden geçirilmediği bir ortamda başarının gelmesi kolay değil. Burada Hiddink'in akılcı yapısı ile bizim duygusal yapımızın örtüşmediği de ortada. Bir taraf fazla "akıl"cı ya da gerçekçi diğer taraf ise romantik, duygusal. 2 karakter ortak noktada buluşamadı ve buluşamayacak da... Yapılacak şey belli ama burada "Kore, Rusya, Avustralya'da yapabildiklerini neden burada yapamadı" sorusu ile kendimize ayna tutmamız şart. Tepeden başlayarak Türk Futbolu'nun geleceğini uzun vadeli olarak yeniden şekillendirmek gerekiyor ama gerçekten de sabırlı olmak gerektiğinin farkında olarak.

12 Ekim 2010

Çöküşün Resmi...

Almanya maçındaki son 20 dakika kafaları karıştırmanın ötesinde bir umutsuzluk aşılamıştı ama "ne de olsa rakip yılların Panzeri , aradaki güç farkı için bu görüntü belki de normal" diye avutmuşuz kendimizi. Tablo gerçekten vahimmiş. Kalemize gelip gelmeme konusunda ciddi tereddüt yaşayan Azerbeycan karşısında maçın 20-40. dakikaları arasında gerçekten adına futbol denecek şeyi sergiledik sahada, geriye kalan 70 dakika için yorum yapmak bile nafile. Saha bozuk, top sürekli sekiyor tamam da ard arda 4-5 pas yapmak bu kadar zormu kadrodaki isimleri tek tek değerlendirince.

Bazı maçlar vardır, topu içeri dürtemezsin, direkten döner, kalecinin orasına-burasına çarpar ve daha maçın kısa bir dilimi geçmesine rağmen 90 dakikanın sonunda o 2.44 X 7.32'lik diktörtgene topun giremeyeceğini bilirsiniz. Bu gecede ard arda pozisyonları değerlendiremediğimiz 20-40 arasında da galiba aynı son bizi bekliyor düşüncesi oluştu birden bende ve malesef...

Hala bireysel performanslara dayalı ilerliyoruz, hiç bir zaman sistem takımı olamadık. Savunma yapma becerimiz Servet-Toraman'ın uyum sağlama ve potansiyellerini (!) sahaya yansıtabilme becerileri ile doğru orantılı, hücumda gol atmanın yolu 1-2 oyuncunun ayaklarının becerisine kalmış ise ne yazabilir hangi cümleleri söyleyebiliriz ki? Yenilen golde adam adama savunm ayaptık eyvallah , ama 2 adam topu üstünden atlıyor ve biz 3. adamı hala boş şekilde topa vuruken seyredebiliyoruz, daha ne demeli? Bireysel olarak formsuz oyuncu sayısı fazla, takımında forma şansı bulamayan ya da uzun zamandır giymeyen oyucular sahada olunca rakip ne kadar zayıf olursa olsun sahada futbol adına ortaya koyacaklarınız 20 dakika ile sınırlı kalıyor. Aslında becerikli olunsa o 20 dakika da da iş biterdi ama...

Burada Hiddink-Oğuz Çetin ikilisi oynamış oldukları kumarı kaybetmiştir bu akşam itibariyle. Tecrübeli isimleri belirli dönemi geçene kadar ne kadar formsuz olsalar da takıma alma riskini aldılar ilk 4 maçlık seride ve sonuç ortada: Kaybedilen 6 puan. Hele sonuncusu kabullenilir gibi değil. Bu grupta 1. olamamak normal sonuç ama 2. olacaksan en azından en iyi 2. olma şansını sonuna kadar kullanmaya çalış.

Evet, teknik ekip kadro seçimi ile çuvallamıştır. Bunu söylemek için 4 maçın sonucunu beklemek en iyisiydi aslında beklemeden de bunu söylemek mümkün dü, yine de kendi stratejilerinin ne kadar işleyeceğini görmek en mantıklısı olacaktı. Eğer siz bugün 1-0 geride iken gidip de oyuna son vuruşları felaket derecede kötü, son dönemde bir güven kaybı yaşayan Sercan'ı oyuna alıyorsanız ve kadrodaki diğer forvet de Halil ise kusura bakmayacaksınız. Ya da 2. yarıda oyuna gerçekten formsuz bir Nihat dahil oluyorsa ve ben umutlarımı daha o dakikadan uzak diyarlarda bırakmışsam... "Daha iyisi vardı da biz mi almadık" sorusu mutlaka gelecektir daha iyi olmayabilir ama daha formda olanını bulmak sizin göreviniz.

Alt seviyeden oyuncu çıkmıyorsa, zaten bir sistem dahilinde oynamıyor ve bireysel performansa bağlı iken oyuncularımızın çoğu formsuzsa, yurtdışından gelen lejyonerlerin yalnız birini ihraç etmişsek ki o da yedek kulübesine hapsolmuşsa diğerleri de gurbetçi çocuğuysa, sen hala yabancı sayısını arttırıp Türk Futbolu zarar görmez diyorsan sanki her sene genç takımlarda çok parlak delikanlılar yetiştiriyormuş gibi, bu kadar çok eksik bir arada iken futbol şansı da seninle değilse ve sahada bazen Faroe Adaları oyuncularının yapmayacağı kadar temel ve basit hatalar yapıyorsan bugün ve yarın tabelada yazılacak hangi sonuca şaşırabiliriz ki?

Bu akşamın da özeti budur, matematik te çift sayıda eksi bir araya gelince artı olur diyorlardı ama kandırmışlar bizi. Bu kadar çok negatif bir artı bile yapmıyormuş meğer...

08 Ekim 2010

Almanya-Türkiye Maç Önü

Hiddink'in sahaya süreceği kadrodaki 9 isim aşağı yukarı belliydi hatta 4-1-4-1 dizilişini de tahmin ediyorduk ama öyle 2 isim daha doğrusu öyle 2 isim-mevki ataması gördük ki oturup düşünmeden edemiyorum. Özer tercihi bir kademeye kadar sürpriz ama Sabri'nin sol bek de oynayacak olması çok daha fazlası.

Sağda Gökhan, solda Sabri gibi hızlı adamlar ile Podolski ve Müller'in koşu yollarını tıkamayı düşünmüş. Ağır savunma hattını düşününce mantıklı sayılabilecek bir tercih. Burada sağ bek performansı zaman zaman tartışılan Sabri'nin sol tarafta ne yapacağı önemli, çünkü her şeyden önemlisi kazanılmış bir alışkanlık ile yer almayacak sahada.

