Futbolcular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbolcular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2011

İyi Futbol İyi Futbolcularla Oynanır

















     Arda Turan'ın İspanya'da yapacağı her asist, atacağı her gol Galatasaraylılar'ın kalbinde bir yara olarak duracaktır. Ani gidişi takımın şu anda olabileceği yerden daha aşağıda olmasına yer açtığı gibi, eksikliğini doldurmak da zaman alacak, üstelik varlığında bir yaratıcı oyuncu ihtityacı gün gibi aşikar iken yerine sadece Riera alınmışken.

Her neyse mevzudan sapmadan devam edelim. Harmonisi tutmuş iyi futbolcu topluluğu sadece izleyenlere değil aynı zamanda saha içerisinde bu güzel oyunun bir parçası olabilenlere de müthiş tatlar verir. Son 3 sezonda kazma ötesi futbolcular ile oynamak zorunda kalmışi kendi şımarıklığı ile zaman zaman sahada istenileni vermekten uzak kalmış bir isim olarak Arda, en son Lincoln-Baros ve Kewell  3'lüsü ile aldığı futbol zevkinin çok daha fazlasını Diego-Falcao-Reyes-Adrian gibi oyuncular ile tatmaya başladı. Zaten yeni bir kulüpte olmanın hırsı, heyecanı böyle bir hücum hattı ile bir araya gelince bu sezon sakatlanmadığı sürece Arda Turan ismini sıklıkla duyacağımızı gösteriyor.

Kişisel görüşüm Arda'nın oyunu yavaşlattığı ve yerien daha akıcı, oyunu hızlı oynayan bir kanat adamının daha faydalı olabileceği yönündeydi bu açıdan gidişi ani olsa da doldurulabilirdi belki ama süreç iyi değerlendirilemedi.

Dün 2 asist sonrası tribünlerin adını hep bir ağızdan söylüyor olması yeni bir kulüpte iken paha biçilmezdir herhalde. Saha içerisinde uzun zaman sonra ilk defa bu kadar mutlu görünüyordu. Üzeirndeki yükünün hafiflemesinin de ciddi payı var bunda elbette, kendisinin iddia ettiğinin aksine beceremediği kaptanlık görevini bertaraf etmiş olması bile başlı başına bir kazanç sayılabilir herhalde.

Rusya'da Misafir Olmak


Eğer  transferinde tekrar Fenerbahçe'ye dönmesi için bir hülle yok ise bu insan demeye bir kaç şahit yaratık Rusya'yı sadece ara bir durak olarak kullanıp İspanya ya da İngiltere simalarına çok rahat iniş yapabilir. Normalde benim "Zenci Hastalığı" olarak tanımladığım beyin ayak koordinasyonu sorunu bu adamda zerre yok. Hızlı ve bu hıza rağmen çok teknik. Attırdığı goldeki oyun görüşü ve sonrasında orta saada tek hareketle 2 kişiyi birden ekarte ederek kaleciyi pazara gönderişi tek kelimeyle nefis. Fenerbahçe için müthiş kayıp ki Aykut Kocaman'ın da en fazla O'nun gidişine üzüldüğü de yazıldı, haklıdır. 

29 Mayıs 2011

Emanuel Emenike Fenerbahçe'de...





















    2 yıl önce 300 bir Euro'ya alınan herhangi bir oyuncu  aradan geçen kısa zamanda 7 milyon euro'luk bir değere ulaşıyorsa oturup bin incelemek, üzerinde düşünmek gerekir.

Gerekli değerlendirmeyi yapmadan önce şampiyonluk yolunda Karabük-Fenerbahçe maçında forma giymemesi bu transfer ile kim ne derse desin daha manidar bir hal almıştır. Karabükspor yedek kalecisi Bülent Ataman'ın isyanını da düşününce Emenike'nin imzası soru işaretleri barındırmaktadır. Burada çıkıp da "oynayıp kötü performans gösterse daha çok şey yazılıp çizilmez miydi?" şeklinde düşünenler olacaktır ama eğer fairplay'den bahsediyorsanız oynayacağınız rakibin en etkili oyuncusunun kafasına transfer düşüncesini yerleştirmek ne kadar etik peki? Burada kötü kokular olduğu kesin, Emenike sözleşmeye değil kendi adamlığıın derecesinin altına imza atmıştır.

Peki Emenike ne yapar? Daha küçük bir bünyeden gelme, kontratağa dayalı bir oyun anlayışında başarılı olma gibi durumlara bakarak çekimser olanlar olacaktır ama ben dikkatlice izledim Emenike kapalı savumaya karşı bile oynasa rahatlıkla iş yapacaktır. Karşı karşıya pozisyonlarda %100'e varan isabet yüzdesi, rakip savunmayı yıpratışıyla bile çok avantaj sağlayacaktır Fenerbahçe'ye. O nedenle çok da bekleyelim görelim havasında değilim ben.

Niang'da Emenike'de rakip savunmayı yıpratıcı özellikte olduğu için her ikisin de birden sahada olduğu maçları özellikle Saraçoğlu'ndan görebiliriz. Şampiyonlar Ligi deplasman maçlarında çok efektif performanslar sergileyebilir pekala. Niang forvet, Emenike kanat olarka görev yapabilir mi aynı anda işte orası biraz muğlak. Olaiblir ama bir maçın belli anlarında olaiblir gibi geliyor bana, sürekli bu tür bir diziliş hakkında yorum yapmak için görmek gerek.

İşin diğer boyutu ise yukarıda bahsettiğim Fair Play ayrıntısı. Resmen Trabzonspor'un şampiyonluğuna mal olan bir sürecin parçasının sembolü olan bu transferin normal şartlarda faydalı olacağı kesinken mevcut konjonktür içerisinde ne kadar Hayırlı olacağı ise beklenip görülme derecesinde.

19 Mayıs 2011

El Turco #2


Nuri Şahin'den sonra Milli Takımımız'ın bir diğer oyuncusu daha Real Madrid forması giyecek önümüzeki sezon. 4yıllı sözleşmeye imazayı konduran Hamit'i, Marca Nuri Şahin'den sonra Madrid forması giyecek "Diğer Türk" olarak yazmış, Mesut'u Almanlar'ın arasına yazmışlar anlaşılan. Siteden de bir klip vermişler, bunlar Türkiye'yi nerede zannediyorlar bilmiyorum ama "orient" bir hava verdikleri kesin seçilen arka fon müziği ile, pek hoşuma gittiğini söyleyemem doğrusu bu seçimin.

