Dünya Kupası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünya Kupası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2010

DK 2010: Final Maçı İspanya İzlenimleri

Yarı finaldeki Almanya maçından sonra hafta sonu Barcelona'da maçı izleme ihtimalimden dolayı İspanya'nın finale çıkmasının beni gayet memnun ettiğini yazmıştım. Cuma günü Barcelona'ya gidişim sonrası bir yandan şehri gezerken bir yandan da Pazar akşamı oynanacak finali büyük bir güruh içerisinde izleyecek olmanın heyecanını içten içe yaşıyordum.

Cumartesi günü yaklaşık 35 yıldan beri ilk defa yapılan meydanları dolduran binlerce insanın katıldığı  Katalanların bir yasaya karşı beraberce tepkilerini gösterdikleri gösteride bulunma şansım oldu. Sloganlar, müzik iç içe bir festival havasında gayet güzel bir gösteride sıkça "We are a nation; Catalunya is not Spain" yani "Biz bir ulusuz; Katalunya, İspanya değildir" cümleleri duyuldu kalabalıktan. Balkonlarda asılı duran İspanyol bayrakları görüldüğü zaman hep bir ağızdan yuhalandı.

Bir gün sonra bu defa Barcelona sokaklarında final heyecanını belki de Madrid'de olduğu kadar olmasa da hissedebiliyordunuz. Maç saati yaklaştıkça metroda İspanya bayrakları, formalarını almış tezahurat yapan kalabalıkları görmeye başladık. Açıkçası bolca meydanı bulunan geniş şehir Barcelona'da maçı tam olarak nerede izleyeceğime karar verememiştim ama metrodaki büyük kalabalığın arkasına takılmak en güzeli gibi geldi ve çıkışta binlerce insanla dolu "Plaza de Espanya" meydanını görünce doğru seimi yaptığımı anladım ama beni büyük bir sürpriz bekliyordu, çünkü fotoğraf makinasının şarjı bitmişti. Böylesine bir anı fotoğraflayamamak büyük işkenceydi ama yapacak bir şey de yoktu.

2 dev ekran kurulmuş meydanda arka taraflarda alsam da yerimi rahatça görebiliyordum maçı ve tezahuratlar arasında maç başladı. Arada turunculu Hollandalı güzellerde meydanın havasını değiştiriyordu. Ayakta beklemenin yorgunluğu ile 5-10 dakikalık kısa molalarla maça ara verdim.

90 dakika sonunda edindiğim izlenim hakemin gayet kötü olduğu, Hollanda'nın İspanya orta sahasını sertlik ile yıldırmaya çalıştığı ve İspanyollar'ın o bilindik oyunları ile en iyi yaptıkları pas oyununu sergilemeye çalıştıklarıydı. Daha net pozisyonları yakalayan taraf ise Hollanda idi özellikle Roben'in karşı karşıya kaçırdığı gol maçın kader anıydı.

Uzatma dakikaları ile Torres tezahuratları iyice yükselmeye başladı, 2. uzatmalarda oyuna girişi meydanı iyice canlandırdı veeeee 116. dakikada Iniesta'nın golü ile sabaha kadar sürecek eğlence başladı. Maç sonrası meydandaki insanların hali gerçekten görülmeye değerdi. Sabahın ilk ışıklarına kadar tüm Barcelona çılgınlar gibi kutladı.. Katalanların memleketinde İspanyol bayraklarının dalgalanışı da ilginçti hani ama Barcelona ve Katalan orijinli futbolcuların çokluğu ve golün de yine bir Katalan'dan gelişi belki de bu kupayı Katalanlar için de kutlanabilir kılıyordu.

Bir gün önce Katalunya bayrakları ile dolu meydanlarda şimdi İspanya bayrakları dalgalanıyordu, hayat bu kadar ilginç işte...

Sabaha kadar süren eğlenceler sonrası ilk işim gidip gazete almak oldu. Manşette kupa'nın havaya kalkışı, Iniesta ve Casillas'ın sevgilisini öptüğü an vardı. Iniesta'nın golü an be ana geçen sezon yarı finalde Chelsea'ye attığı gol ile kıyaslanıyordu. Howard'ın yönetiminden İspanyollar da memnun değillerdi ama kupanın alınışı sonrası bunun pek de önemi yoktu.

AS gazetesi 2006 yılında Casillas'ın vermiş olduğu röportajla "Bu jenerasyon iyi işler yapacak, 2010'da dünya şampiyonu olacağız" sözlerini de Kaptan 4 yıl önce söylemişti diyerek ön plana çıkarıyordu.

Maç sonrası konuştuğum İspanyol almayan kişi de İspanya'nın maçı hakettiği konusunda hemfikirdir nedense Hollanda ve futboluna karşı pek sempati beslenmiyordu. Ben de İspanya'nın kupaya kötü başlamasına rağmen zamanla artan formu ile kupayı hakettiğini düşünüyorum ama bu formun artışında kesinlikle sakatlıklar ile boğuşan Iniesta'nın gün geçtikçe kendisini buluşunun etkisi çok ama çok fazla. Fabregas'ın da Xavi-Iniesta orta sahası ile sanki 40 yıldır beraber oynuyorlarmışçasına Alonso'ya oranla daha iyi anlaştığını söylemek gerek.

Del Bosque'nin de formsuz Torres'den vazgeçişi, Pedro ile orta sahayı daha kalabalık tutarak Villa'yı uç tarafta kullanması da İspanyolların daha etkili futbol oynamasında bence etkiliydi.

Bir kupayı daha geride bıraktık, Güney Afrika'da olamamanın benim için 2 kötü yanı var. Türkiye maçlarının izlenme ihtimalinin artması açısından aynı saat diliminde bulunulan ülkelerde yer alamamak kötü aslında. Brezilya'nın saat olarak geride oluşu tıpkı 94 de olduğu gibi uykusuz geceler demek. Tabiki bu geceleri yaşamak için orada olmak lazım.

08 Temmuz 2010

Dünya Kupası 2010: Boğalar Finalde - Almanya 0:1 İspanya













93 dakika boyunca  "Barcelona'da gayet kalabalık bir meydana İspanya'nın final maçını izleyebilme ihtimalini sevdim" ifadesi ile uyumlu bir şekilde izledim maçı. Pazar günü böyle bir imkana sahip olabilecekken Almanya'yı desteklemek çok da mantıklı olmazdı, o nedenle gayet mutluyum İspanya'yı finalde gördüğüm için.

Maç öncesi İspanya'nın istikrarsız futbolu ve Almanya'nın gerek İngiltere gerekse de Arjantin maçlarında aldığı farklı skorlar Panzerleri daha favori kılıyordu kağıt üstünde ama her iki maçta da karşılarında buldukları yumuşak ve ağır orta sahalar yerine bu defa tam ters kıvamda ve adamı pas manyağına çeviren mantaliteyi karşılarında bulacakları için ne yapacaklarını kestirmek o kadar da kolay değildi. Almanya orta sahası basan, oyunu 2 yönlü oynayabilen oyunculardan kuruluydu ve bu özelliklerini de pas futbolu yerine hızlı şekilde hücuma çıkma olarak sahaya yansıtıyorlardı. Bu açıdan bakınca topu sahanın her yerinde sanatkar edasıyla gezdirmeyi seven İspanyollar karşısında da uygulayacakları taktik:  takım olarak topu gerisinde durarak boş alan bırakmama, rakibe basarak topu rahat kullanmalarını önleme ve top kapıldığı zaman da hızlı şekilde hücuma çıkmak.