Orta saha tercihi ile topa sahip olmayı hedefliyor Hollandalı. Topa daha çok sahip olma isteğini sahada göstereceğiz muhtemelen ayrıca yaratıcı oyuncuların fazlalığı da bir avantaj olarak görülebilir. Burada en başta Özer'in sonrasında da Nuri'nin yapacağı katkılar takımın dengesini belirleyecek. Özer'in geriye yardımı önemli, çünkü Fenerbahçe'de çok aktif göremedik bu noktada.

Maç öncesi çok da eleştiremiyorum ilk 11'i. Gariplikler var ama bakalım Usta neler düşünmüş ve bunlar sahaya nasıl yansıyacak? Sahadaki hali bir görelim ona göre değerlendirmeyi yaparız. Yine de benim içimde maçın umduğumuz kadar zorlu geçmeyeceğine dair kuvvetli bir his var.

Dünya Kupası'nda Almanlar'ın orta sahası zayıf olan takımlara karşı çok kolay üstünlük kurduğu düşünülürse bu akşam o kadar da kolay olmayacak işleri. Hadi bakalım maç başlıyor, sonrasında devam ederiz.

17 Şubat 2010

Milli Takım Hiddink'in Ellerinde

Uzun zamandır listenin başındaki 1 numaralı adaydı Hollandalı. Özgener hedefi gözüne iyice kestirmiş ve kesenin ağzını da bir hayli açmış olmalı ki bugün Milli Takım'ın başındaki yeni ismin Guus Hiddink olduğunu öğrendik.

Son yıllarda spornsorluk gelirleri tavan yapan federasyon bu kozu sonuna kadar kullanmışa benziyor. Rusya'da çok yüksek meblağlardar bahsedilirken bir o kadar bayılmış olmak gerekir. Verilen para bir tarafa böylesine bir ismin peşinden koşup onu Türkiye'nin başına getirebilecek kadar vizyonumuzun gelişmiş olması da oldukça dikkat çekici.

Terim'in yeniden yapılanma mesajları ile geldiği ama bence tam bir fiyaskoya dönüşen, alt yaş gruplarının gernç teknik adamlar için birer staj basamağı olarak görüldüğü ve yapılanma adına ne yazık ki bir arpa boyu yol alınamadığı dönem sonrası tercih edilecek teknik adamın kesinlikle devrimci, Türk Futbolu'nun şu anda girmiş olduğu darboğazdan çıkışını sağlayacak bir isimi olması şarttı. Bir nevi Derwall'ini bulmalıydı futbolumuz. Çünkü ortada herhangi bir sistem ve temel olmadan geçici başarılar dışında bir şey elde etmemiz mümkün değil. Bu açıdan bakınca tercihler arasında ilk sıraya konulması gereken kriter bu olmalıydı.

Hiddink'e gelince başarı elde etmek için seçilecek en önemli isimlerin başında geliyor. En dikkat çekici özelliği gittiği her yerde eldeki malzeminin ruhuna ve yapısına uygun oyun modelini belirleyip çok kısa zamanda oturtabilmesi. 2. PSV dönemi, Güney Kore, Avustralya, Rusya dönemleri hep bu özelliğinin yansıması. Türkiye'ye de en uygun modeli getireceğine dair herhangi bir endişe taşımıyorum, zira top 5'e koyabileceğim isimdir Hiddink. Burada bakılması gereken diğer husus kalıcı bir sistem, model oluşturup oluşturamayacağımız olacak. Örneğin Hiddink sonrası 2 yıl içerisinde yine geçmişe dönecek isek bazı şeyleri eksik yaptığımızın resmidir bu.

Bu nedenledir ki Hiddink'ten elbette kısa vadede de başarı bekliyorum ve elde edeceği konusunda inancım yüksek ama çok daha önemlisi Türk Futbolu'nu geleceğe saha sağlam adımlar atabilmesi için gereken atılımı yapmasını bekliyorum. Geçmişine baktığımda Hollandalı'da bu misyonunu çok ön planda göremesek de umarım burada hem bizim hem de kendisi için çok şeyin değişebildiğini görebiliriz.

07 Şubat 2010

Euro 2012 Kuraları



İlk dikkati çeken geçmiş yılların aksine ölüm grubu diye adlandırılacak bir kümenin olmaması. İlk torba takımlarının gruplarının 1. bitirmeleri beklenen sonuç olur, 1-2 istisna tabiki var. Fransa, Romanya dışında fazla zorlanması beklenmeyen grupta Dünya Kupası sonrası hala Domenec ile yola devam ediyor olursa her sonuca açık olmak gerek. İtalya favori gibi görünse de Sırbistan'ın da ciddi biçimde kendisini zorlayacağı aşikar. Portekiz-Danimarka çekişmesinde de Dünya Kupası eleme gruplarına benzer bir şekilde Danimarka'yı tepede görebiliriz. İlk 2 sıra için muhtemelen en fazla takım C grubunda yarışacaktır ki Dünya Kupası'na 3 takım gönderen tek grup olarak ön plana çıkıyor.


Gelelim bizim gruba. Geniş bir değerlendirme yapmak şu an için çok doğru olamayacak çünkü henüz ortada ne bir teknik adam ne de bu teknik adama göre sahaya yansıyacağını düşündüğümü bir yapılanma,teknik-taktik veri var. Terim'in görevi boyunca çoğunlukla yaşanılan istikrarsız tablonun devam etmesi durumunda ilk torba dışında gelen takımların bence çok makul görünmesi avantajı da pek geçerli olamayacaktır. Zira son elemelerde Belçika karşısında yaşadıklarımız ortada. Grubun 1. si Almanya olacaktır, bunun Löw görevde kalsa da kalmasa da değişeceğini sanmıyorum. Elbette hedef grup 1. liği olmalı ama en iyi grup 2. si olarak direkt olarak Şampiyona'ya katılma şansımız da çok fazla olabilir diğer takımlara bakıldığında.

11 Ekim 2009

Umutlar Başka Bahar'a

Beklenen son nihayet geldi ve 2010 Haziran'ında başka takımlarla heyecan bulmak zorunda kalacağız yine. Terim'in 4 yılda bir türlü oturtamadığı oyun şablonu, sistem, tutarsız oyuncu tercihlerinin -çok şanslı olduğumuz bir turnuva sonucu Final Kapısı'ndan dönülse de - eninde sonunda bizi gerçeklerle yüzleştireceği belliydi bir gün ve o gün bugündür artık.