Hamit, Bayern Münih'de düzenli olarak forma giymese de oynadığı zamanlarda her zaman katkı yapmayı bildi, özellikle geçen sezon Ribery'nin sakatlandığı dönemde katkısı tartışılmazdı. Schalke, sonrasında Bayern ve Real Madrid, çok güzel bir yol. Yine bu yolun bir Türk futbolcusuna ait oluşu ister istemez gururumuzu okşuyor.

Mourinho'nun gelecek yıla dair 2 transferinden Nuri için orta sahada top kullanma becerisini arttırma düşüncesinin yanısması demiştik, peki Hamit için tasarlanan ne olabilir? Hamit'in çok yönlü oluşundan hareket etmek gerek öncelikle. Kanatlarda oynama özelliği ilk akla gelen nokta ama Di Maria ve Ronaldo ile o bölgelerin kapatıldığını görüyoruz. Özellikle sağ tarafın yedeklenmesinde kullanılabilir, bunun dışında orta sahada kullanılması daha muhtemel geliyor bana. Alonso, Nuri ve Hamit'den 3'lü bir orta saha kurulabilir mi sorusu ister istemez akla geliyor. Sol iç Nuri, sağ iç Hamit ve ortada Alonso. Nuri'nin sol içtek oynama durumu hafif soru işareti gibi olsa da bu 3'lüyi önümüzdeki sene sahada görebiliz. Daha sağlam bir kadro değerlendirmesi için orta sahaya yapılacak dier transferleri de görmek gerek.

Tekrar hayırlı olsun Hamit Altıntop ve Türk Futbolu'na bu transfer. Her ne kadar Almanya'da alt yapısını almış olsada Türk futbolcular için gelecek hedeflerini yüksek tutma anlamında çok önemli hamleler bunlar. Bunlara ek olarak bir de Gökhan Gönül'ün yapacağı bir transfer geleceğe bakışı ve bazı önyargıları çok farklı şekilde değiştirebilir.

Johan Elmander Galatasaray'da






















Ünal Aysal, NTVSPOR'da az önce açıkladı yarın da resmi açıklama yapılacak. Sanırım ilk olarak 3 yıl önce Galatasaray'ın gündemine gelmişti, kısmet bugüneymiş ama...

Ne kadar tatmin edici orası tartışılır, soru işaretlerim var. Toulouse'da çok verimli olurken Bolton'da Fransa yıllarının gerisinde kaldı, fakat her iki ülkede oynarken de ortak özelliği toplamda 30 maçın üstünde forma giyiyor olması. Teknik ve assit özelliği olan, fiziğine göre hızlı bir isim. Cenk Tosun'a benziyor stili ama daha hızlı, aklıma Cenk'in yaptığı katkı ve etki gelince umutla da bakılası bu hamle kıvamına geliyor ama yine de bekleyip görme yanlısıyım, zaman içerisinde sağlıklı değerlendirmeler ile bu satırlarda beraber oluruz zaten.

Nuri Şahin & Real Madrid Buluşması

2 hafta önceki “Yenilsen de Yensen de” programında tartışma hafiften bu mevzuya dayanmıştı ama derinlemesine inememiştir. Porto’nun oyncu tarama ssitemi ve bu oyuncuları pazarlama becerisi üzerine “Türkiye’deki oyunculara Avrupa’daki bakış farklı yorumları gelmişti”. Çok da aynı düzlemde olmasa da Türk oyuncu eksenindne hareketle bu tür bir transfer hareketinin gerçekleşmesi gerçekten önemli ama Almanya’da alınmış bir futbol eğitiminin altını kalın çizgilerle çizerek elbette.

Mesut’un da yine Türk kökenli bir futbolu olarak Real Madrid forması giymesi bir çoklarımı heyecanlandırsa da kendisini Alman gibi hissedişi ve normal olarak Alman Milli Takımı’nı tercih etmesi bu çoşkunun şiddetini azaltıyordu. Nuri’nin transferi sonrası artık Real Madrid maçları daha farklı bir boyut kazandı.Dünya’nın en büyük kulüpelrinden birinde hatta ilk 3^te yer alanında forma giyen ilk Türk kökenli & Türk Milli Takım oyuncusu oluşu gerçekten gurur duyulacak bir olay.

17 yaşında U-17 Milli Takımı Kaptanı olarak Şili’deki turnuvada gözlerimizin pasını silmişti. Hemen ardından Fatih Terim’in itinayla üzerinde duruşu ve hoş bir tesadüfle ilk A Milli Takım golünü Almanya’ya karşı atışı iyice benimsetmişti onu bizlere. Açıkçası sonrasındaki dönem benim kurguladığımdan daha yavaş ilerledi.” 2007-2008 sezonunde Feyenord’a kiralık olarka gönderilişi b. Dortmund’da oynamasını beklerken beni hayal kırıklığına uğratmıştı. O kiralık dönem sonrasında yavaş yavaş yükselen grafiği ve bugün geldiği nokta tüm övgüleri hakettiriyor.

Peki akıllardaki asıl soruya gelelim şimdi? “Nuri, Real’de oynar mı?”. Geçen sezon da yine böyle erken transferi Di Maria transferi haberleri sızmıştı ve şu an Arjantinli’nin takım için önemi ortada. Yani bir oyuncuyu bu kadar erken transfer ediyorlar Real Madrid ve dolayısı ile Mourinho, kesinlikle belirli planların önemli bir parçası olmasını istemeleridir bunun asıl nedeni.

Real Madrid orta sahasının özellikle Barcelona maçlarıdaki top tutamayan, çaresiz hali belli ki bazı hamleler yapmaya itmiş İspanyolları ya da Portekizli’yi. Xabi Alonso’yu bir tarafa koymak gerek çünkü pas oyununa oldukça yatkın bir isim ama Khedira ya da Lass’ın oyunun 2 yönünü oynama, pas oyununda etkin olabilme anlamında eksikleri olduğu ortada. Alonso’da dahil olmak üzere bu 3’lünün skora katkılarınında Real Madrid orta sahasının olması gereken seviyenin altında olduğunu da belirtmek gerek. Bu koşullar altında Khedira’nın yerine ve Alonso’nun yanına yapılan bu hamle ile, topa daha çok hakim olma ve skora daha fazla katkı yapabilen bir orta saha kurgusu oluşturma mantalitesi var ki bence de gayet mantıklı. Bu noktada Nuri’nin şans bulacağını düşünüyorum sadece tek bir soru işaretim var, defansif sertlik anlamında hangi noktada olacağı ama onun da Mourinho ile beraber alt edilmesi olası.

