07 Mart 2009

Mustafa Sarp Bombası!



Haber Vatan Gazetesi'ne ait. Galatasaray'ın Mustafa Sarp'a gelecek sezon için imza attırdığı yazıyor. Bülent Korkmaz'ın eski öğrencisi olmasının da bu transfer de payı olduğundan bahsediliyor.

Mevzubahis transfer bilgisinin doğru olmadığını düşünmeme rağmen bu transferin az da olsa doğruluk payı taşıma ihitimalne karşın dün akşam oynanan kötü futboldan sonra böylesine kabus bir haber almak Galatasaray taraftarına ağır gelebilir. Yaser, Ferdi, Volkan, Serkan gibi Galatasaray'a gelecek adına katkıda bulunamayacak potansiyelde oyunculardan sonra Mustafa Sarp gibi gereksiz transfer ile kulübe alt yapıdan gelerek katkıda bulunacak Emre Çolak, Gökhan Öztürk gibi oyuncuların önünü kesmekten başka bir anlama gelmiyor bu.

Hala orta sahada 2000 yılındaki Okan, Emre, Hasan, Ümit, Suat gibi oyunu iki yönlü oynayan oyuncuların varlığına ihtiyaç duyulurken, sadece mücadele eden, ki her futbolcunun mücadele etmesi gerektiği de ayrı bir gerçeklik olarak düşünülmeli, ve oyunun hücum zenginliğine herhangi bir katkıda bulunamayacak oyunculardan medet ummanın anlamı nedir acaba?

Umarım gerçeklik payı taşımayan bir haberdir, yoksa futbol aklı içerisinde kabul edilecek bir transfer değil. Bülent Hoca'nın Lucescu dönemi futbola özenip takıma yeni bir Bülent Akın kazandırma sevdası olduğunu da düşünmüyorum, düşünmek istemiyorum.

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Cimbomdan_ilk_imza&tarih=07.03.2009&Newsid=226766&Categoryid=5

Tutku Budur!



Tam 22.567 kişi tam da adına uygun bir şekilde Arena'ya çevirmiş "Belgrad Arena"yı. Panatinaikos maçında müthiş taraftar desteğiyle karşılaşmayı 63-56 kazanarak son 8'e kalmayı başardılar ki bu maç onların son şansı da değildi. Şimdi Final Four'un yalnızca 2-3 maç uzağındalar.

22.567 kişilik destek ise Euroleague tarihinde en fazla seyircinin izlediği maç olmasını sağlamış Partizan-Panatinaikos mücadelesinin.

06 Mart 2009

Galatasaray 2:1 Bursaspor



Tatsız, tuzsuz bir maç oldu. Maç sonrası Ömer Erdoğan'ın da dediği gibi "Ne sahadaki oyuncular, ne de dışarıdan seyredenler keyif aldılar bugün". Galatasaray sezonun en kötü 2-3 oyunundan birini oynadı, 90 dakikanın en olumlu yanı Kayseri maçında olduğu gibi yarı sahasında rakibi karşılasa da sonuçta sahadan 3 puan ile ayrılması oldu.

İlk defa, sezon başından beri takımın en olumlu tarafı olarak bahsettiğimiz yerden ayağa oynama becerisini sahada gösteremediği bir maçını izledik Galatasaray'ın. Aynı zamanda çok kopuk ve bloklar arasında ciddi mesafeler olan bir oyun vardı sahada. 3-4 pasın ard arda yapılamadığı, Lincoln'ün takımın hücum zenginliğine hiç bir katkıda bulunamadığı ve üstelik çok güçsüz bir hava bıraktığı bir maç oldu. Galatasaray'ın bu pas zaafiyeti ve oyunu geride kabul etmesi Bursaspor'un topa daha çok hakim olmasına neden oldu. Ertuğrul Sağlam zamanında ve yerinde değişiklikler yaparak orta sahayı kontrolünde tutmayı düşündü ve genel anlamda başarılı da oldu bu planında. Orta sahadaki mücadeleci futbol nedeniyle maçın büyük bölümünde kalesinde pozisyon görmese de Sarı-Kırmızılılar, goller dışında rakip kaleye atılmış isabetli şut istatistiğine sahip olmamaları da ciddi bir zaafiyet olarak kaydedilmeli bir kenara.