Ortada bir başarısızlık var ve bunun tek sorumlusu ne yaptığını bilmez halde Milli Takım'ı yönetmeye çalışan Terim'dir. 2000 sonrası ne yazık ki tanınmaz halde ve bunu bugün için değil 3. olduğumuz Avrupa Şampiyonası sırası ve sonrasında da dile getirdik. Baktığınız şey çizginin topu geçip geçmediği değil ise ortadaki sonucun bir sistemin, planlamanın ürünü olmadığını anlamak çok da zor değildi.

İşte aslında nerede olduğumuz gerçeği ile yüzleşme vaktidir şimdi. Saman alevi gibi parlama ama elde ettiği başarıları istikrara dönüştürememe geleneğini sürdürmeye devam ediyoruz, sonumuz hayrola!

Çok da fazla bir şey yazmaya gerek yok, ortada o kadar çok yanlış var ki yazılacak, söylenecek... Bakalım kaç kişi cesaret edip taşıyabilecek satırlarına hataları, eksikleri ; Terim'in hışmına uğrama riskini göze alarak.

09 Eylül 2009

Trenin Arkasından El Sallamak

Tren kaçtı artık, bize de arkasından el sallayıp "uğurlar olsun" demek düşer bu vakitten sonra. Uzun uzun maç analizi yapmayacağım. Maçtan önce kesinlikle kaybetmeyeceğimizi düşünüyordum, hatta galibiyetin de çok uzağımızda olmadığı kanısındaydım. Bu kadar kötü oyuna rağmen galibiyete uzanacak pozisyonları da yakaladık ama olmadı. İşi sürekli son dakikalara bırakmanın stresi çok ağır oluyor, zaten olamayan sisteminizin üstüne bir de stres eklenince istenilen sonuç Kaf Dağı'nın arkasında kalıyor.

Bu maç özelinde ama Terim'li Milli Takım genelinde hep dile getirdiğim bir gerçeği vurgulamak gerekiyor yine. Avrupa Şampiyonası'nda son dakika galibiyetleri alırken de yarı finalde Almanya'ya son dakikalarda kaybederken de bu gerçek hiç değişmedi: Bu takımın belirli bir oyun planı, sistemi yok. Rakip teknik adamların "Türkiye'yi çözmekte zorlanıyorum" ifadelerini övgü olarak kabul ederken arka planında yatan gerçeği görmezden gelmemek lazımdı. Basbayağı "Ne oyandıklarını anlamak, çözmek zor" mantığı saklıydı bu cümlelerin arkasında.

Dün Ali Ece, Lig Radyoda "Total Futbol" programında "Terim ile birlikte, Türkiye'nin bir futbol ekolü vardır" diyordu. Şaşkınlıkla dinlediğimi ifade etmeliyim ki kendisinin futbol bilgisine çok güvenirim. Bugün ne kadar ekol takımı olduğumuzu daha net gördüğümüzü düşünüyorum. 11'ler değişir ki bu kadar değişmesi de pek hayra alamet sayılmamalı, ama belirli bir taktik disipliniz, anlaşılır bir planınız olur. Oysa ortada ne yazık ki böyle bir gerçeklik yok.

Bugün de sahaya çıkılan 11'den ziyade oyunu döndürmek için yapılan hamleler dikkat çekmeli. Sahaya kafanızdaki plan çerçevesinde bir tertip sürersiniz, istediğiniz verimi alamayabilirsiniz ama sonrasında yapılan hamleler ve Nuri Şahin gibi orta sahada gerçekten faydalı olabilecek bir oyuncunun görmezden gelinmesi pek de kolay üstü çizilecek bir hadise değil.

Neyse fazla uzatmaya gerek yok. Tek güvencemiz Emre-Arda-Hamit-Tuncay dörtlüsünün bireysel performansları ile gelibiyete uzanmakdı. Bu çarkda da sıkıntı olunca takım iyiden iyiye bocaladı. Deplasmanda 5. dakikada 1-0 öne geçmişken bu kadar kötü oynayıp geriye çekilmek, oyuncuların morallanerek çoşmalarını beklerken dakikalar geçtikçe tükenişini izlemek, teknik adamın gereksiz ve bıktıran gerginliklerinin şahidi olmak ve karşınızdaki takımın da grup 2. si olmasına rağmen sınırlı kapasitesini görmek...(Play off-larda takılma olasılıkları çok fazla)

Evet, başlıkda da yazdık. Bu trene bilet bulamadık, oysa gişedeydik ve sıra bize gelmek üzereydi. Yapacak bir şey kalmadı artık, ardından el sallamaktan başka...

06 Eylül 2009

Umut Bosna'ya Taşındı: Türkiye 4:2 Estonya



Kapanan bir rakiple oynayacak ve 4 maçlık ciddi bir sürece girecek takım için seçilen zemin gerçekten kötüydü. Sadec etek bir sakatlık vakası yaşanması büyük şans. İlk dakikalarda dripling yapan oyuncumuzun önünde zıplayan topu görünce, tek rakibin Estonya olmayacağıı daha rahat anlaşılıyordu. Galibiyet bu plansızlığın üstünü örttü sanırım, mağlubiyet halinde ilk sıraya yerleşecek ayrıntı basında fazlasıyla ıskalanmış. Kazanmış olsak da Kadir Has Stadı yanlış seçimdi.

Daha maçın başında Volkan'ın zaman zaman gördüğümüz dengesizliklerinden biri olan topu rakibe teslim etmesi, Arda'nın topu ayağında fazla tutma sevdası sonucu Hamit'in rakibin baskısı altında kalarak topu kaptırması, Hakan Balta'nın kapaması gereken bölgede olmaması ve Servet&Gökhan ikilisinin yanı başlarında duran rakip oyuncuyu unutması gibi hatalar zinciri ile gelen şok gole rağmen bazı orta sha ve ileri uçtaki oyuncularımızın formda oluşuna duyduğumuz güvenle 1 farkla olsa maçı alacağımızdan emindim. Sadece daha fazla efor sarfedecek olmanın acı gerçeği rahatsız ediyordu.