Özetle, Real için belirli bir plan dahilinde yapılmış bu trasnfer sonrası umarız Nuri’yi O beyaz forma altında çokça izleme fırsatı bulabiliriz.

24 Mart 2011

Karim Benzema'nın 2011'i
















    Büyük umutlarla geldiği Real Madrid'de beklentilerin çok gerisinde geçen ilk yılın ardından Mourinho'nun gelişi de ilk aşamada beklentileri karşılamasına yetmedi. Higuain'in ileri uçtaki vazgeçilmezliği ve formu karşısında alternatif olma rolüne bile bürünemedi. Derken Arjantinli'nin sakatlanması sonrası uzun zaman kenarda beklemenin vermiş olduğu paslanmışlık ve kendine güven eksikliği ile oldukça zorlandı Fransız. Zaten Mourinho'da bu yetersizlikten ötürü Adebayor hamlesini yaptı, gelişi ile birlikte ilk maçlarda gol bile atıverdi.

Tam Benzema için karabulutlar çöküyor derken 2011 yılı ile birlikte adeta küllerinden doğuverdi Fransız. Bu yıl La Liga'da tam 9 gol atarak yalnızca 1 gol attığı ilk yarının üstüne tertemiz bir sayfa açmayı başardı.

Bu noktada Mourinho'nun da ön plana çıkarılmasa da payı olduğunu kabullenmek gerek. Oyuncularına vermiş olduğu sonsuz güven duygusu ve iletişim kurma tarzı ile daha önce bir çok oyuncunun performanslarında öncei ve sonrası ile kıyaslanmayacak derecede farklılaşma gördük. Milito bunların en bariz örneklerinden, Karim Benzema'nın da benzeri bir yoldan geçtiğini düşünüyorum. Gelinen nokta da oyuncunun kendine duyduğu ve güvenin ve bu güven duygusunu kendisine aşılanmasının ne kadar önemli olduğunu çok açık biçimde gözler önüne seriyor.

Xavi 100!

Xavi, 100. kez İspanya Milli Takım formasını sırtına geçirecek yarın akşam Çek Cumhuriyeti karşısında. , Futbolun çok ön planda olmayan gerçek yıldızlarından biri olarak sessiz sedasız 100 maç dile kolay...  Milli Takım arkadaşları ve ailesinin yer aldığı aşağıdaki reklam filminde de ufak bir 100 kutlaması yapılıyor.

10 Ocak 2011

El Classico : Mourinho & Messi

Yılın en iyi teknik direktöründe de futbolcusunda  da sürpriz yok: Mourinho ve Messi.

Gönlümden Ineista geçse de bunun bir temenniden öteye gidemeyeceğini biliyordum Arjantinli aday iken. Sürpriz yok. 2 defa üst üste kazanma başarısını gösteren Messi bakalımm bir ilki gerçekleştirip 3 kez üst üste bu onuru elde edebilecek mi?

Program sırasında Eurospor spikeri Dağhan Irak'ın Guardiola-Messi-Xavi-Iniesta sahnedeyken Mourinho ve diğer ödül alanların sahneye çağrılması üzerine "Portekizli teknik adam bu kadar Barcelonalı'nın olduğu son yerde 5 gol yemişti, sahneye çıkar mı bilmem" espirisi de süperdi.

23 Aralık 2010

Ulan Arda!















Telegol'de gördüm , "Arda'nın kaptanlığı alınabilir" yazıyordu, Erman-Ahmet 2'lisi verip veriştirme halindeydiler, tabii Erman Toroğlu daha bir gaz modunda iken Ahmet Çakar daha ılımlıydı ve program oratalamasının üstünde mantıklıydı ama çıkan ortak karar kaptanlığın alınması yönündeydi. Serhat Ulueren bağlandı, Ultraslan'ın tepki koyacağından falan bahsetti, tansiyonu arttırdı ki hedefi de buydu zaten. Abartısız 1 saate yakın süre izledim ve spor basınının düştüğü halden bir kez daha utandım.

Bu ülkede para kazanmak ne kadar da kolay. Aslında mesele bu da değil, kolay paranın böyle insanlar tarafından kazanılması.

Arda Turan- Aziz Yıldırım arasında geçen muhabbete, şan şöhret, büyük kulüpler-camialar kavramlarından sıyrılıp bakınca yaşanılanların gayet samimi bir takılma-atışmadan öteye değerlendirilmesi mümkün değil. Sempatik, hazır cevap bir genç; otoriter, çevresine hita etme noktasında egosu yüksek patron ile aynı ortama gelince diğerlerinden daha fazla ilgiyi üstüne çekeceği için takılmak için ideal insandır. Bu takılmanın seviyesini hem o gencin yarattığı imaj hem de karşıdaki bireyin tarzı belirler.

Arda espirili, güleç bir genç; çocuğumsu bir sempatikliği olduğunu da vurgulamak gerek. Aziz Yıldırım ise patron ve kendi yöneticilerine  hitap tarzı bile yeri geldi mi şaşılacak düzeye gelebilen sert bir karakter. İkilinin karşılaşmasında Arda'nın yukarıdaki karakteri ile Aziz Yıldırım'ın tarzı , ki o tarz çevredekileri pek önemsemeyen, yüksek egoyu barındırır, birleşince ortaya böyle bir muhabbet çıkması normal gibi görünüyor.

Şimdi işin içine gerçek yaşamı karıştıralım, Galatasaray Kaptanı ve Fenerbahçe Başkanı'nın karşılaşması. Nedir olayı farklı kılan peki? Bu ünvanlara sahip olmaları mı? O ortamda ne Arda Galatasaray Kaptanı ne de Yıldırım Fenerbahçe'yi temsilen bulunuyor lakin istemeseler de bulundukları camiaları temsil etme gibi bir misyonun üzerlerine yapıştığı ve her ortamda böyle görüleceği de yadsınamaz bir gerçek.

Buradaki mesele de yukarıda belirtilen karakter mevzusundan öte etiketler üzerinden tartışılıyor. Tutup da Arda'dan Erman Toroğlu'nun Fenerbahçe Başkanı ile olan hesaplaşma düşüncesinin gölgesinde akıl verdiği gibi "Ulan" ifadesine porta koymasını gider yapmasını bekleyenlere "Siz aynı cevabı o ortamda, bu kadar kısa süre içerisinde verebilir miydiniz?" sorusunu yapıştırmak lazım hemen. Orada Aziz Yıldırım'ın her ne olursa olsun o tür bir ifade kullanmamasını beklemek en doğal hak ama ben işin içinde aşağılamak, Galatasaray Kaptanı ile böyle konuşuyormuş havası vermek gibi bir durum olduğuna da kesinlikle inanmıyorum.