Bülent Korkmaz, Sabri'nin yokluğunda Skibbe'nin Bellinzona maçları dışındaki resmi maçlarda görev vermediği Serkan Kurtuluş'a görev verdi sağ bekte. Daha önce izlediğim maçlarında kararımı vermiştim genç oyuncu hakkında ki bugün görülen tablo da bu düşünceleri doğrular cinsten. Kesinlikle çizgi oyuncusu olmasını gerektirecek bir meziyeti yok. Topla ilerleme, dripling yaparak rakip eksiltme gibi kanat adamlarından görmeyi umduğumuz özellikleri göremedik ve göremeyeceğiz de Serkan'dan çünkü potansiyeli bu. İlk transfer olduğunda ağabey'i Serdar'dan daha iyi olduğu söylenmişti ama Serdar'ın çok daha potansiyelli olduğu kesin.

Bunun dışında Aydın'ı da Serkan'ın önünde oynatarak bu kanada bir dinamizm getirmek istemişti Bülent Hoca eldeki sınırlı tercihler arasıdan yaptığı seçim ile. Aydın'da sezon başından bu yana kendisine bağlanan umutları yavaş yavaş sönümlendirmeye başladı. Oyuna sonradan girdiği maçlarda vermiş olduğu izlenim pek olumlu değildi ki ilk 11'de başlamasına rağmen de değişen bir şey olmadığını gördük. Aydın'ın sürati ve çabukluğu dışında ciddi bir artısından bahsetmek zor. Topla çok kontrolsüz ve teknik olarak da pek iyi bir temeli olduğunu söylemek zor. Bunlar zamanla gelişecek özellikler de değil, dolayısı ile "overrated" bir isim olarak değerlendirmek yanlış olmaz genç oyuncuyu.

Sağ kanat da yapılan bu tercihler Volkan Şen'in zaman zaman ortaya koyduğu bireysel çabalar dışında pek bir açık vermedi, tabiki Serkan'ın bazı pozisyon hatalarının da bunda payı vardı. Sol tarafta ise Kewell şu ana gördüğüm en mücadeleci maçlarından birini oynadı ve geriye sık sık yardıma geldi. Bu nedenle gerçekten çok yoruldu ve değiştirilmesi doğruydu ama yerine Volkan Yaman dışında oyuna dahil edilecek kimsenin olmaması da işin acı tarafı.

Bülent Hoca'nın bugün yaptığı en olumlu hareketler oyuncu değişiklikleri oldu. Sarı kart sınırında ve Hamburg maçında oynamayacak olan Baros'u oyundan alarak Nonda'yı hazır tutma çabası yerindeydi. Oyundan düşen Aydın'ı dışarı alması da aynı şekilde olumluydu.

Maçın son 5 dakikasında Bursaspor'un baskısı iyice arttı, hatta hakemin penaltı çalınabilecek bir pozisyonu es geçtiğini söylemek bile mümkün. Son dakikada Santcis'in çizgiden çıkardığı top ile birlikte Galatasaray derin bir nefes aldı 3 puanı cebine koyarak.

UEFA maçları öncesinde genelde kötü futbol ve 3 punsız maçlar bırakırdı geride Galatasaray. Bu defa farklı bir görüntü sundu bizlere. Umarım "kötü oynanılan maçlardan sonra UEFA'da olumlu bir futbol ile dönüş yapma" geleneğini de tersine çevirmezler.

04 Mart 2009

Soru İşaretleri???

3 maç oynuyorsun ve toplamda 2 gol gönderiyorsun rakip filelere. Daha sonra kışın ortasında günlük güneşlik bir havada karşında kendinde kat kat aşağıda bir takım buluyorsun ama gol atamadığın gibi rakibe 2-3 net gol pozisyonu veriyorsun.