Nitekim asıl aktörler maça ağırlığını koydu. Arda-Emre-Hamit-Tuncay dörtlüsüne ve ileri uçta sürekli hareketli olan Sercan'da katılınca rakibin başı döndü. Baskı altına alınan rakip kalenin ağlarında gol ya da goller görüleceği kesindi ve ilk yarı 2 golle kapandı.

2. yarının başında farkı arttırırız diye düşünürken nedensiz bir şekilde rakibin baskısını yedik ve bir şans golü ile skor 2-2-'ye geldi. Hemen ardından arttırılan baskı ile bulunan 2 gol sıkıntılı da olsa geriye kalan 3 maç ve özellikle Bosna maçı öncesi kayıpsız devam etmemizi sağladı. Yenilen gollerden ziyade rakibin defansımızın üzerine bu kadar kolay gelişinin altını çizmek lazım. Orta sahadaki Emre-Hamit ikilisi hücuma fazla destek verdeğinde rakip takım ilk baskıyı yenince orta sahayı çok kolay geçi savunmayı ciddi biçimde zorlamayı başardı. Hakan Balta ve Gökhan'ın hem defansif hem de ofansif olarak yetesiz görüntü çizmelerinin de payı vardı bu götüntüde elbette.

Milli takımın en büyük şansı kesinlikle takıma hücum zenginliği sağlayacak oyuncuların formda olması. Bu aşamada ne yazık ki sisteme, sahadaki futbol aklımıza değil bireysel yeteneklerimize güvenmek zorunda kalıyoruz. Terim'in geride kalan 3 yılda takıma henüz bir sistem oturtamadığını da eklemek gerekiyor ve bu manzara Terim'in görev süresi sonuna kadar böyle gidecek. Tamam kolay değil bu kadar kısıtlı sürelerde bir araya gelen bir ekibde ortak bir şey yakalamak ama bu tecrübedeki isimden de bunu beklemek hakkımız olsa gerek. Hal böyle olunca da bireysel performansların parlak olması için dua ediyorsunuz.

Arda-Emre-Tuncay 3'lüsü açık ara sahanın en iyisiydi dün akşam. Emre uzun zaman sonra Milli Takım'da bu takımda 2000'li yıllardan esintiler sundu. Topla dikine ilerledi, verkaç yaptı, savunamdan dönen reboundları kaptı, pres yaptı kısaca futbol adına önemli bir kesit sundu bize. Emre'nin göze batan en büyük eksiği ya da defosu rakibe baskı yaparken yaptığı dengesiz müdahaleler hem kart hem de kendisi açısından sakatlık riski taşıması. Arda'ya gelince, sahanın her yerinde vardı: Sağda,solda, ortada. Takımın sıkıştığını, tıkandığını o kadar güzel farkediyor ki hemen insiyatifi ele alıyor, alan değiştirip oyunu açmayı deniyor ve bunu çok iyi de yapıyor. Son 1.5 yılda futbolundaki gelişmeyi çok rahat görebiliyorsunuz. Tüm bunlara rağmen Arda'nın zaman zaman topu ayağında fazla tutma sevdası dün ilk golde olduğu gibi kalenize pozisyon olarak da geri dönebiliyor, hızlı ilerleyebilecek bir atağı yavaşlattığı gibi rakibin kendisine sert müdahalelerde bulunmasına da yol açabiliyor. Tuncay ise "Fenerbahçe mi yoksa orta sıra bir Premiere League takımı mı ?" gibi ülkemize has sığ tartışmaların arasında katıldığı EPL'nin kendisine kattıklarını gösteriyor bizlere, tabiki anlayana. O'da Arda gibi son 1-2 yıl içerisinde futbolunu geliştirenlerden. Tuncay'daki en büyük değişim topa daha iyi hükmetmesi ve oyun görgüsünün üstüne koyması. Ayrıca kaptanlığın Tuncay'a çok yakıştığıı belirtmek de gerek, kişilik olarak bunu taşıyabileceğini yıllar öncesinden göstermişi zaten.

Şimdi, en zorlu viraja girdik geçen sene ki Norveç maçı öncesindeki gibi. O zaman ki virajın keskinliği içerisinde Bosna'da vardı şimdi olduğu gibi ama mevcut yapısında, gücünde değildi elbette. Dzeko, Müslimovic, İbisevic gibi isimler bizi fazlasıyla zorlayacak. Eğer dün akşam olduğu gibi orta sahanın defansa desteği yetersiz olursa bu hücum hattı ile başımıza dert açabilirler.

Geçmiş sayfaları karıştırmak çok mantıklı olmasa da İspanya maçında son dakikada yenilen gole yanmamak elde değil. Bosna'yı yenip kendi maçlarımıza bakmak varken, diğer 2 maçta da puan kaybetmelerini beklşeyeceğiz. Fatih Terim her konuşmasında planlamadan bahsediyor ama İspanya maçından önce belliki alınacak 1 puanın ne akdar önemli olduğunun ve gruptaki dengeleri bu kadar değiştireceğinin hesabını yapmamıştı. 4 kişilik ekipten böyle bir mantığın çıkmaması da çok ilginç ya neyse! Evet o akşam son dakikalarda İspanya kalesine panik içerisinde bilinçsizce saldırmamış olsaydık alacağımız 1 puan geleceğe daha güvenle bakmamızı sağlayabilirdi, ama heyecan yaşamadan olmaz değil mi tabiatımıza aykırı. Şöyle bir uçurumu görmek lazım. 2000'den bu yana katıldığımız tüm turnuvalara son anda bileti kapıyopruz bakalım bu defa "Pilav Yemeyi" başarabilecek miyiz?

01 Nisan 2009

Mücizelere Bırakmak : Türkiye 1:2 İspanya



Milli Takım 2008 Avrupa Şampiyonası'nda kötü bir alışkanlık kazandı anlaşılan. Adrenalini tavan yaptırmadan, işi mucizelere bırakmadan rahat etmiyor. Yalnız bu kez iş çok zora girdi, hep 2010'u Biz'siz bırakmamaktan bahsettik ama sanırım sonuç tam tersi görünüyor.

Maç öncesi yazımızda özellikle Nihat'ın oynamamasının ve 5'li orta saha dizilişinin öneminden bahsettik. Maçın başlaması ile birlikte orta sahanın hakimiyetini İspanyollar'a bırakmamızın ana nedeni buydu. Oyunun hakimiyeti tamamiyle rakibin elinde iken bir gol bulmak da inanılmaz bir şanstı. Bu şansı bile iyi kullanamadık, gerisi hikaye.