Bu 3 temel mantalitenin hangisini yapabildiklerine gelince öncelikle maçın bazı dönemlerinde hücuma hızlı çıkışlar yapıp 2-3 pozisyon bulsalarda takımdaki Barcelona egemenliği ile birlikte iyice içselleştirilmiş olan top rakibe geçince baskı uygulama sayesinde Almanya'nın hücuma çıkmaya fırsat bulamadan fazlaca top kaybı yaptığını gördük. Topu gerisine takım halinde geçme ve rakibe basarak top kullandırmama açısından da gayet iyi olduklarını söylemek mümkün.

Almanya'nın Müller'in yokluğunu Trachowski ile doldurma planının ise hiç işlemediği de ortada. Zaten bu tercihin Hamburglu oyuncunun oyun içi alışkanlıkları da göz önüne alındığında çok da mantıklı olmadığını söylemek mümkün. Hücumdaki etkisizliği Capdevilla'nın turnuva boyunca olmadığı kadar ileride görünmesine yol açtı. Sağ tarafta Ramos'un çıkışları alışıldık olmasına rağmen sol taraftaki bu görüntüde Müller'in yeriin doldurulamamasının da etkisi bir hayli fazla. Daha çok ortada oynayan bir oyuncunun böyle bir maçta çizgide vereceği verimin barındıracağı soru işaretlerini ön görmek gerekirdi ama oraya kim konabilirdi diye sorulduğunda da çok net cevap vermek de mümkün görünmüyor, belki Kroos olabilirdi ilk tercih.

İspanya tarafında köklü bir değişiklik göze çarpıyordu, aslında bu Del Bosque'nin daha oyuna başlarken yaptığı iyi bir hamle olarak da görülebilir. İleri uçta turnuva başından beri sırıtan Torres'in yerine Villa'yı çekip orta sahayı kuvvetlendirmek için Pedro'nun enerjisinden yararlanmak oldukça mantıklı bir düşünceydi. Bu dizilişle defans ve kalecinin önündeki 6'lının 5'i Barçalıydı ve oyun yapısı göz önüne alındığında Villa'nın da yeni bir transfer olmasına rağmen bu yapıya çok rahat ayak uydurabileceği zaten aşikardı. Bu 5 adama Alonso'da katılınca ve turnuva genelindeki vasat altı futbolun biraz üstüne çıkınca muazzam bir pas trafiği oluşuverdi hemen. Almanya'nın oyunu geride kabullenişi de bu trafikte ve oyunu rakip alana yıkmada oldukça etkiliydi ama İspanya'nın bu maça gayet iyi motive olduğu ortadaydı.

Maçın 2. yarısında golden önceki 10-15 dakikalık dilimde defansında ileri çıkışı ile mesafeyi daraltışları ve Almanya'yı kendi yarı sahasına hapsetmeleri, sağlı sollu atak girişimleri bir yarı final maçı için oldukça etkileyiciydi.

Turnuva öncesindeki 2 ay boyunca sakatlıklar ile boğuşan Iniesta'nın geçen maçtan itibaren turnuvaya ısınmış görüntüsü bu maç öncesi İspanya'nın şansını arttıran ana faktördü benim için ki maç genelinde de gayet iyi bir performans koydu ortaya.

İlk yarıda sağ taraftan yüklenmeye çalışan Ramos'un koşu yollarını tıkamayı başaran Boateng'in oyundan alınışı sonrası sol kanadı daha iyi kullanmaya başladı İspanya. Löw'ün bu tercihini yadırgadım ama Jansen'in daha ağır basan hücumcu özelliklerinden yararlanmak istediğini düşünüyorum, bunda kısmen de olsa başarılı oldu. İspanya golü öncesi Kroos'un kaçırdığı gol Jansen ile başlayıp, Podolski ile sağ tarafa doğru uzanmıştı.

İlk golü bulan tarafın maçı alma ihtimali oldukça fazlaydı. Almanya'nın ilk golü bulması halinde önceki 2 maçta olduğu gibi farkı arttırma ihtimali öne geçtiği maçlarda farkı arttırmakta zorlanan İspanya'dan daha fazlaydı. Buna rağmen özellikle Pedro'nun hayatının bencilliğini yaptığı pozisyon belki de kupaya mal olabilirdi. Yan taraftaki Torres'e "al da at" demek varken golü atmaya çalışmak üstelik hala karşında rakip varken bunu denemek tam sopalık bir hareketti. Muhtemelen bu sezon tüm kulvarlarda gol atarak önemli başarıya imza attıktan sonra Dünya Kupası'nda da gol atarak kulvar zenginleştirmesi yapmak istedi ama böylesine bir maç için fazlasıyla gereksizdi. Del Bosque'de oyundan alarak gerekli mesajı vermiş oldu zaten.

Şimdi finalde tarihinin belki de en iyi kadrosuyla 2 kez final oynayıp evine kupasız dönen Hollanda ile ilk kez final heyecanı yaşayan İspanya karşılaşacak. İspanya için Almanya maçı kadar kolay geçmeyeceği kesin, çünkü karşı tarafta daha tecrübeli bir takım var. Defansif bütünlüğü oldukça iyi ve hücumda da ne yapacağını kestirmek zor formda Sjneider, Robben gibi adamlar Van Persie gibi bir tehlike var. Uruguay maçında zaman zaman oyunun kontrolünü rakibine kaptıran Hollanda, Almanya'nın yaptığı gibi oyunu geride kabullenip hızlı adamları ile hücuma çıkmaya çalışacak, İspanya ise topa hükmeden yapısı ile rakip alanda daha fazla görünen ekip olacak. Tek maçlar üzerinden özellikle de kupaya uzanma motivasyonu var iken sonucu kestirmek zor ama benim gönlümden geçen takım İspanya.

04 Temmuz 2010

Dünya Kupası 2010 İspanya 1:0 Paraguay













Maçın bu kadar zorlu geçeceğini pek çokları gibi ben de tahmin etmemiştim. Paraguay için umudun  uzun süre gol yememek ile eş değer olduğunu ve bu sayede direncin artarak İspanya için tehlike olluşturabileceğini maç öncesi yazmıştık. Ayrıca İspanya'nın son Portekiz maçının 2. yarısındaki futbolun ne kadar sürdürülür olduğunu göstermesi açısından da önemliydi sahadaki performans.