Aradan 2 ay geçiyor, yerden yere vurulan Fenerbahçe senin o 2 gol attığın takıma 2 maçta 7 gol atıyor. Trabzonspor, Antalya'da sadece 1 gol atmasına rağmen 5-6 net poziyonu harcayıp rakibi kalesine bile yaklaştırmıyor.

Yok arkadaş, bugüne kadar kendimizi avutmuşuz. Galatasaray, UEFA maçları dışında futbol oynamamış. Sadede yerden pas yapmış, ayağa oynamış. Fakat daha önce yazdığımız gibi sadece Lincoln olmadığı zaman bile pozisyona girmekte zorlanmış, orta sahasında mücadele eden adamların bolluğuna rağmen rakiplere pozisyon vermekten uzak durmamış.

Bazen geride kalanları, yukarıdan bir bakış ile daha iyi değerlendirebiliyorsunuz. Galatasray için de bir çok eksiklikten bahsettik, bir şeyler eksik dedik. Gerçekten de öyleymiş, 4 attığın Beşiktaş maçında bile eksilerin artılarından daha fazlaydı demek ki tesadüf değilmiş. 6 puan kaybettiğin takımların foyaları meydanda işte. Demekki sürekli dillerde "Biz iyi takımız" lafı ile dolaşmak 5 para etmiyormuş, bireysel olarak iyi oyuncuların olsa da, 1'i eksildiğinde gol pozisyonuna girmekte zorlanıyorsan ya da Ayhan, Barış, Topal ile birlikte 4'lü defans bir arada oynarken rakibe net gol pozisyonları veriyorsan orada bir eksiklik vardır.

Evet, bu takımın bir taktik disiplini yokmuş. Sahada aslında ne yaptığını bilmeden oynuyormuş zamanla daha net oturuyor parçalar. Haa ben bu oyuncuların toplamının bireysel özellikleri anlamında özellikle orta sahada oyunun iki yönünü oynayan oyuncuların sayısının azlığındna dolayı takım oluşmasında da eksiklikler yaşayacağını söyledim hala aynı fikirdeyim ama o noktaya gelene kadar aşılması gereken daha önemli mevzular varmış. Bülent Korkmaz'ın yapacağı en önemli şey de bu aslında. Taktik ve mücadele olarak maçtan kopmayan ve oyunun her dakikasında aynı kararlılığı gösterecek bir oyuncu topluluğunu varlığını hissettirmek taraftarlara, bunu başarırsa çok yol kateder nitekim ziyadesine de grek yok şu anda.

02 Mart 2009

Meira Transferi ve Oyuncu İhracı

Meira için Zenit'in yapmış olduğu teklif herkesin malumu. 6-7 milyon Euro'lardan bahsediliyor. Defanstaki sakatlıklar olmasa şu ana kadar çoktan anlaşma sağlanmıştı ama özellikle UEFA hedefi ve bu kadar sakatlık var iken Meira'yı satıp ortada kalma korkusu yöneticilerin elini kolunu bağlıyor. Meira satılır ise Semih için inanılmaz bir fırsat da doğmuş olacak. Kendisini gösterebilmesi için daha iyi bir fırsat bulamaz. Alternatifi olmadığı için de bir sonraki hafta kulübeye mahkum olması gibi bir seçenek olmayacağı için de oyuncu çok daha özgüvenle oynayabilir. Çünkü genç oyuncular konusunda yaşanılan en büyük sıkıntı, bu oyuncu sahaya sürüldüğünde sanki bu O'nun son şansıymış gibi bir hava verilmesi ve yapacağı bir hatanın bir sonraki hafta kulübede oturma ya da ilk 18 bile yer bulamama olarak kendisine geri dönebilme ihtimalinin fazlalığı bence.