Burada öenmli bir noktaya parmak basmak gerekiyor. Yaklaşık 2.5 yıldır Milli Takım'ın patronu nasıl ortaya bir sistem koyamaz, nasıl bu takımı birplan ve strateji çevresinde oynatamaz anlayamıyorum. Bu Euro 2008 öncesi de böyleydi. Terim'in turnuvaya 15 gün kala daha önceki 1.5 yıllık süre zarfında denemediği 4-3-3 taktiği ile oynamak istediğini açıklaması ve bunu ileri ucunda Nihat'ın oynadığı bir takım ile yapmak istemesi, bunun üstüne de turnuvada çok daha farklı bir oyun tarzının hatta tarzlarının yine plansız bir çerçeve içinde sunulması her şeyi çok net biçimde açıklıyor aslında. Bu büyük bir eksiklik bu kadar tecrübeli bir hoca için. Sadece motivason ve oyuncuların mücadelesi yetmiyor böyle maçlar için, bir futbol aklı da olması gerekiyor ortada ama en ihtiyacımız olan olgu hiç ortada yoktu.

İspanya, tam bir sistem takımı. Galip ya da mağlup olmaları hiç bir şeyi değiştirmiyor. Hep aynı akıllı futbol var sahada. Yerden ayağa paslar, top rakipte iken alan daraltmalar, çok sağlam bir alan savunması. Daha ne yapılabilir ki zaten? Bu kadar güçlü bir takım karşısında sahada verebildiğimiz en olumlu şey mücadele etmek oldu, o da yetmedi zaten.

Bu mücadele bir çokları için yeterli olabilir ama yetmez, yetmemeli. Liechtenstein'da mücadele ediyor. Sizin onlardan tek farkınız bireysel yetenekler ile sonuç aramak ise geçmiş olsun!

Şu klasikleşmiş futbol yorumlarına da bir son vermek lazım. Fikret Engin'in , penaltı sonrası Riley' sallaması, maçın bitişi ile beraber Üzülmez ve Balta'nın pozisyon hatalarından bahsederek hedef gösterir tarzda konuşması hangi mantığın ürünüdür? Sadece sahadaki futbol olarak değil, futbol dışı mantalite anlamında da almamız gereken çok yol olduğu da aşikar!

Türkiye -İspanya Maç Öncesi

İlk maçın değerlendirmesinde bu maçın çok daha zor olacağını belirtmiştim, hala aynı görüşteyim. Nedendir bilemiyorum; Malta-Ermenistan gibi zayıf takımlara karşı deplasmanda zorlanırken, ortalama üstü takımlara karşı kendi sahamızda azap çekiyoruz resmen. Bu takımlara karşı da deplasmanda daha etkili olduğumuz kesin. Yunanistan, Norveç, İsveç, Belçika maçları aklıma ilk gelen örnekler. Bu bağlamda İspanya maçında da böyle tansiyonu yüksek bir maçı baskı altında olmamızın da etkisiyle zorlanacağımızı söylemek yanlış olmasa gerek.

Fatih Hoca, İspanya maçı 11'i ile sahaya çıkmayacaktır. Öyle umut ediyorum ki zaten formsuz olan Nihat'ı kenara çekerek orta sahayı 5'leme yoluna gidecektir. Bu 5'li seçilirken de Emre takıntısından vazgeçer ise Ayhan-Aurelio-Sabri-Arda-Tuncay'dan kurulu bir orta saha tercih edilebilir. Tuncay'ın striker özelliğinden de yararlanılarak gol bölgelerine sızma yoluna gidilebilir.
Defans hattında ise Ramos'un ilk maçtaki etkili futbolu sol tarafta bir değişikliğe itebilir Terim'i. İlk maçta hücumda da Arda'nın düşük performansı nedeniyle kullanamadığımız bu kanatda Balta-Arda uyumunu düşünerek, sol beke Hakan'ı çekebilir. Bu durumda da defansın göbeğinde Emre'nin yanında Eren-Sedat-İbrahim üçlüsünden birini monte edebilir.

Bunların hepsi yapılabilir tercihler ama olmazsa olmazı ileride Semih ve 5'li orta saha ile başlamak olur bana göre bu maçın. Tabiki bu dizilişi çok sabırlı ve ayağa oynayarak sahaya sunmak önemli.

15 dakika kaldı artık maçın başlamasına, yavaş yavaş ekran karşısına geçmek gerek. 2010'u bizsiz bırakmama adına sağlam bir adım atmak için 3 puanın çok ama çok önemli olduğu ama 1 puanın da çok büyük kayıp olmadığı gerçeği ile 90 dakika sonunda gülen taraf olma ümidiyle...

29 Mart 2009

İspanya 1:0 Türkiye



Maça umduğumdan iyi başladık. İlk 10 dakikada 1'i çok net 2 pozisyonu harcayan taraf da bizdik. İleri uçtaki Nihat ve Semih ileride basıyor arkasındaki 4'lü de bu ikiliden geçen toplara yaptıkları pres ile gerideki 4'lüyü minimum baskı altında tutmaya çalışıyordu. İlk 3o dakika bu mantalite ile maça hakim görünen taraf bizdik. İlk yarının son 15 dakikasında ise Arda'nın daha maçın başından kendini belli eden fizik düşüklüğünün etkisi ile yalnız bıraktığı Üzülmez'in kanadına yüklenen İspanyol'lar hakimiyeti ellerine geçirdiler ama ilk yarı gol sesi çıkmadan bitti.