Kaptan denilen adamın bir duruşu, bir temsil etme gücü vardır. Girdiği ortamda insanlar üzerinde kendisine karşı nasıl davranılacağına dair uyandırdığı bir izlenim, model vardır. Burada sorgulanacak şey Arda'dan ya da Galatasaray Kaptanı'ndan beklenecek bu ağırlığı, model olma becerisini Arda'nın sergilemede ne kadar başarılı olacağıdır.

Arda iletişimi güçlü, sevilen bir karakterdir ama kaptan olmaya bunlar yeter mi? 2 yıl önce Lincoln'ün Berlin'de kaptan çıkışına Sabri ile beraber 2. kaptanlığı kendilerine yakıştıramadıklarını belirten ifadeler ile protesto ettiklerinde belli ki bu ünvaı layıkıyla taşıyacaklarını düşünmüşlerdi. Her bireyin kendi yeteneklerine dair tasarrufları vardır ama asıl olan kendinizi nasıl gördüğünüzden çok nasıl göründüğünüzdür ve gıyabınızda verilen kararlar bu görüntüye bu yansımaya göre verilir.

Burada sorgulanması gereken husus Galatasaray Kaptanlığı mevkii için seçim yapılırken bunun öngürülememesidir. Yani ortaya sunulması gereken bir model var ve bu kaptanlık modelinin çerçeveleri az çok belli. Eldeki seçenekleri de bu model ile kıyaslayarak değerlendirmek, ince eleyip sık dokumak lazım. Galatasaray Yönetimini burada yine yanlış bir karar verdiği kanısındayım geçmiş 4 yılda bir çok durumda olduğu gibi.

İnsan her daim ister, tutku hırs yaşamın içerisine serppilmiştir nitekim. Lider olmak ister, yönetmek ister, müdür olur direktörlük peşinde koşar, takımda yıldız olur, sözü geçsin pazubandı kolunda olsun ister, bunların sonu gelmez. Mesele bu istekleri hangi mantık ile değerlendirildiğidir ki Galatasaray Yönetimi "Süreç Yönetememe Sorunu" ile bu noktada yüzleşmelidir.

Arda henüz bir çocuktur ve kaptanlık için gereken özveri, bütünleştiricilik, ağırlık noktalarında hamdır, pişmemiştir. Belki de hiç pişmeyecektir. Takımın neşesi, eğlence kaynağıdır belki de öyle kalması en iyisidir ama iş farklı kararlar alabilme, örnek olma, takımı yönlendirme noktasına gelince işler tam tersine dönüverir bir anda.

Arda-Aziz Yıldırım olayında yaşanan diyalog sıradandır, içeriği samimi bir seven-sevilen muhabbetindne öte değildir ama geçmiş ile bugün birleşince ortaya çıkan sonuç Arda Turan'ın kaptan yapılmasının yanlış olduğudur. Galatasaray sevgisi şüphe götürmez bir gerçektir laki ihtiyaç duyulan sevgiden daha ötesi, bir adanmışlık duygusudur. 23 yaşında Arda karakterinde bir insan iin bence gereğinden fazla yükün omuzlara bindirilmesinden öte bir şey değildir. Bugün yaşanılanlar ya da tartışılanlar da bu olay özelinde fazlasıyla saçma ama geçmiş ile birlikte ele alındığında oldukça mesaj vericidir. Anlamak isteyene tabiki!!!

19 Aralık 2010

Kaderi Benzemesin!!!












Konya'da sahaya çıkan Galatasaray'ın en heyecan verici tarafı şüphesiz Anıl Dilaver'i ilk 11 de görmekti. Doğru sonuca aynı yoldan gitmeye çalışan diğe bir futbolcu da 5 yıl önce aynı sahada son dakika golüyle yine 1-0 lık galibiyeti getiren Aydın Yılmaz'dı. Üzerincen onca zaman geçmesine rağmen yerinde sayan Aydın'a kaderi benzememesi en büyük temennim. 66 numaralı giyiyor olmanın getireceği şans belki de Aydın'ınkin de daha farklı bir yol sunacak O'na.

Harry Kewell'a da bu maç özelinde bir parantez açmak lazım. 10 yıl önce Ali Sami Yen'de fırtına gibi esen o genç delikanlı değil belki ama değişmeyen bir şey var o günden bugüne : Sahada en iyisini yapmaya çalışmak.

Golün hazırlanışında Neill'a verdiği pasa şapka çıkarılır, saygı sunulur. Geçen sezon sonunca kalmasının çok mantıklı olmadığını söylemiştim ama Galatasaray futbol yönetimi böyle saçma transferler yapacaksa Kewell'ın her zaman yeri vardır bu takımda. Hatta 9+1'in o 1'i olmasının hiç sakıncası yok.

07 Kasım 2010

Johan Cruyff'la Kısa Kısa-1


















Kendisi ile yapılmış röportajların derlendiği, futbol hayatından kesitler sunulduğu bir kitap "Ajax-Barcelona-Cruyff , Dikkafalı Bir Maestronun ABC'si". Okumak isteyenlere, tavsiye olunur...

Johan Cruyff, Hollanda futboluna dair yapılan anketlerde tartışmasız en iyi isim, peşinden de Van Basten gelir, sonrasında gelen 4 isim ise Frank, Rijkaard, Ruud Gullit, Wim Van Hanegem, Ronald Koeman. Cruyff'u zirveye taşıyan gerçeklere ulaşmanın en iyi yolu 14'ün öncesi ve sonrasında Hollanda futbolunun yaşadığı devrimi görmek gerek. Finlandiya, Danimarka gibi takımlar ile boy ölçüşmeye çalışan İngiltere, Almanya, Arjantin, Macaristan, Brezilya gibi takımlar ile aynı kategoride yer almak Hollanda için Kaf Dağı'nın ardında bir rüyaydı. Tabiki bu rüyanın gerçekleşmesinde Rinus Michels, Ajax, Feyenord gibi faktörlerin de etkisinin de altını çizmek gerekir.