Diğer bir konu da Polat'ın alt yapıdan kökenli oyuncuları satabiliriz açıklaması. Gyaet yerinde bir açıklama, zaten olması gereken bu. Yıllardır kulüplerimizin oyuncu transferlerinden doğru dürüst para kazanamadıkları düşünülür ise uygun fiyata elinizdeki oyuncuların piyasasını değerlendirmek oldukça manalı. Özellikle Porto'nun çok güzel uyguladığı bir strateji bu. Deco, Bosingwa, Pepe gibi oyuncuları satıp yıllardır Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finalleri zorlamak için sağlam bir transfer sisteminizin olması gerekiyor. Aynı zamanda da verimli bir altyapıya sahip olmalısınız. Çünkü satılan oyuncunun parasının kulübe katkı sağlaması için ya yakın verimde bir oyuncuyu çok düşük bir bedelle alabilecek şekilde bir yapılanmanız olacak ya da altyapıdan yukarıya oyuncu çıkerıyor olmalısınız.

Burada Türk Futbolu'nun genel probleminin Galatasaray'daki yansımalarını görüyorsunuz. Özkaynak modeli konusunda en önlerde yer aldığı iddia edilen bir kulübün şu an A takımında doğru dürüst forma şansı bulan ve takıma doğrudan katkı yapan oyuncu sayısı (Uğur'u da dahil edersek) yalnızca 3 ve bu sayı 2002'den beri maksimumuna bu sene ulaşmış durumda. 2002'den beri A takıma yükselmiş oyuncular bunlar aynı zamanda. Ferhat, Özgürcan, Cafercan'ı da az da olsa gördük sahada ya da yedek kulübüsinde ama şimdi yoklar. Dolayısı ile altyapıların verimli kullanıldığını söylemek mümkün değil, en azından bir sürekliliğin varlığından söz etmek mümkün değil.

Buna ek olarak adam akıllı bir transfer sistemi olduğunu söylemek de kolay değil. Giden bir oyuncunun yerine gerçekten faydalı olabilecek bir yenisinin ikame edileceği garantisini bırakın taraftar ya da Camia'yı yöneticiler bile vermiyor. Çünkü sistem ve planlama yok. Daha çok menejer tavsiyesi ile oyuncular alınıyor ve bir deneme / yanılma mantığı hakim. Yıllardır hem para hem sahadaki verim hem de elden çıkarıldığında kazanabilecek meblağ yönünden ele alındığında büyük bir aptallıkla kaçırılan Ribery dışında ortaya konulmuş bir değer yok. Şimdi bu sistemde kulüplerin oyuncu satışı ile para kazanacalarını ve bunu yaparken de takımın performansını etkilemeyecek şekilde uygun taşları yerleştirmeyi becerebileklerini düşünmek mümkün mü?

Dolayısı ile Adnan Polat'ın sarf ettiği sözler gayet mantıklı ve anlamlıdır ama mevcut organizasyonluk içerisinde kulüplerin ne kazanacakları büyük bir soru işaretidir? Bu vizyon ancak aynı para ile yerine başka bir oyuncu alınmayana kadar takımın benzer performansı vermesinin zor olduğunu gösteriyor. Oysa özellikle alt yapının piyasaya dağıttığı ve şu anda kendi bünyesinde barındırdığı çok yetenekli isimler bu şekilde takıma kazanadırılarak çok ciddi katkılar elde edilebilir.

Bakalım zaman ne gösterecek, bu çarkı gerçekten doğru biçimde çevirmeyi becerebilecek mi kulüplerimiz merakla bekliyorum.

01 Mart 2009

Antalyaspor 0:1 Trabzonspor



Bu sene çok fazla Trabzonspor maçı izlemedim, o nedenle daha bir dikkatli oturdum ekran karşısına. Antalyaspor'un da Galatasaray'ın parlattığı bir havası vardı, hem onun etkileri hem de Trabzon'un son haftalardaki düşük performansı nedeniyle maçın sonucu hakkında çok açık bir öngörüde bulunamak da kolay değildi.

Maç 20. dakikasına gelince senaryo büyük oranda ortaya çıktı. Trabzon'un geride iyi alan kapatışı ve mücadeleci futbolu karşısında Antalya'nın pozisyona girmesi çok zordu. Trabzon'da ileri uçtaki adamların beceriksizliğini aşar ise gol bulmaya oldukça yakındı. Bu görüntü altında maç ilerlerken kader anlarından biri yaşandı ve ilk yarıyı önde kapatma şansını bir penaltı ile ellerinin içinde tutan taraf Antalyaspor oldu. Tita bu güzel fırsatın ellerinin arasında uçmasına sebep olurken aynı zamanda muhtemel puanların da gittiğini kestirebildi mi acaba o anda?