2. yarı son 15 dakikadaki görüntünün devamı şeklinde başladı. Orta sahada topu kontrolünde tutan ve sol kanadımızdaki madeni keşfeden İspanya yüklenmeyi sürdürdü. Bu anlarda yapılacak şey orta sahayı güçlendirmek gibi duruyordu ki Ayhan'ı, Terim'in yanında gördük. Peki ama kim çıkacaktı? En güçlü aday maçın başından beri yokları oynayan Nihat'dı ve Semih'in maçın başından beri sergilediği performans, sırtı dönük aldığı toplar ile topu kanatlara açma becerisini göstermesi O'nun sahada kalmasını gerektiriyordu ama burada Terim, Nihat'ı sahada tutarak gardımızı düşüren hamleyi yaptı.
Çek Cumhuriyeti'ne karşı muhteşem geri dönüş maçına da Nihat-Semih ikilisi ile başlamış, sonrasında orta sahayı 5'leyip ileride Nihat'ı bırakarak o mucizevi imzayı atmıştık. İspanya maçında yapılan değişiklik o mantelite ile eşlenmeye çalışılabilir ama ortada ciddi bir fark var: O maçta Sabri, Hamit gibi oyuncuların performansları takımı ileri doğru hareket ettiren ve ateşleyen en önemli etkendi. Yani takım orta sahadan aldığı güç ile rakibi üzerinde baskı oluşturdu. Oysa dün gece oynanan maçta ise orta sahadaki düşüşün etkisini hücumda top tutarak azaltma yoluna gidilmeliydi. Yani bunu yapmanın yolu da bu işi ilk 45 dakika boyunca başarı ile gerçekleştirmiş olan Semih'i sahada tutmak olmalıydı. Nihat gibi orta sahanın randıman verdiği maçlarda başarılı olma ihtimali fazla olan ve uzun zamandır forma şansı bulamamış, Avrupa Şampiyonası öncesinde yakaladığı form grafiğinden uzak bir oyuncunun sahada kalması takıma daha fazla zarar verdi mevcut şartlar altında.

Bu dakikadan sonra etkisiz Nihat ile topu ileride tutamadık ve bütün dönen topları alan İspanyollar daha etkili gelmeye başladılar, sonuçta da bir duran toptan çok basit bir şekilde golü yiyen taraf olduk. Xavi'nin ortayı yaptığı anda 4 futbolcumuzun 1 kişiyi marke ederken arka tarafta bomboş durumda kalan Ramos'u unutmaları klasik yan top hastalığımızın bir yansımasıydı. Açıkçası bu dakikadan sonra fizik gücü düşen takımımızın neler yapabileceği soru işaretiydi ve aynı etkisizlik ile kalan dakikaları da tükettik.

90 dakika sonunda akıllarda Nihat'ın o net pozisyonu gole çevirmesi ya da çok daha müsait pozisyonda olan Semih'e vermesi durumunda maçın kaderinin nasıl gelişeceğine dair sorular kaldı.

Maçtan bahsetmişken Tuncay'ın ilk yarıdaki İngiltere damgalı futboluna değinmeden geçmemek gerek. Daha önce kendisine bu yazı ile ayır bir pencere açmıştık ve yazılanlara paralel şekilde ilk 45 dakikada takımı gol pozisyonlarına taşıyan isimdi. Bütün olumlu yanlarının yanında zaman zaman basit pozisyonlarda yaptığı pas hatalarını da bir eksiklik olarak belirtmek gerek.

Dün akşam Bosna'nın kazanması ile 3. sıraya düştüğümüz grupta işler iyice kızışmaya başladı. Ali Sami Yen'deki maç İspanya'dakinden çok daha zor olacak çünkü kendi sahasında da sıkıntı yaşayan bir takımız. Mutlaka 3 puan almamız ama buna uzanırken de mümkün olduğunca sabırlı olmamız gereken bir maç. İşimiz zor, yolumuz uzun ama 2010'u bizsiz bırakmaya da niyetimiz yok.

28 Mart 2009

Vitrin #2


Avrupa Şampiyonası bir çok futbolcu için kendini Avrupa'ya hatta Dünya'ya tanıtma fırsatıydı. Gözlerin üzerinde olduğu bir çok yetenek kendini daha iyi ifade etme imkanı buldu, piyasasını arttırdı. Bu imkanlardan en fazla istifade eden oyuncular topluluğundan bir bölümü de Milli Takımımız'da yer almaktaydı. Mehmet Topal, Arda, Hakan Kadir Balta, Volkan, Sabri, Semih, Servet gibi Türkiye sınırları içerisinde futbol oynayan oyuncular için oldukça iyi fırsat oldu bu turnuva ve akılların bir köşesine kazıdılar kendilerini.

Bu akşam Avrupa Şampiyonası'ndaki bir kaç maçın toplamı kadar etkili olacak bir vitrine çıkacak oyuncularımız. Avrupa Şampiyonası'nda kendini gösterememiş olan Gökhan Gönül, 3 kulübün kendisini bizzat izleyeceği konuşulan Arda, Fenerbahçe ile henüz sözleşme yenilememiş olan Volkan, özellikle geçen sezon Avrupa Kulüpleri'nden teklifler aldığı yazılan Sabri, adı Juventus ile anılan Semih, Alman Kulüpleri'ne göz kırpan Hakan Kadir Balta gibi isimler için tek maçın verebileceği en iyi vitrin imkanı var ortada. Bu maçta Barnebau'da ortaya koyacakları performans en az Milli Takım kadar onların da kaderini etkileyecek. Sezon sonunda listeden bir kaç ismin yurt dışına gidişini hızlandıracak bir maç olabilir, olmasını da bekliyorum!

İspanya - Türkiye Maç Öncesi



İspanya maçı 11'i aşağıdaki gibi açıkladı Terim. Öncelikle bu 11 üzerinden değerlendirme yapmak gerek.

Volkan, Gökhan Gönül, Emre Aşık, Hakan Balta, İbrahim Üzülmez, Tuncay, Aurelio, Emre Belözoğlu, Arda, Semih, Nihat.

En uçta Nihat'ı tek bırakma fikri pek işler görünmemişti geçtiğimiz maçlarda bu nedenle en azından Nihat'ın yanına Semih'in konulması bu etkinliği arttırma çabası olması açısından mantıklı. Orta sahada Aurelio, Arda, Tuncay zaten banko idi, bunların yanına Emre'yi de eklemiş Terim ki son zamanlarda Fenerbahçe'deki performansı da yükselen bir ivmelenme içerisindeydi. Defansta ise Emre-Hakan ikilisi diğer altenatiflerden daha uyumlu bulunmuş olacak ki göbeğe bu isimler yerleştirilmiş. Sağ tarafta Gökhan Gönül'ün yeri zaten garantiydi, Balta'nın ortaya kayması sonrası da nam-ı diğer "Deli İbo" sol beke çekilmiş.

Nihat-Semih ikilisinin birarada oynamamasını, Nihat'ı ileri uçtaki yanlızlığına nazaran daha olumlu karşılasam da Semih'in ileri uçta ve Tuncay'ın forvet arkası oynadığı, Sabri'nin de sağ açıkta görev aldığı bir takımın daha fazla iş yapabileceğini düşünüyorum.