17 yaşında Ajax'da başlamış futbol hayatı Cruyff'un. Takımın başında Rinus Michels vardı. 1965-66 sezonunda henüz 19 yaşında iken şampiyonluk sevinci yaşadı ve adından söz ettirmeye başlamıştı.Cruff'un o zayıf, çelimsiz yapısı kafalarda ilk bakışta soru işareti oluştursa da sahada her zaman gereken cevabı vermeyi başarabilmiştir. Ajax alt yapısında fizik gücündeki eksik ve sağ ayağının aksine sol ayağının zayıflığı hocası Jany Van der Veen'in dikkatini çekmişti. Johan'daki yeteneğin fazlasıyla farkındaydı ve şefkatlı kolları arasına aldı onu. Cruyff'u bileklerinde ağırlıklar ile çalıştırdı, vücudunun alt tarafındaki kasları geliştirmek için sırt üstü yere yatırıp ağırlık takılı bacaklarını havaya kaldırıp yere değdirmeden indirmesi gibi aktivitler ile yavaş yavaş ama kararlı bir şekilde bu eksiklikleri giderme adına önemli yol aldırdı O'na. Efsanevi oyuncunun sonrasındaki etkileyici futbolunda her iki ayağını da aynı etki ile kullanabilmesinin etkisi oldukça fazlaydı.

Henüz 19 yaşında Hollanda Mill Takımı ile Çekoslovakya karşısında oynarken hakem tarafından oyundan atılınca taraftarlar sahaya indi ( sebebi futbolculuk hayatı boyunca çokça çekeceği rakip oyuncuların tekmelerine bu maçta dayanamayıp karşılık vermesiydi), fakat ilginç bir şekilde hakem kendisine vurduğu için kart gösterdiğini iddia etti ama görüntülerde böyle bir şey yoktu. Tam 1 yıl milli takım müsabakalarından men edildi ve Hollanda Milli Takımı'nın resmi müsabakalarda oyundan atılan ilk oyuncusu oldu.

Sürekli olarak paraya olan tutkusuyla gündeme geldi, en azından basında buna dair ciddi bir inanış vardı. Sporu ticaret haline getiriyordu, saha dışındaki bilinirliliğini kullanmak en doğal hakkıydı belki de. Kayın pederi iş adamı Coster onun için yaptırdığı araştırma Hollanda Kraliçesi'nden daha popüler olduğunu göstermişti ve futbolun henüz bilinirliliğinin az olduğu Birleşik Devletler'de bile neredeyse Frank Sinatra kadar ünlüydü. "Crooff", "Cruff" ve benzeri bir çok farklı biçimde adlandırılsa da dünyanın bir çok tarafında o bir fenomen olma yolunda sağlam adımlarla ilerliyordu. 1971'de Ajax ile sözleşme görüşmeleri yoğu tepki çekmişti, hülle yolu ile Feyenord'a ya da Hollanda dışında Barcelona, Benfica gibi kulüplere gideceği ciddi biçimde konuşuluyordu. Görümleri Coster yürütüyordu belki de en az gerçekleşmesi beklenen ihtimal gerçekleşmişti, Ajax ile 1978 sonuna kadar sözleşme imzalamıştı.

Para konusundaki eleştirilerin nedenlerinden biri de medyadan gelen röportaj taleplerine karşı para istemesiydi. Bu konuda kendisini yakından tanıyan gazeteci Frits Barend şöyle savunuyor Hollandalı'yı:

"Crufft bir megastar olmaya başladığını, bunun da kendisini spor medyası dışında yer aLan, sporla ilgili tek bir yazı yayımlamayan her türlü dergi, magazin gazetesi ve kadın dergileri için cazip bir malzeme haline getirdiğini fark ettiğinde röportajlar için para istemeye başladı. Neden? Çünkü onlarla görüşmek istemiyordu, buna zamanı yoktu ve istenen ücreti duyunca bir çok gazeteci tam da Cruyff'un istediğini yapıyorve röportajın peşini bırakıyordu. Eğer ödemeye karar verirlerse, Cruyff en azından istemeden yaptığı şey için para almış oluyordu. Eğer gerçek bir spor gazetesi, dergi yada televizyon programıyla röportaj yapmaya karar verirse hiç bir zaman para istemez ve istememiştir."

Johan Cruyff'u sahada efsaneleştiren şeyin sadece topla hızlanışı, iki ayağını da iyi kullanışı, seri ve çevik oluşu dolayısı ile rakip oyuncular için tam bir baş belası oluşu ile açıklamak mümkün elbette ama bunun arka planında futbola dair çok cilalı bir felsefenin yattığı gerçeğini gözden kaçırmamak gerekiyor. Belki de onu anlamak için öncelikle futbolda idar görüşlerine göz atmak gerekiyor.

Sınırlı olan gücünüze rağmen diğer futbolculardan daya iyi top oynayabilmenizi neye bağlıyorsunuz? Örneğin Ajax'da Garrie Mühren gibi bir oyuncunun sizin kadar başarılı olamamasını nasıl açıklıyorsunuz? İkiniz arasındaki fark nedir?


"Futbol farklı öğeleri içerir: Teknik, taktik, dayanıklılık. Benim dayanıklılığım var, taktiklerim var tekniğim ise her zaman vardı. Benden daha iyi bir tekniğe sahip olan insanlar olabilir ama asıl önemli olan taktiklerdir. Çoğu oyuncuda taktik öğesi eksiktir. Taktikleri üçe ayırabilirsiniz: Kavrayış, güven ve cesaret. Taktikler söz konusu olduğunda diğer oyuncuların hepsinden daha iyi olduğumu düşünüyorum. Kişisel taktik kavrayışını muhtemelen kimseye öğretemezsiniz Belki en fazla biraz etkiniz olur, bu çok zordur"

Arnold Mühren gibi bir oyuncuya her zaman zayıf olduğu söylenmiştir ve siz muhtemelen ondan daha zayıfsınız, bunun taktiklerle bir ilgisi var mı?

"Çok top kaybeden bir oyuncu kolaylıkla çok zayıf olmakla suçlanabilir ama çok top kaybetmek genellikle kişisel taktik kavrayışıyla ilgilidir."

Yaptığınız her şey oldukça kolay gözüküyor, ilk bakışta fazla numara yapıyor gibi görünmüyorsunuz. Bir defans oyuncusunu geçerken kullandığını taktikler belli gibi.