2. yarı aynı senaryo sahnedeydi. Özellikle Umut kaldığı yerden devam ederek 2 metreden yakaladığı fırsatları çerez kıvamında harcama konusundaki istikrarını sürdürdü. Artık maçın sonlarına hatta kopma anlarına yaklaşırken Trabzonspor bence çok akıllı bir taktik uyguladı. Geriye çekilerek Antalya'nın topa daha çok sahip olmasına ve üzerine gelmesine izin verdi. Savunma hattını da ileri çıkaran Antalyaspor, Tony Slyva ile başlayıp Yattara ile devam eden atakta Umut ile kalesinde golü gördü. Maçın sonucu artık ortadaydı: Trabzon 3 puanı almıştı, sadece atacağı gol sayısının artıp artmayacağı merak konusuydu.

Trabzonspor, oyunun savunma tarafını gerçekten çok iyi oynuyor. Kendi yarı sahasını çok iyi parselliyor. Song ve Egemen gibi mücadele gücü yüksek iki savunma adamı da zamanında müdahaleler ile rakip forvetlerin rahatlıklarını ciddi derecede bozuyorlar. Bu savunma karşısında yaratıcılığı sınırlı olan Antalya tıkanıp kaldı. Burada üzerinde durulması geren bir nokta var Galatasaray'da orta sahada mücadele gücü yüksek adamlar ile oynadı Antalya'ya karşı ama oldukça fazla sayıda pozisyon verdi. Demek ki savunma bütünlüğü oluşturabilmek çok farklı bir oldu, sadece mücadele etmek anlamına gelmiyor. Bu açıdan Trabzon bayağı bir yol katetmiş. Hücum anlamında da çok sıkıntı çekmediler ama rakip üzerinde bunlatıcı bir baskı kuracak yapıları yok. Bugün buldukları pozisyonları bulsalar zaten maç çok erken kopacaktı. Bu noktada Umut ve Gökhan'ın son vuruşlardaki becerisi de önümüzdeki haftalardaki kaderlerinde etkili olacaktır.


Antalyaspor düşme korkusunu iliklerinde hissetmeye başlamıştır herhalde. 2 haftadır kaybediyorlar ve rakipleri de topladıkları puanlar ile üstlere doğru ilerlemeye başladılar. Önümüdeki haftalarda 1 puan bile çok önemli hal alacaktır bu yarışta. O nedenle bugün kaçırılan penaltıyı mumla arar bir hale gelirlerse hiç şaşırmamak gerek.

28 Şubat 2009

Fener'den Toplu Kıyak: FB 4:2 Sivas



İşte zirve hesaplarını karıştıracak bir maç daha. Fenerbahçe, hem kendisi hem de üst sıralara oynayan diğer takımlar için güzel bir kıyak yaptı bugün almış olduğu sonuç ile. Sarı Lacivertliler farkı 5 'e indirdi, Beşiktaş 3 yalnızca 3 puan uzağında liderin. Yarın Galatasaary ve Trabzon'da kazanacak olur ise 40-45 arasındaki dilimde 5 takım sıralanmış olacak.

Aslında Sivasspor haftalardır bu muhtemel kaybın sinyallerini veriyordu. 2 hafta önce Bursa'dan beraberlikle döndüler, geçen hafta Eskişehirspor karşısında çok zorlandılar ve bugün 3 puanı İstanbul'da bıraktılar. Maça neredeyse 0-1 önce başladıktan sonra da bu seviyede bitirmek üzücü olsa gerek Sivasspor için. Maçın özellikle ilk yarısında kendi karakterlerinin dışında oynadılar. Zaten hem attıkları hem de yedikleri gol sayısının fazlalığı bu farklılığın temel sonucu. Ne yapardı Sivas? Geriye çekilir, oyunu geride kabullenir. Neredeyse bir 45 dakika boyunca alan savunması yaparak rakibin gol bulmasını önler, hızlı ataklarla sırf yapmış olmak için gol arardı. Hücumu daha çok ikinci yarılarda özellikle de Balili'nin oyuna girişi ve geniş alanların bulunuşu ile fazlasıyla uygularlardı. Kendi evlerinde oynadıkları Galatasaray maçında bile değişmedi bu.