İlk dakikalarda sahada görülen Şili maçının bir benzerini yaşayacağımızı gösteriyordu.  Paraguay rakibi önde karşılayan ve orta saha presi üzerine kurmuş olduğu düzeni ile İspanyollarıo fazlasıyla etkisiz hale getirdi. Tabiki burada Del Bosque'nin takımının da organize olamayışı etkiliydi. Turnuvanın genelinin aksine Torres- Villa ikilisi birbirine yakın ve merkezde başladılar oyuna, sonra Villa yavaş yavaş sol tarafa dönse de pek etkili olamadı. İleri uçtaki dengesizlikte Paraguay'ın iyi alan kapatması kadar Torres'in hazır olmayışının da etkisi büyük. Sezonun büyük kısmını sakat geçirmiş ve turnuva başlamadan belirli süre önce antremanlara başlamış, maç kondisyonu eksik bir oyuncunun da bu performansı sürpriz olmamalı. Kalitesi su götürmez gerçek ama İspanya'nın oyununu bozduğu da ortada.

Burada Del Bosque'nin belki de turnuvanın en şanslı teknik admaı olduğu söylemek abartı olmayacak. Sahadaki 11'in zenginliği ortada iken kulübeye döndüğünüzde elinzideki seçeneklerin fazlalığı ve kalitei üst düzeyde. Mata, Pedro, Fabregas, Silva, Llorente, Navas, Marcena, daha ne istenebilir ki... Bu kadro içerisinde en fazla yadırgadığım da Silva'nın bu kadar dışarıda bırakılışı. 2008'deki şampiyonda Villa ile beraber tartışmasız takımın en iyi ismiydi ama burada pek de şans verilmiyor kendisine. Örneğin Torres'in etkisizliğinde Villa'nun uca kaydırılıp Silva'nın sol tarafa atılması pekala düşünülebilir.

Fabregas ve Pedro'nun oyuna girişi dün akşam düğümü çözen hamleler oldu. Alonso'nun çok daha erken alınması daha da faydalı olabilirdi ama uzun zaman bekledi Del Bosque. Xavi-Iniesta 2'lisi ne yakın ve bir o kadar da onlarla uyumlu futbolu İspanya'ya gayet olumlu yansıdı.Golden önce Pedro'nun sızışı ve Inıesta'nın onu görüüşü de Barça zamanalrındna kazanılan alışkanlıkların yansıması. Burada Pedro'nun golü atmaıs daha çık olurdu, bu sezon katıldığı bütün kupalarda gol atarak CV'sine bir güzel bir satır daha eklemiş olurdu. Kayıtlar da yer almasa da ben golün yarısını ona yazdım bile.













Paraguay maçı Cardozo'nun penaltıyı kaçırdığı an kaybetti. Bu hem takımı hem de Cardozo'yu etkilidi. Moral olarak sıfırlanmış genç oyuncunun oyunda tutuluşu ve ardından Valdes gibi hareketli ve defansı oldukça zorlamış bir ismin çıkarılması ve benzer yapıda isme dönülmesi strateji olarak büyük hataydı. Eğer o penlatı gol olmuş olsa kazanacakları moral ve direnç ile İspanya'nın dönüş biletlerinin hazı olma ihtimali oldukça fazla idi ama dün Gana'nın yaşadığına benzer bir sendromu onlar yaşayıverdiler. İlk yarıda atılan gollerinin ofysayt diye iptal edilmesi de ayrıca bir kayıp olarak yazılmalı. Daha yardımcı hakemin yüzü gösterilirken "yüzdeki endişe, güzel şeyler söylemiyor" dedim yanımdaki arkadasıma ve o endişenin sebebinin kafadaki karışıklık ve dolayısı ile yanlış karar olduğunu pozisyonun tekrarında ne olara gördük. Furbolun içerisinde hatalar var, olacak da ama maçın skoruna etki edecek cinsten olunca iştahı biraz da olsa kaçırmıyor değil hani...

Hakem konusunda 1-2 satır daha karalamak istiyorum. İlk penaltı %100 doğru, sarı kart gayet yerinde ama 2. penaltı pozisyonunu vermişken enden kırmızı kart verilmez diye de sormak gerekiyor. Bunun tek sebebi var: "Hakemin kendi vicadnında maçı denegelemek istemesi", çünü verdiği penaltından emin değil ve durumu biraz da idare ediyor. Normal şartlar o pozisyon için bariz gol şansını uygulamaktan başka seçenek yok ama... Penaltı tekrarına diyecek bir şey yok ama Cardozo'nun penaltısında da vuruş öncesi yanıbaşında 2 İspanyol'un olduğu ortada, oysa Xabi'nin penaltısında ceza sahasına değil yayın içerisine gimiş bir güruh görüyoruz. O 5 dakika içerisinde yaşananlar tamamiyle orta hakemin de iç hesaplaşmalarının yansıması.

Maç sonunda Cardozo'nun göze yaşları ve hem kendi takım arkadaşları hem de İspanyol oyuncualrın teselli faaaliyetleri finali güzelleştiren etkenlerdi. Tariihnizn en büyük başarısını daha da ötelere taşıyamamanın sebebini ayaklarınızda bulmak içi acıtıcı elbet ama yapacak pek de bir  şey yok. En azından yaşı genç ve son dünya kupasına bu şekilde veda etmediği için sevnmeli genç oyuncu.

Almanya-İspanya maçı yorumu için bu maçı görmek, İspanya'nın istikrarını sorgulamak lazım değmiştim. Dün akşam özellikle ilk yarıda yaşananlar ve İspanya'nın golü yerse panik içine düşme potansiyeli yarı finalde Almanya'yı öne çıkarıyor. Hem bireysel hem takım organizasyonundaki disiplin 2 yıl öncesinin rövanşında Almanları taşıyabilir finale. Aslında İspanya'nın finali görmesi benim de işime gelir, pazar günü Barcelona'da bir meydanda finali izleme şansımın da yok olmasını istemiyorum.

03 Temmuz 2010

Dünya Kupası 2010 - Arjantin 0:4 Almanya













Bu maçın ardından Lineeker'in klasik lafını kullananlar olacak, 90 dakikanın sonucunda hep Almanya'nın galip geldiği bir oyun olarak tanımlayacaklar futbolu ama bu tablonun gerçekleşeceği gün gibi aşikardı. Arjantin için en büyük engelin Maradona olduğunu belirtmiştik zaten. 23 kişilik kadroyu oluştururken yapmış olduğu hatalar hem oyuna müdahale etmede elini zayıf bıraktı hem de taktik zenginlik oluşturmada çaresiz duruma düştü. Tek umudu Tevez-Messi-Higuain 3'lüsnün bireysel çabalarına kalmış bir takım haline getirmiş oldu tüm bu yaptıkları ile Arjantin'i.

Löw'ün Arjantin'in defansif zayıflıklarını çok iyi analiz edeceği kesindi özellikle de rakibin sağ tarafındaki defoyu çok iyi görnüş, 2. yarı maden gibi işlediler o bölgeyi. Zanetti'nin ilaç gibi geleceği yerde yapılan yanlış tercih çeyrek finalde Maradona'nın ayağına dolanıverdi. Löw bireysel yetenekleri etkisiz hale getirmenin en büyük yolunun takım halinde topun gerisine geçip zaman zaman 2'li 3'lü sıkıştırmalar ile topu kazanma çabası olduğunun farkında olacak ki 90 dakika kusursuz uyguladılar takım olarak bunu. Böylece hem boş alan bırakmamış hem de topla oynamayı seven rakip oyuncuları yormuş oldular. 2. golden sonra zaten fizik olarak yıpranmış takıma mental olarak darbeyi de vurunca 4'e kadar rahatlıkla ulaştılar.