"Ben asla numara yapmam. Basit oynarım. Zaten olay da bundan ibaret. En zor olan basit oynamaktır. Tüm antrenörlerin en büyük sorunu bu. Basit oyun aynı zamandaen güzel olanıdır. 20 metre yeterliyken 40 metreden pas atıldığını ne kadar sıklıkla görüyorsunuz? Ya da çevrenizde 7 kişi varken ve yedisinin çevresinden atılacak basit, uzun bir pas çözüm olacakken topun dar alana sıkıştırılmasını? En basit görünen çözüm aslında en zor olanıdır."

İsveç-Hollanda maçından sonra Milli Takım antrenörü Knobel sizin Hollanda'nın Batı Almanya'daki futbolunu tanımlamanızdan oldukça etkilendiğini söylemişti. Beş dakika içerisinde çoğu oyuncunun uzun konuşmalarda açıklamadıkları şeyleri ona rahatça anlatmışsınız, hatta Ajax döneminde nasıl oyandığınız bile.


"Taktiklerle iligli fazla konuşmuyorum çünkü bunlar benim mesleki sırlarım ve bence herkes sahada tüm farklı pozisyonlarda oynayabilmeli. Ben yalnızca bunu söylemiyorum. Be temeli gerçek bilgiden almalı. Bir forvet olarak gerekli bir durumda sol bekte oynamam istenirse, bir sol bekin tüm yapabildiklerini yapabilmeliyim. Şu soruların yanıtlarını bilebilmeliyim: Mevkimi mi korumalıyım, insanların açıklarını mı kapatmalıyım, birilerini geçmeye çalışarak sorumluluk mu almalıyım ya da topu tribüne mi vurmalıyım?  Ve hücumda Ruud Krol oynuyorsa, benim belirli görevlerimi bilmesi gerekir. Topu kovalayacak mı ya da biraz geri gelse mi? İşte bu yüzden herkesin taktikle ilgili konuşmalarınız dinlemesi gerekir. Rinus Michels sağ bek ile ilgili konuşurken sol bekin uykuya dalmaya hakkı yoktur."

04 Ekim 2010

Jonathan De Guzman



















Cumartesi günü Barcelona maçında Mallorca forması altında izledim içim cız etti, aha bu adam topçu dedim. Mustafa Sarp, Ali Turan, Barış gibi adamları her hafta futbolcu diye izleyince acaba bazı melekelerimi kaybeder miyim diye düşünürken çok şükür hala adam olacak çocuğu ya da olmuşu seçebiliyoruz. Bizim De Guzman da gayet yetenekli üstelik 23 yaşında, yazın Feyenord'dan ayrılacağı haberi çıktığında " Galatasaray düşünmez mi?" diye sormuştu bir arkadaşım ama tutup da Avrupa Kupaları'nda ihraç edilen Mallorca'nın yolunu tutunca odukça da şaşırmıştım. Bu durumdaki bir kulüpten fazla para kazanacağını sanmam muhtemelen delikanlı idealist davranıp Mallorca'yı basamak olarak kullanmak istemiştir.

Neyse, Barça maçında hem mücadeleci hem de hücuma yönelik futbolunu gayet beğendim, yazın sorulan sorular geldi aklıma birden. Harbiden bu oyuncu Galatasaray'a alınamaz mıydı?

30 Ağustos 2010

Juveli'yim hatta Milanlı Üstüne de Interli















3 büyüklerde oynayabilmek övünç kaynağıdır futbolcular için, bunu başarabilenler gerine gerine anlatırlar ekranlarda. Kimi her gittiği takımın renkleri ile özdeşleşmek için popülist söylemlerle çıkar imza törenine kimisinin de ruh falan değildir umrunda olan o an orada olmasıdır yaşayacağı, normal bir şeydir aslında. İlk çırpıda Saffat Sancaklı gelir akıllara sonrasında da Sergen Yalçın'ı hatırlayıveririz. Hatta Sergen işi ilerleterek 4 büyüklerde oynayan tek oyuncu olma ünvanını ele geçirmiştir. Başlı başına önemli olaydı bu ama yalnızca ülkemizde değil tabiki. Rekabetin daha içten hissedildiği liglerde de olay olur bu değişiklikler. Bir Laudrup, Luis Enrique, Figo neler yaşamışlardır kim bilebilir ama kolay olmadığı aşikar.

İtalya semalarında da bu dolaşımın benzerlerinden biri yaşanıyor şu an 3'lü hareketin kahramanlarından biri bu kez Zlatan İbrahimovic. Ajax'tan Juventus'a uzanan yolculuğu sonrasında diğer bir dev Inter ile devam etmişti. Verilen 1 yıllık aranın ardından şimdi Milan ile Serie A'ya geri döndü İsveçli. Kolay değil 3 italyan devinde forma giymek ama bunu başaran tek oyuncu değil.

















*Roberto Baggio canlı olarak gördüğümüz, değişime tanık olduğumuz oyuncuların başında geliyor. Fiorentina'dan geldiği Juventus'da geçirilen efsane 5 yılın ardından 1 yıllık Milan macerası geliyor. Sonrasında  Bologna ile verilen arayı Inter ile geçirilen 2 yıl takip ediyor.






















* Edgar Davids ise Ada macerasına Ajax sonrasında Mila ile başladı, 1 yıl formasını giydiği  Milan da yalnızca 19 maça çıkabildi, kendisindeki büyk potansiyeli farkeden ise Juventus oldu ve tam 7 sezon Torino ekibinin formasını giydi. Kiralık olarak 2004'deki Barcelona macerası ile Rijkaard için bir kurtuluş adımı olduktan sonra 2004-2005 sezonu ile birlikte müthiş üçlüyü tamamlayacak olan Inter'e imza attı.
















* Patrick Viera da listeye eklenenlerden. Senegal asıllı futbolcu henüz yeni bitme iken 19 yaşında (1995) Milan ile adımını attığı Serie A'ya efsane olduğu Arsenal ile tam 10 sezonluk ara verdi. Geri dönüşü ise Juventus ile yaptı, fakat şike olayından sonra gemiyi terkedenler arasında yer alıp soluğu 4 sezonluk Inter macerasının başlangıcı içi Milano'da aldı.
















*Christian Vieri eldeki isimler arasından turist hüviyetine en fazla uyanlardan. 18 yaşında başlayan profesyonel futbol hayatında kariyerinin zirvesine ulaştığı 6 sezonluk Inter macerasına kadar tam 9 kulüp gezdi. Bunlardan biri de 96-97 sezonunda Juventus'du. 143 maçta 103 gollük performansın ardından 32'sinde ezeli rakip Milan'ın yolunu tutsa da bu serüveni yalnızca 6 ay sürdü.