Bugün ne yaptı Sivas? Bu oyun yapısının tam tersi Fenerbahçe'ye önde basarak hücuma çıkmasını önlemeye çalıştı. Attıkları ilk gol ile bunun meyvesini aldılar ama golü hemen yediler. Bunun üstüne ikinciyi de atmayı başarsalar da ard arda 2 gol yiyerek geriye düştüler. Yedikleri 2. ve 3. gol orta sahalarının tek topla hızlı bir şekilde geçilmesi ve defansın boş yakalanması ile bulundu. Yani genel Sivasspor görüntüsünün çok uzağında yenilen goller ile geriye düşüldü. Maç 3-2'ye gelince kopma noktasına gelmişti, çünkü Sivasspor'u oynadığı futbol maçda ilk golü atmaya dayalı ve bu skoru korurken bulunan fırsatlar ile farkı azaltmaya dayalı. Bu sene kazandıkları maçlar incelenirse 3 puan aldıkları maçların büyük çoğunluğunda ilk golü atan taraf kendileri oluyordu.

İkinci yarıya Musa'nın dışarı alınarak başlanılması ve takımın Murat Erdoğan'dan medet umması Sivas'ın yapacak bir şeyinin olmadığının net göstergesiydi. Bu aşamadan sonra fazla da bir şey beklenemezdi onlardan ve öyle de oldu.

Fenerbahçe'nin bu maç için en büyük şansı rakibin attıkları gollere çok çabuk cevap vermeleri oldu. Gollerin gelişi gecikse oyun sıkıntıya girebilirdi fakat Sivaspor savunmasının açıklarını iyi değerlendirdiler. 2. yarını son 20 dakikasında da çok etkili futbol oynadılar. Emre'nin giderek artan performansının da takımın oyunu üzerindeki etkisini görmek lazım.

Sarı Lacivertliler'in şampiyonluk potasına daha fazla girebilmeleri deplasmanda gösterecekleri performansa bağlı. Kendi sahalarında sonuca gitme açısından pek bir sıkıntı çektikleri söylenemez. İlk 5'teki 4 takımdan 3'ünü puansız yollayıp sadece Trabzon ile berabere kaldılar. Oldukça parlak bir tablo. Bundan sonraki süreçte zorlu deplasman maçlarına çıkacaklar, şu ana kadar ligde yaşadıkları deplasman sıkıntısını aşamazlar ise bu tür galibiyetler ile yetinmek zorunda kalırlar.

Polat & Sezgin A.Ş



Bu ikilinin bir aray gelişi taa 92 yılına dayanır. Adnan Polat, Alp Yalman yönetiminde Futbol Şubesi'nin başındaki isimdir. O sıralar Adnan Sezgin ise Futbol Federasyonu'nda çalışmaktadır. Yeni bir yapılanma ile çağdaş bir organizasyona kavuşmak amacıyla Sezgin, "Teknik Menajer" olarak şubede göreve başlar. Artık futbol şubesinin en yetkili iki ismi Polat & Sezgin'dir.

92-93 sezonuna takımın başında Kalli vardır ki bence yapılmış çok doğru bir seçimdir. O sene kurmuş olduğu yapı ertesi yıl takıma Şampiyonlar Ligi'nin kapısını açmıştır. Üstelik Manchester United'ı saf dışı ederek. Kalli'nin uzun seneler takımı çalıştırması beklenirken "sağlık sorunları (!)" nedeniyle takımdan ayrılmış ve yerine daha sonra Beşiktaş'da da Brigel örneğinde yaşandığı gibi yine kendi tavsiyesi ile Hollman getirilmiştir. Hollman hazır bir sistemde görev almanın rahatlığını çok ciddi manada yaşamıştır. Şampiyonlar Ligi'ne katılma ve Lig'de şampiyonluk karnesine artı olarak yazılmıştır. Nedense O'nun da ömrü fazla olmamıştır ve sene sonunda takımdan ayrılmıştır.