Müller-Klose ikilisi ileri geri o kadar çok ççalıştılar ki izlerken bile yoruldum. Klose tercihini turnuva başında yadırgasam da zamanla haklı çıkan Löw oldu, hırsı ve çalışkanlığı ile 1 numaralı tercih yapılmasının ne kadar doğru olmduğunu belgeler nitelikteydi. Mesut ilk yarı saklansa da 2. yarı piyasaya çıkıp tüm hünerlerini sergiledi, 4. goldeki pas harikaydı, sahaneyi bu şekilde kapatmak en güzeliydi. Schweinsteiger'in oyunun 2 yönünü oynama anlamında ortaya koydukları bir orta saha oyuncusunun neler yapabilmesi gerektiği konusunda ders verir nitelikteydi. Hepsi bir yana Lahm'ın bir kaptan olarak saha içerisindeki sakin ve akıllı duruşu gerçekten çok etkileyici.

Arjantin tarafında oyuncu bazında söylenecek pek bir şey yok. 2009-2010 sezonunda Avrupa'da fırtına gibi esen Milito gibi bir oyuncunun trustik gezi niyetiyle Afrika'ya gidişini hep beraber izledik. Milito'nun hali ortada iken Palermo'nun turnuvaya gidişi ve Cambiaso, Zanettti gibi Inter'de bu sezon harikalar yaratmış iki adamın dışarıda seyirci olarak kalmaları her şeyi özetliyor. Maradona büyük oyucuydu ama asla büyük hoca olamayacak. Daha ilk göreve geldiği gün bugün olacakları yazmıştım aslında. Yönetim, liderlik çok farklı bir olgu ve Maradona'nın kişiliği, hayatı göz önüne alındığında teknik adam sıfatıyla bunu yapması çok da kolay değildi, netice ortada.

Aslında bu tablo üzüyor beni. Futbol kahramanlarımızın teknik adam olarak bu duruma düşmeleri,
 imajlarını biraz da olsa törpülemeleri pek şık olmuyor ama yapacak bir şey yok.

Müller'in kaybedilişi Almanya'yı yarı finalde nasıl etkileyecek, yeri nasıl doldurulacak hep beraber göreceğiz. Öylesine ilginç bir oyuncu ki çok dağınık görünüyor ama maçı koparan isim oluveriyor bir anda. İlk gol ve ardından Podolski'yi  gol pası öncesinde pozisyona sokuşu, hepsi mükemmeldi. Bakalım eksikliğinde Löw neler sunacak futbolseverlere...

Şimdi, rakibi bekleme vakti. Paraguay'da diğer Amerika takımları gibi göze hoş gelen bir oyunla çıktı karşımıza ama İspanya karşısında çok da şanları yok. Maçı ne kadar uzun süre gol yemeden götürebilirlerse şanları o kadar fazla olacaktır. İspanya'nın Portekiz maçının 2. yarısındaki futbolu turnuvanın geleceği açısından umut vericiydi. Bunun ne kadar kalıcı bir rüzgar olduğunu görme açısından da önemli bir maç Ancak bu performasnı gördükten sonra Almanya ile yapılacak yarı final maçı için yorum yapılabilir.

27 Haziran 2010

Dünya Kupası 2010 2. Tur Gün # 2













 Almanya da Arjantin de favori olsa da böylesine üst düzey turnuvada kritik maçlara kırılma anlarında hakemlerin yaptığı bariz hataların damga vurması bir futbolseverin iştahını kaçıracak cinstendi. İlk maçta yardımcı hakemin tarihle hesaplaşması vardı adeta. 1966'da İngiltere'nin çizgideki tartışmalı pozisyonuna çıkan ve teknolojinin "gol değil" diyerek son noktayı koyduğu pozisyonun dengelenişini izledik hep beraber. Lampard'ın gol diyerek tribünlere koştuğu pozisyonun çizgiyi bariz şekilde geçmesine rağmen yardımcı hakem tarafından görülmemesi maçın dengesini alt üst etti. Sahadaki görüntü Almanlar'ın çeyrek finale yakınlığını belgelese de böyle hatalar olmamalı.

Diğer tarafta da bariz ofsaytın yine bir yardımcı hakem hatası ile es geçilişi ve Meksika'nın darmadağın oluşu. O anda hakemlerin poziyonu tartışması sırasında dev ekranda pozisyonun tekrarı görülse belki de video görüntüsü ile gol iptal edilmesine şahit olacaktı Dünya Futbolu ama yayıncı kuruluş Arjantin'e sağlam kıyak yaptı.

Bu maçtan sonra Mehmet Demirkol muhtemelen 5. 6. hakemlerin muhabbetini yapacak, bir çok kişi çözümü tartışacak ama basketbolda olduğu gibi hakemlerin maç içerisinde emin olmadıkları anlarda video görüntüsünden yararlanması çözümüne gidilebilir ama amatör müsabakalar da ya da televizyon yayınının olmadığı maçlarda bu uygulamayı yapmak mümkün olmadığı için çok daha geniş kapsamlı alternatifler üzerinde durulabilir.

Gelelim işin saha içi boyutuna. Eleme gruplarını silip süpüren İngiltere'nin bu kadar çeresiz duruma düşmesi çok da anlaşılır cinsten değil. Yedikleri ilk gol kalecinin degajı ile geldi ve James'in pozisyonu seyredişi ile sonlandı. Bir kaleci, forvet oyuncusu topu ayağından o kadar açtıktan sonra hala yerinde bekliyorsa o topu ağlarında görmesi gayet normal. Orta sahadaki kısırı yapı, tüm hücum gücünü Rooney'nin becerisine bırakan bir anlayış ve ağır savunma hattı da bu sonuca bir anlamda davetiye çıkardı. Almanlar çokça defans arasına sızmayı başaran anlayışları ile attıkları kadar golü de yazabilirlerdi skorboard'a.Müller, Bayern performansına kaldığı yerden devam etti ve maçın tartışmasız yıldızıydı.  İlerleyen turda en dikkat etmeleri gereken nokta ise Neuer olmalı. Dengesiz yapısı ile bir anda maçı tersine çevirebilir. Adler'in olmayışı ilerleyen turlarda "keşke" li cümlelerin sayısını arttırabilir.

Arjantin-Meksika tarafında ise Maradona'nın organizasyondan uzak takımı yine bireysel becerilerin eline bakar havada bitirdi 90 dakikayı. 6 tane forvet oyuncusu ile gelip Aguero-Milito gibi adamları kenarda oturturken Cambiaso'nun şu takımda olmayışı nasıl bir anlayışın ürünüdür anlamak kolay değil. En baştan beri yazdığı cümleyi yine tekrarlayacağım: "Arjantin'in en büyük engeli Maradona'dır." İlerlerlerse 10'a rağmen yolu katedecekler.