Zlatan'ı zaten yukarıda da yazdık ki bunlar dünay gözüyle görebildiklerimiz. Bir de yetişemediklerimiz var :















İlki Guiseppe Meaza, adı Inter'in evine verilen şahıs. 13 sezon formasını giydiği Inter'e ezeli rakibin formasını giyme için veda etti. Ardından bir sezon da Juventus forması ile görülmüş futbol arenasında. Kendisinin Türk futbolu ile de kesişmişliği vardır, 48-49 sezonunda Beşiktaş'ı çalıştırmıştır.
















Diğer isim ise Aldo Serena.  Vieri gibi gezginlerden, 11 kulüpte forma giymiş ama kendisini diğer oyunculardan ayıran önemli bir özellik var: "Double Double yapmış olması". Hem Inter hem de Milan formalarını farklı sezonlarda 2 şer kez giymiş ama ayı performansı Juventus ile göstememiş, "Triple Double" 1 transfer kadar uzakmış ama...

Toplamda 7 isim yapıyor ve çoğunluğu en azındna bir kulüpte efsaneleşebilmişler. Baggio ve Davids Juventus'da, Vieri ve Guiseppe Meaza Inter'de, Ibrahmovic ise hem Juve hem Inter'de iz bırakmayı başardı ama sanırım 2 isim Viera ve Serena bu isimlerden farklı olarak yalnızca kulüp forması giyen isimler olmaktan öteye gidemediler.

24 Ağustos 2010

Bilica İş Başında
















Dün gecenin ilginç fotoğraflarından...Geçen sezon yaşanan penaltı noktası kazı çalışmasının kahramanı Bilica yine birşeyler peşindeydi ama görmek nasip olmadı. Çok merak ediyorum acaba asıl amacı neydi?

a) Alex'in  kendisine "git bakalım vuruş açısı iyi mi?" gibisinden verdiği görevin peşindeydi

b) El yordamı ile direği biraz daha ileri taşımanın derdindeydi

c) Arkadan sinsice yaklaşıp kaleci Onur'u "bööööö" diye korkuttuktan sonra Alex'in durumu fırsat bilip golü yazmasını sağlamak için oradaydı

d) Hiç biri değil, benim daha iyi bir fikrim var...

15 Temmuz 2010

Andres Iniesta

















Camp Nou´da Barcelona´nin lisanli ürünlerinin satildigi mağazada neredeyse tüm formalari bulabiliyorsunuz ama su siralar birinin formasini bulmak hiç de kolay değil. O bir ulusal kahraman: Andres Iniesta.


Dünya Kupasi ve İspanya'daki yankilari üzerine hafta sonuna kadar izlenimlerimi yazacagim ama Ispanyollar gecen sezon son dakikada Chealsea´ye attigi gol ile beraber gosteriyorlar bu golu ekranlarda. Ucak Ispanya´ya indikten hemen sonra Madrid´de kutlamalar sonrasi Barca TV´nin de ilk isi Iniesta´yi koseye cekip adam akilli bir roportaj yapmak oldu.

06 Mayıs 2010

Vucinic-Olic-Milito














3 farklı isim ama futbol stilleri, akıllar ımodern futbola o kadar uygun ki... Bu adamları sahada izlemek, yeşil çimlerdeki enerjilerine tanıklık etmek kazma futbolcularda geçilmeyen şu piyasada çölün ortasında bulunmuş bir damla su gibi adeta. Vucinic'in orta sahadan top taşıması, forvet arkası oynarken sunduğu büyük futbol; Olic'in bitmez tükenmez enerjisi, Evliya Çelebi misali gezginliği ve hızı; Milito'nun topu ayağına bu kadar yakıştıran hali,bitiriciliği gün geçtikçe kirlenen futbolda herşeye rağmen "güzel oyun" düsturunu yaşatan gerçeklerden. Bu adamlardan kurulu forvet hattım olsun, geçtim 3'ünü sadece 1'i 11'imde yer alsın,  Güiza'da bonusları olsun.

04 Şubat 2010

Deco'dan Milli Veda



Deco, 2010 Dünya Kupası sonrası Milli Takım'a veda edeceğini açıkladı. Gerekçesi ise artık kendisini mili takım için fazlaca yaşlı bulması ve genç oyuncuların şans bulması gerektiğine inanması. Hayatın her yerinde olduğu gibi futbolda da denge çok önemli. Eğer geri çekilme vaktinizin geldiğini hissediyorsanız, o üst seviyede yer alma dinamizmini gösterebilmek eskisi kadar kolay değilse artık zamanında vazgeçebilmeli bazı şeylerden tıpkı Deco'un yapabildiği gibi. Evet yapabildiği gibi diyorum çünkü hırslarından sıyrılıp bir insanın mantığın dairesine girmesi kolay değil ki benzeri manzaralara az mı rastladık Türkiye Futbol Tarihi'nde?
Her şeyi tadında bırakma olgunluğunu gösterenlere...

31 Ocak 2010

Nonda'ya Veda



Gidecek isim için 2 alternatif vardı: Kewell ve Nonda. Kewell'ın geleceğini belirleyecek tek etken sakatlığının süresiydi. Ameliyat olmayacağı ve sahalara dönüşünün beklenenenden daha kısa -4/6 hafta- sürecek olması ibreyi Kongolu'ya döndürdü. Haldun Üstünel he ne kadar "Kewell'ı göndermek bize yakışmazdı" açıklamasını yapsa da Adnan Polat'ın Kewell'ın da alternatifler arasında değerlendirildiğini belirten açıklamasını da bir tarafa not etmek gerekiyor. Perşembe günü kararın verilmesi de Avustralya'dan gelen haberin beklendiğini de gösteriyor.

Nonda'ya gelince, maliyet-fayda ekseninde değerlendirilince son yıllarda yapılan verimsiz transferlerden çok ayrı bir sınıfa konulacak türdendi Nonda-Galatasaray kesişmesi. Çoğu zaman yedek bekledi ama attığı goller ile gerekeni yaptı. En unutulmazı da Fenerbahçe maçında Şampiyonluğu getiren o boş kale kafasıydı. Kendisini bu kadar sevdiren baş aktördür o olay.