Açıklanan takımda da Nihat & Semih'in klasik ikili oynamasından ziyada Semih'in en uçta yer aldığı ama Nihat'ın sağ tarafta ya da forvet arkasında oynadığı bir dizilişin yansımalarını göreceğimizi tahmin ediyorum. Hatta Terim'in hücumda iken 4-4-2, topun rakibe geçtiği anlarda da 4-5-1 gibi bir formasyonu sahaya yansıtmak istediğini düşünüyorum.

İspanya'da ise muhtemel 11: Casillas, Sergio Ramos, Albiol, Pique, Capdevilla, Cazorla, Senna, Xabi Alonso, Xavi, Torres, Villa.

Iniesta'nın sakatlığı orta sahanın göbeğinede Xavi'nin yanına adaşını eklemiş. Puyol ve Marcena'lı göbeğine yerine bugün Albiol & Pique ikilisi sahne alacak. David Silva'nın yerine ise Cazorla monte edilmiş.

Avrupa Şampiyonası kadrosuna göre 4-5 isim farklı olsa da bu kadro da ziyadesi ile iyi fakat Puyol-Marcena ikilisi yerine oynayan göbek bizim için bir vanataj oluşturabilir. Orta saha ve forvet hattı için söylenecek hiçbir şey yok, muazzam isimler var. Inıesta -Xavi uyumundan faydalanmayacak olmaları elbette avantaj ama yerine oynayacak isim Alonso.

Milli takımımızı çözmekte muhtemelen Del Bosque'de zorlanıyordu, çünkü nasıl bir sistem ile oynadığımızı biz bile çözememişken onların çözmesi kolay olmayacak elbette. Bu belirsizlik ortamı belki de rakipleri daha fazla tedirgin ediyor, ne oynadığı belli olmayan bir takımın 60 dakika sadah yokları oynadıktan sonra Çek Cımhuriyeti karşısında son 30 dakikada skoru 2-0'dan 2-3'e getirmiş olması müthiş bir gözdağı rakipler için aslında. Ortada bir sistem ve akıl futbolu olmadığını kabul etmek gerekiyor, en büyük silahımız bireysel yetenekler ve Terim'in motivatörlüğü. Bu akşam yine onlardan medet ummak düşüyor bizlere.

Maçın favorisi İspanya'dır yalnız ben bile bunu yazarken bizim ne oynayacağımızı bilemediğimden aklımda soru işaretleri var. Ortada bir gerçek daha var ki o da İspanya'da Türkiye'dekinden daha etkili olabilme ihtimalimizin fazlalığı. Kendi sahamızda oynarken yaşadığımız baskı göz önüne alınırsa 90 bin kişinin önünde oynamın verdiği baskı bile geri planda kalabilir.

Kağıt üstünde görünenlerden okuyabildiklerimizi dökebildik cümlelere, bunların ne kadar geçerli oalcağını görmek için 10 saat daha beklememiz gerekecek.

11 Ekim 2008

Yola Devam



Maç başlamadan önce kolay bir 90 dakika olmayacağını ve 3 puanın zor olduğunu yazmış, bunu da Bosna'nın dirençli yapısına, bizim üretkenlikten yoksun orta sahamıza bağlamıştık. Bosna'nın dirençli yapısını göremedik ama Arda-Aurelio-Ayhan-Kazım 4'lüsünden kurulu orta sahanın yaratıcılık konusunda sıkıntı yaşadığını ilk 35 dakikada gördük. Peki 35'ten sonra ne değişti? İşte orada devreye Norveç deplasmanında gereksiz bir şekilde oyuna sağ bek olarak başlayan İbrahim Kaş'ın sakatlanarak Gökhan Gönül'ün oyuna dahil olmasını sağlayan "Şans Faktörü" devreye girdi. Batuhan sakatlandı ve sahaya Nuri'nin sürülmesi ile daha çok top yapabilen, yaratıcı bir orta saha ortaya çıktı. Maçın dönüm noktası maçın bu anı oldu dersek yanılmış olmayız sanırım.

2. yarıda çok daha tempolu bir futbol ve Mevlüt'ün beceriksizliği devredeydi. Bu arada Bosna'da iyice geriye çekilip şaşkınları oynamaya başlamıştı. 70. dk. ya kadar 2 gol bulup maçı daha da zorlaşmadan basitleştirmeyi başararmamıza rağmen defans oyuncularının beceri eksikliği ve Sabri'nin bir açık gibi oynayarak sağ bek pozisyonunu çok boşta bırakması kalan dakikalarda yüreğimizi ağzımıza getirmeye yetti de arttı bile.
Euro 2008' den hatta 2008 eleme maçlarından bugüne geçen süreci düşününce şu soruyu sormadan edemiyorum: "Neden maçların bir çoğunun 2. yarılarını ilk yarılarda yaptığımız hataları ve sahaya sürmüş olduğumuz hatalı 11'leri düzeltmek için harcıyoruz?". Diğer bir soru: "Sabri İspanya maçında arkasını bu kadar boş bırakma cesaretini göstermez ve savunmada da bu kadar çok hata yapmayız değil mi?". Peki "Mevlüt bu beceriksizlikle zorlu maçlarda bizi sonuca götürecek etkinliği gösterebilir mi?" . Son bir soru : "Fatih Tekke'nin bu Milli Takım'da oynayabilmek için hükümeti mi devreye sokması gerekiyor?". Şimdilik bu kadar soru yeter, ilaç gibi 3 puanın tadını daha fazla kaçırmayalım.

Maksimum Risk

Birazdan Bosna Hersek maçı başlayacak. Mustafa Denizli'nin meşhur bir lafı vardı: "Maçı kafamda 100 kez oynadım, 51'ini kazandım" diye. Böyle konuştuğu maçların çoğunu kazanırdı. Hafta başından beri ben de Denizli'nin taktiğini uyguladım hatta minimum sakat oyuncu ile, başaramadım. Bosna kolay lokma olmadı, üstelik bugün sahaya çıktığımız 11'i de düşününce bu 11 ile orta sahada nasıl üretkenlik sağlarız bilmiyorum. Rakibin tehlikeli oyuncularını ve dirençli oyun yapısını da işin içine kattığımızda tablo biraz daha karamsarlaşıyor.

Zor maç olacak, 3 puan süper olur; ha ihtimali nedir: Bence çok düşük. Kadrodaki eksiklikler değil sebebi, zaten olmayan oyun şablonu asıl etken. Tek bir umudum var, o da bu kadroda devamlılığı olmayan isimlerin normalin üzerinde bir performans göstermesi, yoksa...