Meksika için üst turlara çıkma ihtimali var demiştik, kapasiteleri buraya kadar taşıdı onları. Gol yemedikçe direnç kazanabilecek bir takım olarak yanlış kararla yenilen golden sonra maçı da kafada bitirdiler zaten. Çünkü ilk golü yerlerse işlerinin zor olacağının farkındaydılar, öyle de oldu zaten.

Arjantin - Almanya maçı özellikle Maradona iyi için çok bir test maçı olacak. Defoları var ve ortada, Löw'ün bunları gayet iyi analiz edip üzerine gideceğini düşünüyorum. Takım savunması ile de yıldız oyuculara boş alan bırakmamaya çalışacaklar. Genç ve dirençli kadroları ile Arjantin karşısında takım olarak daha fazla ümit veriyorlar ama yine de karşı tarafta Messi, Tevez gibi oyucular var iken kesin konuşmak da kolay olmuyor.

18 Haziran 2010

Dünya Kupası Gün # 7










Domench'den daha fazlasını beklemek hata, bu en baştan belliydi. Teknik adamın ruhsuzluğu takıma futbol kısırlığı olarak yansımış, takım pozisyon bulmakta inanılmaz sıkıntı çekiyor. Kadroya bakınca kenardan gelip oyunu koparacak isim görmekte de zorlanıyorsunuz. El yordamı ile gelinden Afrika'da İrlandalılar'ın çok fazla ahlarını aldıklarından olacak Fransız'ların gol atması bile mucize gibi görünüyor.

Meksika için sürpriz yapabilecek takımlardan biri yorumunu yapmıştık daha önce, bu akşam iyi iş çıkardılar çabuk ve dikine oynadılar ve maçın genelinde iyi uyguladılar bu mantaliteyi. Karşılarındaki ismi büyük ama sahadaki görüntüsü vasat düzeyde olan Fransa'nın da bu iyi görüntüde kuşkusuz payı var.

İsviçre değerlendirmesinde de yazdık, teknik adam önemli. Rıdvan Dilmen %20 diyiyor ya iyi teknik adamın etkisini bazen yüzdelerle açıklamak bile kolay olmayabiliyor. Hugo Sanchez zamanındaki Meksika'yı takip edenler bilecektir, daha 1 yıl öncesi, şimdi ise Aguire'nin Atletico'daki başarılı döneminin bir benzerini Meksika'da görüyoruz. Elinin değişi ile bir şeyleri olumlu anlamda değiştiren teknik adamları çok takdir ediyorum.

Fransa'nın en büyük sorunu kenardaki ışık vermeyen teknik adam ve kadro yapısı, burası kesin. Takımı organize edecek, yanındaki adamları oynatacak ismi bulamadılar Zidane'nin ayrılışından bu yana. Bazı oyuncular vardır kendi kaderlerini yaşarlarken bir ülkenin de kaderine yön verirler, Zidane da böyle bir adamdı işte. Fransa'nın orta sahasına sadece 10'u koyun ondan sonra Ribery, Anelka gibi adamların verimin seyreyleyin.

Henry'nin elle attığı gol sonrası çokları gibi ben de Fransa'yı daha fazla ilerlemiş görmek istemiyorum, buraya gelmesi bile fazla, uzatmadan geri dönmeleri en iyisi olacak.

Meksiksa'nun G. Afrika maçında defans hattında bıraktığı boşlukların bu maç için başlarına bela olacağına dair bir öngörüde bulunmuştum ama neredeyse hiç boşluk vermediler ve blokları birbirine çok yakın tuttular. İlerideki adamlar da savunma anlamında oldukça gayretliydiler ki Santos'u uzun zamandır bu kadar ileri geri oynarken görmemiştim. Galibiyeti hak ettiler, bize de tebrik etmek düşer.

Günün diğer maçlarında Arjantin gollü tarifeye başladı. Tek golle çıkılan ilk maçın acısını bu maçta çıkarmak ister gibiydiler ki gereğin yaptılar. 1.lik kürsüsündeki yerlerini de sağlamlaştırdılar. Komşu ile yine şerbeti, balı fazlasıyla almış. Maçın adamı olacak kalecinin topun da azizliğine uğrayarak ikram ettiği gol gruptan çıkma umutlarını arttısa da son maçta Arjantin karşısında vatan millet selanik savunması yapsalar da çok işe yaramayacağını düşünüyor ve umuyorum. G.Kore'nin alacağı galibiyet ile Tangocu'lar ile 2. tura çıkması bir futbolsever olarak daha adil geliyor bana ama bu oyundaki adalet duygusunu sorgulamak lazım!

17 Haziran 2010

Dünya Kupası Gün # 4-5-6















Maçların yarısını izleyemiyorum malum iş vakti... Maçların yarısı 6 dan önce bitiyor zaten biz de geri kalanlar ve özetler ile yetinmek zorunda kalıyoruz. 3 günün bir özetini geçmek istiyorum.

İlk tur maçlarına damga vuran bir kaç nokta var: Gol kısırlığı, kaleci hataları, tatsız tussuz futbol ve tabiki vuvuzela. Dün G. Afrika-Uruguay maçı ile başlayan 2. maçlar daha zevki ve heyecanlı geçecek orası kesin, en azından ilk turdaki sıkıcı atmosferden ciddi oranda kurtulacağız.

Bu 3 günde akıllarda neler kaldı derseniz herkesin derdi İspanya'nın yenilgisi olacaktır. Borgez bloğunda gayet güzel anlatmış, Otzmar Hitzfeld'in olduğu yerde her zaman umut vardır, benim açımdan da İspanya favoriydi ama hep bu teknik adamın elemelerde kaldığı yerden devam etme ihtimalini bir köşeye yazmıştım. Dün pasif bir oyu oynamış olsalarda Hitzfeld'in mutlaka bir bildiği vardır. 2 kez Şampiyonlar Ligi ve 1 kez de son dakikada yenilen 2 golle kaybedilen final üstüne 7 Bundesliga Şampiyonluğu olan varsa gelsin yorum yapsın ama tablo ortada. Bazı teknik adamlar vardır elinin bir takıma değdiğini anlarsınız,İsviçre'de bu durumda şu an. Gruptan çıkmaları da gayet normal sonuç olur benim için.

İspanya işi zora soktu. Şili maçı artık final havasında geçmek zorunda oradan mutlak 3 puan ile çıkmak gerek. Honduras'tan çok fazla beklenti yok, orada bulunmaları bile güzel.

2. tur maçlarının ilkinde Uruguay, ev sahibine net tarifeyi uyguladı. Zaten kısır bir kadro yapısı ve oyun kurgusuna sahip olan Pareira'nın ekibinin daha iyisini yapması mümkün değildi. Vuvuzela bile  kurtaramadı onları. Bşata Forlan'ın muhteşem orta saha performansı, sonrasında da Perez'in dinamizmi yazılmalı bu maç sonrasında, en sonda da Ömer Üründül hatırına Suarez'den bahsedilmeli. İyi bir kadro ve böyle öne çıkan isimlerle başarılı olmak gayet doğal. Meksika maçını kaybetmedikleri takdirde 2. tura yelken açacaklar.