Rijkaard için de hiç bir zaman ilk tercih olmadı. Daha çok gezen, hareketli forvet tipi arayışında olan Surinamlı ile Nonda'nın uyuşmayacağı daha sezon başından belliydi ki o zamanlarda yerine alternatiflerin bakıldığı gelen haberler arasındaydı ama o dönemde Netenya maçında yaptığı hat-trick ve sonrasındaki çizgisi kendisini kulüpte tutmaya yetti. Bu defa ise karşısında hem daha sıkı bir rakip vardı (Kewell) hem de son maçlardaki haliyle hiç ışık vermedi 4 ay öncesinde olduğu gibi. Artık kaderi çizilmişti.

Hep eleştirilen noktalardan biridir Türk futbolunda ve Galatasaray özelinde, oyuncular ile yollar ayrılırken yaşanılanlar. İlk bakılan husus hep "vefa"dır. Her ne kadar sözleşmenin tek taraflı feshinin burukluğunu (tıpkı sabah işer gelip kartı okutmanın akabinde içeriye giremeyince haberdar olunan acı gerçek gibi, biraz ağır benzetme oldu kabul ediyorum) yaşasa da kendisine bu şekilde veda edilmesi de gayet şık olmuş. Bu tabiki çift taraflı bir olay. Yani hem oyuncunun bu durumu kabullenip gerekli yaklaşımı göstermesi hem de kulübün bu detayı düşünmesi gerekiyor. Yerli futbolcular ile bu tabloların yaşanmamasında kulüplerin olduğu kadar oyuncuların da yaklaşımlarının etkili olduğunu da araya sıkıştırayım bu vesile ile.

Gerçekleşmesi ve organizasyonu kolay olmasa da külüpler oyuncuların gelişleri için sitelerinden detaylı bilgileri yayınladığı gibi ayrılırken de detayları paylaşsa da taraflar bu oyuncular için aynı vefayı ilk günkü gibi gösterebilse keşke...

"Bundan sonra ne olur", "Avrupa Ligi'nde kim oynayacak en uçta","kim gol atacak" sorularını derinlemesine analizlerle cevaplamayacağım ama bir soru ile karşılık vereyim:"Nonda'nın bu haliyle gol atacağından emin miydiniz?" Gerçekten de Kongolu'nun mevcut durumu ile pek de umut verdiğini söylemek mümkün değil. Bu aşamada Dos Santos'un Nonda'dan daha fazla iş yapacağına, takımın gol yollarındaki etkinliğini arttıracağına eminim. Her zaman yazdığım gibi aslolan orta saha verimliliği ve buradan hücum zenginliği yaratabilme becerisidir. İlk olarak bunu arttırmak gerekir.

Son söz: Yolun açık olsun Kara oğlan.

22 Kasım 2009

Matteo Ferrari



Futbol çoğunlukla fiziksel yetilerin ağır bastığı, yetenekli olmanın yeterli görüldüğü bir oyun olarak algılanır ama yılların bana öğrettiği en önemli şey, futbolda performansın üst düzeye taşınabilmesi için oyun zekasının da en az yukarıda saydıklarım kadar önemli olduğu. Oyun alanı içerisinde bazen yüksek oyun zekanız ile daha az koşarak, bazen belki de daha fazla bitiricilik gereken bir noktada sırf bu özelliğiniz ile kolay sonuca ulaşabilirsiniz.

Zaman zaman mücadele gücünün yüksekliği ile övülen futbolcular görürüz, sahada basmadık yer bırakmazlar ama dikkatli izleyince sahip oldukları enerjinin kontrolsüzlüğe dönüştüğü anlar olduğuna, top ile buluşunca anlam veremediğiniz hareketlerin ortaya çıkışına tanıklık edersiniz. İşte bu anlarda asıl eksikliğin varkına varırsınız. Tamam her futbolcunun futbol zekası aynı gelişimi göstermez ama buna hiç sahip olmayanları izlemenin de ızdarabına can dayanmıyor.

Savunma oyuncuları açısından konuya bakınca genelde iri yapılı oyuncuların hareketlerinin ağır olmasındna dem vurulur ve bu tür oyunculardan kurulu savunmaların aralarına sızmanın kolaylığından bahsedilir. Savunma oyuncularında ilk aranacak özelliğin hız olması gerektiğini düşünmüşümdür hep. Sonrasında ise top kullanma becerisi gelir. Bu nedenle fizikli oyuncuların ağırlığı savunmayı sıkıntıya sokabilir ama tek bir artıları bu tip oyuncuları savunmada oynarken verimli bir hale getiriyor, O da oyun zekası.

Matteo Ferrari ike mevzu tam bu noktada kesişiyor. Sezon başındaki ilk hazırlık maçında yaklaşık 30 dakika izlemiş ve ilk izlenim olarak fazlasıyla ğır bulmuştum kendisini. Hatta itiraf etmeliyim ki "Demirören'in facialarından birini daha mı göreceğiz" diye düşünmekten alamamıştım kendimi. Zaman içerisinde gerek Süper Lig gerekse de Şampiyonlar Ligi maçlarında daha fazla izleme fırsatı buldukça, Zago'dan sonra gerçekten değerli bir savunma oyuncusuna kavuştuğunu düşünmeye başladım Beşiktaş'ın.

En önemli özelliği Gökhan Zan ve Servet'e yakın bir fizik yapısına rağmen çok daha ileride bir oyun zekası var ve ilk hamlelerdeki başarısı her 2 oyuncunun da çok ötesinde. Savunma oyuncusu iseniz yapacağınız ilk hamle mutlaka sonuca hizmet etmeli yoksa oyundan düşme ya da rakibe müdahale yapma riskiniz çok fazla. Ek olarak İtalyan futbolcunun pozisyon alma ve yer tutma becerisi, sezileri çok gelişmiş. Sahada deli danalar gibi koşmasına gerek kalmıyor bu yüzden ya da biz bu tür enerji safları içerisinde yakalayamıyoruz. Şu an için tek görünen defosu top ile çıkamaması ve topu kullanma anlamında çok da becerili olamaması, yine de bir çok defans oyuncusuna göre daha ileride olduğunu söylemek gerek.

Aslında gerek Milli Takım gerekse de yerli oyunculardan kurulu kulüp savunmalarımıza ders niteliğinde izletmek lazım bu tür oyuncuların hareketlerini. Alt yapılarımızda öğretemediğimiz bir çok şeyin gelecekte başımıza neler açtığı ortada.

Kulüplerimiz için ise çok küçük bir tavsiyem var, savumacı alacaksanız ilk tercih İtalyanları kesinlikle ilk sıralara koymalı, adamların genetiğine kadar işlediği kanısındayım bu defansif kodların.