07 Eylül 2008

Türkiye - Belçika maçı Öncesi Belçik Milli Takımı Analizi

2008 Pekin Olimpiyatları'nda Belçika'nın oynamış olduğu yarı finalin Tom De Mul(Sevilla), Moussa Dembele (AZ Alkmar), Thomas Vermaelen (Ajax), Vincent Kompany (Hamburg), Jan Vertonghen (Ajax) gibi Avrupa'nın önemli takımlarında forma giyen oyunculara sahip olan bu kadroya hem birlikte oynama tecrübesi hem de daha fazla güven kazandırmış olabileceği gerçeğini bir tarafa kaydetmek gerekiyor. 1998 Dünya Kupası Elemleri'nde ve 2000 Avrupa Şampiyonası Grupları'nda oynadığımız Belçika'dan en büyük farkları çok daha dinamik ve genç bir takım olmaları. Örneğin, 2000 Avrpa Şampiyonası'nda oynadığımız Belçika takımının 25 yaş altı tek oyuncusu Emile Empenza'ydı (22) ve o takımın 11'inde 30 yaş ve üstünde Nillis, Wilmots, Verheyen gibi tam 7 oyuncu vardı ve takımın yaş ortalması 29.6 idi. Bugün oynayan takıma baktığımızda, dün oynanan Estonya maçında 24.1'lik yaş ortalmasına sahip ve sahada 30 yaş ve üstü 3 oyuncu barındıran bir takımın karşımızda olduğunu görüyoruz. Pekin Olimpiyatlarında forma giyen oyunculardan 5'i dün gece Esonya maçında sahadaydı. Yine Estonya maçını dikkate aldığımızda 4-4-2 dizilişinde orta sahadaki 4 lünün yaş ortalamasının 20.25 olduğu görülüyor ki bu da orta saha dinamizminin bir göstergesi olarak dikkati çekiyor, diğer taraftan da bu gençlik ve dinamizmin tecrübesizliği de barındırdığını söylemek gerekiyor. Ermenistan maçında ilk 11 oynayan 26.25 lik yaş ortalaması ile Arda- emre-Tuncay-Marco dörtlüsünün çok daha ağır bastığını da belirtmek gerekiyor.

Orta sahada en önemli oyuncuları 2006-2007 sezonunda Belçika'nın en değerli oyuncusu seçilen, Estonya maçında da bir gol atan ve S. Liege forması giyen Steven Defour olarak dikkati çekiyor. En büyük Gol silahları takımın tecrübeli oyuncusu Wesley Sonck. Sonck, Estonya maçında 2 gol atarak takımının galibiyetinde büyük katkı sağladı. Ayrıca Pekin Olimpiyatlarında 3 gol atarak takımının yarı final oynamasınında büyük katkısı olan Dembele ile 2 gol atan Mirallas da takımın önemli gol silahları. Bu hareketli oyuncuları savunurken Servet ve Gökhan'ın dikkatli olmaları gerekiyor, özellikle de savunmadan top çıkarırken.

Teknik direktör René Vandereycken 2006 yılından beri takımının başında. Başarılı sayılabilecek bir kariyeri olmayan teknik adam Belçika Milli takımı'nı kendisi için önemli bir fırsat olarak görüyor ve oluşturmuş olduğu bu genç kadro ile 2008 Avrupa Şamp. gruplarından sonra 2010 için daha tecrübeli hale geldiklerini belirtiyor.

Sonuç olarak; gençleşen ve değişen, yarı final oynadıkları Pekin Olimpiyatları sonrası 2010 Elemeleri'ne 3 puanlık başlangıç yaparak moral kazanan bir Belçika takımı olacak Çaşamba günü karşımızda. Gerek futbolcu gerekse de teknik adam kalitesi ve tecrübesi olarak daha önde olduğumuz Belçika maçında sonucu Belçika'dan ziyade Milli Takımımızın oynayacağı oyun belirleyecek. Defansta hata yapmaz ve orta sahada rakibin dinamizmine iyi karşılık verebilir isek maç umduğumuzdan daha kolay geçecektir, ama rakibin son zamanlardaki gelişimini dikkate almadan oynarsak karşı taraftaki dinamizm başımızı ağrıtabilir. Yani, limit biziz!

Ermenistan - Türkiye

Her haliyle bir 90 dakikadan çok daha fazla anlam barındıran bir maçtı. Öncelikle 2008 Avrupa Şampiyonası öncesi ve hatta şampiyona sırasında bile ideal 11'ini oluşturamamış bir takım için ilk 11 de oynaması düşünülen 9-10 oyuncuyu maç öncesi sayabilmek ve onlar sahada görebilmek önemli bir gelişme. Buna ek olarak takımın edindiği tecrübe ile o kendine güvenli oyununun her haliyle sahaya yansıyor olması da gözle görülen bir artı. Çok üretken değildik hatta ilk yarıda ciddi organizasyon sıkıntısı yaşadık ama geçmiş 1 yıllık süre içerisinde bu stadda Polonya, Portekiz, Sırbistan, Finlandiya gibi takımlara yenilmemiş, toplamda bu 4 takımdan 1 gol yemiş bir takımdan üstelik onlar için belki de tarihi bir hesaplaşma motivasyonu taşıyan bir maçta genel oyun mantığı ve sonuç açısından bakıldığında 2008 elem gruplarına göre çok yol katettiğimiz kesin. Şunu da kabul etmek gerekiyor 2008 öncesi geçmişi başarılı olsa da sorgulanan bir Terim & ekibi ile 2008'deki başarının ardından daha rahat bir ortam bulacak olan Terim&ekibi 'nin bu takıma olan katkısı çok daha farklı olacaktır. Çok uzağa gitmeye gerek yok deplasmandaki Malta ve Moldova maçlarında yaşadığımız sıkıntıları ve aldığımız sonuçları incelemek bile oldukça geniş bir perspektif sunacaktır bizlere. Bu maç sıkıntılı ve zor maçları rahat ve "büyük takım" mantığı ile oynayabilme adına kazandığımız artıları sunmuştur bizlere.
Tabiki tüm grup için konuşmak için erken bekleyip en azından 4-5 maçlık süreci görmek lazım ama gelecek adına ciddi iyi işaretlerin görüldüğünü de inkar etmemek gerekiyor.