Arjantin ilk maçta yapamadığını G.Kore karşısında yaptı, Messi-Higuain fırtısınası ile 4'leyiverdiler çekik gözlüleri. Farklı mağlubiyet Yunanistan'ın şanslı Nijerya galibiyeti sonrası onlara pahalıya patlayabilir. Sahada gördüklerimize bakınca Arjantin-G.Kore ikilisinin el ele çıkması bir futbolsever olarak beni memnun eder. Yunanistan'ın artık kabak tadı veren kadrosu ve uyutan futbolunun daha fazla ilerlemesine gönlüm elvermez açıkçası.

Hollanda ilk maçta şanslı bir golle galibiyete uzandı. Oger'in kendi kalesine gönderdiği top maçın dönüm noktasıydı, sonrasında gelen 2. golün pek de önemi yok aslında, zaten film kopmuştu. Yalnız acil bir Robben takviyesi hem izleyicilere hem de Portakallara iyi gelecek, orası kesin.

Portekiz bir başka hayal kırıklığıydı ilk maçlar neticesinde. Karşındaki rakip Fildişi Sahili tamam ama Brezilya'nın da olduğu gruptan çıkmak için daha fazlası gerek. Brezilya ısınmakta zorluk çektiği maçın kilidini kaleci hatası artı şans  karışımı bir gol ile açtı, onlar da ilk maçların ruhsuzluğuna ayak uydurdular.

Tempo yavaş yavaş artacak gibi görünüyor, beklemedeyiz...

14 Haziran 2010

Dünya Kupası Gün # 3















 Beklenenden uzak vasatın altında bir futbol seviyesi ile ilerliyor kupa. Bazı maçlara bağladı umudumu yoksa tatsız tuzsuz geçecek bu yaz.  Dün oynanan toplam 3 maç üst üste konduğunda ancak adam gibi tek maç yapıyor. Cezayir-Slovenya maçı tam bir kabustu, her kupada olur böyle vasat altı takımlar katlanacağız artık. Aslında Cezayir'in Afrika Kupası'nı kazanmış bir takım olarak daha efektif olmasını bekliyordum ama tam tersi görüntüdeydiler. Rusya'ya yazık olmuş, Slovenya'ya elenip bizi kendilerinden mahrum bırakmaları olmamış, 2008'deki fırtınaya benzer bir şey sunabilirlerdi Hiddink ile.

Gana-Sırbistan maçından daha tempolu bir oyun bekliyordum. Özellikle Sırbistan'ın maçın temposunu yükselten takım olmaısnı bekliyordum ama fazlası ile tutuktular. Krasic en fazla hayal kırıklığı yaratan isimlerin başında geliyordu. En göze batan oyuncu ise kesinlikle Javanovic'di, Liverpool'a gidişi zaten kalitesini az çok belli ediyor. Standart Liege forması ile de gayet iyi iş çıkarmıştı zaten. Oyundan çıkarılışı da çok mantıklı bir hamle değildi özellikle de takım içerisindeki etkisini ve o andaki performasını düşününce. Sanırım kırmızı kart kurbanı oldu, yoksa halen Zigic oyunda olsa muhtemel değişiklik Zigic-Subotic değişikliği olacaktı.

Sırbistan'ın tempo yapamaması ve tutuk oluşunda bir çok takımı fizik olarak etkileyen deniz seviyesinden yükseklik elbette etkiliydi ama Afrika'nın bana göre en atletik 2-3 takımından biri olan Gana'nın fizik üstünlüğü de bu tablonun ortaya çıkışına katkı yaptı. Özellikle ilk yarıda iyi pres yapıp önde bastılar ve rakibi yıldırdılar, bu kadar çok efor sarfedince de son 15 dakika onlar da oyundan düştü. O aptalca yapılmış penaltı olmasa berabere biten maçlar hanesine 1 çentik daha atma ihtimalimiz oldukça fazlaydı.Asamoah, Ayew, Annan takımın en dikkat çeken adamlarıydı. Defansda Mensah oldukça toparlayıcıydı. Ayew genç yaşına rağmen 2009'daki U-20 Dünya Şampiyonası'nda "en değerli oyuncu" ünvanının boşuna almadığını gösterdi.

D grubunun diğer maçında ise gözlerimizin pası biraz da olsun silindi. Bunda Avustralya'nın gerçekten kötü futbolunun da payı var ama Almanya genç kadrosuyla gayet iyi işler çıkaracak gibi duruyor. Mesut tartışmasız gecenin yıldızıydı ve turnuvanın ilerleyen döneminde yapabileceklerine dair önemli ip uçları verdi. Futbolu zekası ile oynaması ve bunu hem toplu hem de topsuz oyunda bunu çok güzel kullanması ne büyük artısı. Almanya klasik disiplininin yanı sıra dinamik ve genç kadrosuyla da gelecek adına ümit veriyor. Avustralya ise Cahill'in direkt kırmızı kartı sonrası gruptan çıkma umutlarını sahaya gömmüş oldu. Dün akşamdki görüntüleri de fazlasıyla iç karartıcıydı zaten. Ağır savunmalarının sürekli öne çıkışı ve arkasına adam kaçırışı pek anlam verilir cinsten değildi.

Bu maçtan Galatasaray'ın alması gereken dersler de var: Neill'ın yanına konulacak adam da aranacak en önemli özellik kesinlikle seri oluşu olmalı, yoksa Marquez gibi ağır oyunculara önceliğin topun oyuna sokulması mantığı ile yaklaşırsanız başınız çok ağrır.

Dünkü maçlar sonrası C grubunda İngiltere ve A.B.D'nin büyük ihtimalle üst tura çıkacağını söyleyebiliriz. D grubunda kötü performansına rağmen Sırbistan'ın şansının olduğuna inanıyorum en azından potansiyelleri yüksek ve Almanya maçı final havasında geçecek onlar için. Bir mağlubiyet evlerine gönderebilir onları. Zira Gana'nın Avustralya'ya kaybetmesi çok zor.

13 Haziran 2010

Dünya Kupası Gün #2

















2.günde de futbol ziyafeti bekleyenlerin aradıklarını pek de buldukları söylenemez. Özellikle Arjantin maçından ciddi güzellikler bekleyenlerin çok da tatmin olabildiğini belirtmek kolay değil. Aslında maçlarında alınan zevki etkileyen en önemli etmen "vuvuzela sesleri". Seyircinin sesini hissetmeden maçın içerisine girmek gerçekteşn kolay olmuyor, FIFA yerel etmenleri ön plana çıkarmak istedi-sınırlayıcı olmak istemedi ama futbolun ruhundan çok şey kaybettiği ortada.

Messi faktörünün ağırlığı ile birçoklarının favorisi Arjantin ilk maçında beklentilerin altında kaldı. Kupa sohbetlerinde çokça belirttiğim bir düşüncem var, hala da aynı kanıdayım: "Arjantin'in en büyük engeli Maradona'dır.". Özellikle kadro seçiminde yapılan bariz hatalar var. Takım hücumcumlar ve defans yapanlar olmak üzere 2'ye bölünmüş gibi duruyor. Cambiaso'nun şu kadroda olmaması büyük kayıp, zaman ilerledikçe bunu daha net anlayaağız. Afrika'ya gelirken işi son maçlara bırakmışlar ve sorunlu bir süreç yaşamıştı Arjantin. bu turnuvada da benzer manzaralar izleyeceğiz gibi görünüyor. Messi, Tevez, Di Maria gibi süper isimlere sahip olsalar da bireysel yeteneklerin tak başına etkileri 20 yıl öncesinde kaldı, artık yeteneklerin takım ile yakaladığı uyum sonuca drekt olumlu etki yapıyor. Bu anlamda Messi'nin her anı beraber yaşadığı Barça'daki takım arkadaşları ile sahada sunduklarını kısıtlı zamanda bir araya geldiği ve farklı yapıdaki oyuncu topluluğu konumundaki Milli Takım ile hemen yakalamasını beklemek fazlasıyla haksızlık, hem kendi umutlarımıza hem de Messi'ye.

Sözün özü, yarı finale kadr ilerlemesi Arjantin için başarıdır, sonrası ise bu kadro için normal görünse de Maradona'ya ramen büyük iş başarılmış demektir.

İngiltere-ABD maçı ise 5 maçlık dilimdeki en tempolu, hareketli maçtı. Capello yönetimindeki İngiltere kupanın gizli favorileri arasında gösteriliyordu. Kadro yapıları da ilerlemeye müsait ama forvet hattında sıkıntı yaşayabilirler. Dün akşam daha maçın başında bulunan gol sonrası tam da istenilen başlandıç yapılmıştı aslında ama yıldızı yükselen ABD disiplinli oyunu ile fazlasına isim vermedi. Geçen yıl aynı dönemde Konfederasyon Kupası'nda İspanya'nın yenilmezlik serisine son verip finale kadar yükselme başarısını götermişlerdi. Gitgide üstüne koyduklarını görüyoruz, sanırım futbol işini de söktüler.

İngiltere için kalecilerin formsuzluğu 1 numaralı problem olarak duruyordu. David James'in kesik yemesi ve kalenin Green'e teslim edilmesi "muhtemel 3 puana mal olmuş mudur?" sorusu Capello'nun beynini kemiriyordur herhalde. Zira gruba bakıldığında isim olarak pek ihtişamlı durmasa da artan ivmeleri ile sorun çıkarabilecek takımların olduğunu görüyorsunuz. Buna rağmen İngiltere'nin gruptan çıkmasını bekliyorum ama 2. takım için Cezayir ve Slovenya'nın perfoemanslarını görmek lazım. Son Afrika Kupası sahibinin neler yapacağını açıkçası çok merak ediyorum.

Turnuvanın 5 maçlık periyodu içerisine en kötü izlenimi veren kuşkusuz 2004 Avrupa Şampiyonu Yunanistan. O zamanlar yakaladığı jenerasyon ile yoluna devam etmeye çalışsalar da artık o neslin miadının dolduğu ortada. Tek güçlü yanları gol yemedikçe artan takım direnciydi ama çekik gözlüler daha 7. dakikada bileti kesiverdiler. Komşunun havluyu attığını söyleyebiliriz. Bu kriz günlerinde siyasiler için de alınacak galibiyetler ilaç gibi olacaktı ama şansları yokmuş. Karşı tarafa bakınca da Hiddink sonrası her geçen gün üstüne koyan bir ekip görüyoruz. Park'ın liderliğinde gayet aklı başında, ne yaptığını bilen bir ekip çıkmış ortaya. Nijerya ile gruptan çıkmak için çekişecekler, son maç grubun finali olacak.

2. gün sonunda da ruh doymuş bir futbol izleyicisi olarak ayrılamadım ekran başından. Vuvuzela sesleri zaten konsantrasyon bırakmıyor bir de vasat futbol... Sırf futbola sevgimizden zapping olayına girmiyorum; ama benden uyarması , böyle devam ederse zappingin kralını yaparım, bu böyle biline!

12 Haziran 2010

Kısır Gece: Fransa 0:0 Uruguay

















İlk maçın değerlendirme yazısında bu maç için heyecan katsayısının yüksek olmayacağı öngörüsünde bulunmuştum. Maçın ilk 10 dakikasındaki görüntü "sanırım yanıldım" cümlelerini söyletti bana ama sonrasında geçen her dakika o dilimdeki tempoyu eritmeyi başardı. Burada Uruguay'ın defansif anlayışı ön planda tutan mantalitesi ve bunu başarı ile uygulaması da etkiliydi.

Fransa'nın sahadaki görüntüsü maçın ilk 10 dakikası dışında 2008'deki Avrupa Şampiyonası'ndan çok da farklı değildi, temel dark kadronun yaş ortalamasının yavaş yavaş aşağı çekilmesi. O zamanki sıkışan yapıdan daha iyi kurguya sahip olduklarını söylemek mümkün olsa da orta sahada bitirici tarzda bir oyuncunun eksikliğini hissettikleri gün gibi aşikar. Orta sahada Diabi-Gourcuff ikilisi aynı zamanda olgunlaşan Ribery ve Chealsea'de kariyerinin en iyi sezonlarından birini geçirmiş olan Anelka Fransa'da bir adım öne çıkan isimler kağıt üstünde ama gelin görün ki Zidane'ın 2006 yılında boşalan tahtını henüz doldurabilmiş değil Fransızlar. Yine de bu akşam ilk çeyrekteki arzu ve iştahla Govou ile girdikleri net pozizyonu bile değerlendirseler bu kısır görüntü altında bile rahat bir şekilde gruptan çıkmayı garantilediklerini söylüyor olabilirdik şimdi. 

Uruguay sıkı alan savunması ve disiplinli defansif bütünlüğü ile gol yememeyi ön plana alarak çıkmıştı sahaya. Fransa'ya karşı açık alan bırakma riskini alarak oynamak rakibin oyuncu yapısını göz önüne alınca pek de mantıklı durmuyor.İlk yarıda sağ kanadın boşluğu ve orayı hiç kullanmamaları dikkat çekiciydi. Forlan'ın Suaraz'in arkasında serbest oyuncu kıvamında ama gözler okşuyan oyununu beğendim, topu iyi kullandı takımı zaman zaman yönlendiren isim oldu. Gol kralı Suarez ise etkisizdi, Hollanda ligi yumuşaklığından çıkıp da karşında Fransız savunma sertliğine bulunca bırakın gol atmayı pozisyona bile girmekte zorlık çekiyorsunuz. Yine de oldukça gayretliydi. Perez'i beğendim, topa hakim ne yaptığını bilen görüntüsü etkileyiciydi. Fr

Güney Amerika ekibi bu maçta istediğini cebine koydu. İlk maçın berabere bitmesi aldıkları bu 1 puanı daha da değerli kıldı, 4 puan gruptan çıkmak için yeterli olacaktır. İş bir galibiyete bakar artık.

Peki 2 takım adına gelecek nasıl şekillenir? Öncelikle Fransa'nın temel problemi teknik adam mı yoksa kadro kaynaklı mı tam anlayabilmiş değilim ama cevap sanırım her ikisinin bileşimi. Dünya Kupası sonrası Blanc'ı göreceğiz Domenec'in yerinde, kimbilir belki bir çoklarının "şartlar elverseydi de Blanc'ı turnuvanın başından itibaren kenarda görebilseydik" diye akıllarından geçiyordur. Bu sıkıntılı yapı ile çok fazla ilerleyeceğini düşünmüyorum Fransa'nın, gruptan çıkacaklardır muhtemelen ama bu gol kısırlığını diğer maçlarda da yaşarlarsa çok da şaşırmam. Çeyrek final başarı bile sayılabilir mevcur şartlar altında.

Uruguay için yukarıda da yazdım, en büyük şans diğer maçın berabere bitmiş olması. Meksika bu akşamki açıkları verirse kapalı savunmalara karşı tıkanan Fransa'nın seri adamları işi psikopata bağlayabilir. Uruguay kadar etkili savunma yapmak zorundalar. Meksika'nın gruptan çıkmak için tek şansı Uruguay'ı yenmek, beraberlik bile yetmeyecektir onlara. Güney Afrika'ya 2. tur için fazla şans vermiyorum.

11 Haziran 2010

Vuvuzela Susmasın, Kupa Bitmesin!














Bir Dünya Kupası daha aylar, günler derken kapıya dayandı ve ilk maçı geride bıraktık bile hem de muhteşem Vuvuzela sesleri eşliğinde! İnsanın ruhunu dinlendiren, kulağının pasını silen, futbol maçını Cem Yılmaz'ın deyişi ile hem düşündüren hem eğlendiren bir havaya büründüren müthiş alet! Seni insanlığa  kazandıranın bayağı kulakları çınlıyordur bu turnuva sayesinde, eminim. Lafı uzatmaya gerek yok, GünEy Afrika'ya özgü tamam renkli yaşam, eğlence onlara da tamam da televizyonun sesin kısmayı bile aklımdan geçirecek kadar sahadaki futboldan uzaklaşmama neden olan şey her ne olursa karşısındayım, sen de kusura bakmayacaksın artık Vuvuzela!!! Seninle bu turnuva zor geçer...

İlk maç kardeşçe bitti, başlangıç için fena değil. Turnuva'da kendisini aşmasını beklediğim takımlardan biri Meksika idi, bu maçta da fena oynamadılar ama topu kontolünda tutma, gezdirme anlamındaki etkinliklerini  gol yollarında becerili olma anlamında kullanabildiklerini söylemek mümkün değil, sanırım en büyük eksiklikleri de bu. Rakip kaleye kadar topu ilerletmede sıkıntı yok ama bitiricilik ve pozisyona girme anlamında sıkıntı var bunu 2 oyuncu ile çok rahat aşabilirlerdi ama eldeki malzeme de bu çok fazlasını da beklememek gerek. Yine de Javier Agirre'nin iyi iş becerdiğini çok rahat söyleyebiliriz.

Güney Afrika'nın potansiyeli belli, vasat bir takım. Parreira eldekileri en iyi şekilde kullanmaya çalışmış ki bugün defansif anlamda gayet iyi iş çıkardılar. 2. yarının 30 dakikalık ilk diliminde yaptıkları alan savunması ile Meksika'yı 1-2 pozisyon dışında ceza sahası içerisine sokmadılar bile. Buldukları golde Meksika'nın başını ilerleyen maçlarda da ağrıtacak cinsten. İleride kaptırılan top ve 3 pas sonunda kalede görülen gol, daha kötüsü 1'i son dakikadaki direkten dönen top olmak üzere 2 net pozisyon daha buldular Amerika'lıların karşısında. Ev sahibi iyi mücadele etti ama dedik ya potansiyel ortada 3 puan alacakken 1 puan ile ayrılmak kötü ama hiç de kötü bir başlangıç değil.

Maçın en dikkat çeken adamı kuşkusuz Dos Santos'du. Stoch'u kaptıran Galatasaray muhtemelen Meksikalı'nın performansını yakından izlemeye başlamıştır ama işi Kupa'ya bırakılan bir oyuncunun taliplerinin artacağı da düşünülmeli. Üstelik ezeli rakibe kaptırılan oyuncuyu daha önce yakın miktarlara bitirememişken Dos Santos'u almak " bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu" kıvamına dönüştürebilir olayı.

2 takım için de fena başlangıç değil en azından risksiz bir başlangıç oldu. Şimdi oturup akşamki maçı izledikten sonra grubun kaderi üzerine daha kalıcı yorumlar yapılabilir. Fransa-Uruguay maçı daha zevkli geçmeye aday, ama Domenech'in olduğu yerde çok fazla heyecan yaşanır mı emin değilim. İrlanda'nın elenişi sonrası bu akşam Uruguay'ı kendi kıtası dışından destekleyen taraftar sayısının da bir hayli fazla olacağını söylemek de kahinlik olmaz değil mi?

06 Haziran 2010

Dünya Kupası Hiç Başlamasın!!!
















Bu kupada bir şey var kardeşim, eldeki izlenesi ve kilit adamları birer birer tribüne göndermeye başladık. Daha kupa öncesi başladı tezgah. Önce Essien ardından Becham, sonrasında Ballack'ın forma giyemeyeceği açıklandı. Kupa yaklaşırken başka ayrılık haberleri de gelmeye devam ediyor. Ferdinand, Obi Mikel, Drogba derken şimdi de Robben'in sakatlandığı haberleri düştü gündeme.

Özellikle 2006'da fazlası ile umut bağladığım Fildişi Sahili ölüm grubunda iyi işler yapmış ama tecrübe ve gücü yeterli olmamıştı. Şimdi neredeyse aynı kadro çok daha tecrübeli ve başka bir ölüm grubunda daha büyük işler yapacağa benziyorlardı ama Drogba'nın olmayışı bütü dengeleri alt üst edecek. Afrika Kupası'ndaki kötü performansı takıma da yansımış ve finale kadar gelememişlerdi. Bir oyuncunun kötü performansı takımı bu kadar etkiliyorsa o oyuncunun kilit konumunu varın siz düşünün. Robben'e gelince bu kadar muhteşem bir sezonu Dünya Kupası'nda forma giyemeden kapatırsa hem ona hem de bizim futbola susayan bünyemize çok yazık olacak. Bunların yanına Etoo'nun da takım içerisinde yaşadığı sorunları da eklersek Allah Messi'ye zeval vermesini diyorum, O'nu da kaybedersek benim başıma da bir şey gelmesin diye sanırım kupa'yı izlememeyi bile göze alacağım!