94-95 sezonuna da yine bir Alman ile başlanmış ama aranan isim çok uzakta değil İstanbul'a 1 saat uzaklıkta Kocaeli'de bulumuştu: Reinhard Saftig. Sezon boyunca çok eleştirildi ve sezonun 26. haftasında oynanan Fenerbahçe maçı öncesi Samsun, Gaziantep, Antalya mağlubiyetleri sonrası görevine son verilerek takım o sezonu Müfit Erkasap ile bitirmişti. Bir sonraki sezon ise İskoç Teknik Adam Graham Souness ile anlaşıldı. 71-77 yılları arasında 4 İngiliz Teknik adam ile çalışılmasının ardından 80 - 82 döneminde takımın başındaki Brian Birch'den 13 sene sonra yine bir "Ada Futbolu" figürü vardı takımın başında. Yalnız teknik adam değil o dönem yapılan transferlere de yansımıştı. Dean Sounders, Barry Venison ve Mike Marsh gibi isimlerde kadroya Ada'dan yapılan takviyelerdi. Hatta Marsh yanlış hatırlamıyorsam Kayseri deplasmanında otelde olay çıkarmış ve apar topar daha 6. haftada gönderilmişti. Diğer figülerinde de ömrü uzun olmadı. Sezon sonunda hepsi takımdan ayrıldı. Souness'da Kadıköy'e bayrağı diken "Ulubatlı" olarak kazındı hafızalara.

92-96 dönemi sonrası yeni başkan Faruk Süren ile yeni bir yapılanmaya gidildi. Futbol Şubesi'nde artık Polat & Sezgin yoktu. Teknik adam olarak da kulübün dinamiklerii çok iyi bilen ve Türk Milli Takımı'nı ilke kez Avrupa Şampiyonası'na götürmüş isim Fatih Terim getirildi. Mevzu bu dönem değil, o nedenle uzun uzun yazmayacağım sadece 4 yıl aynı teknik adamla çalışılıp profesyonel bir şube yönetimi ile sonucun nerelere ulaştığını hatırlamamız yeterli şu aşamada.

2006. 2 dönem başkan seçilmiş Özhan Canaydın sırasıyla ilk iki seçimde oynadığı Fatih Terim ve Ergun Gürsoy kozlarının üstüne bu kez Adnan Polat'ı yanına alıyor ve 3. kez başkan seçilmeyi başarıyordu. İşte 12 yıl sonra Polat yeniden yönetime girmişti. Polat'ın yönetime girişi de başka bir isme daha kulübün kapısını açıyordu: Adnan Sezgin. Masadaki üçüncü sahıs eksikti, peki kimdi o? Kalli. Bunun için de Gerets'in biletinin kesilmesi gerekiyordu ki sezon sonundaki kötü tablo bunun için en büyük kozdu ve gereken yapıldı. Artık o boş koltuğu doldurmanın zamanı geldi ve takım artı muhtemelen 8 yıl önce Beşiktaş'dan ayrılmasına sebep olan sağlık sorunlarından arınmış (!) 73 yaşındaki Kalli'ye emanetti.

Kalli sezona oldukça etkileyici bir giriş yapmasına rağmen takım kimyasını bozan bazı hareketler, hasta olduğu için bazı maçlara çıkamamalar, Leverkusen'de alınan 5 gollü hezimet, Süper Lig'de girilen resesyon dönemi sonrası kaybedilen puanlar neticesinde 6 hafta kala hala sebebi bilinmeyen bir şekilde takımdan ayrıldı. Son 6 hafta takım Güler & Dilmen & Sezgin & Futbolcular dörtgeninde oranların değiştiği bir denge ortamında yoluna ilerleyip o ekstra motivasyonun etkisi ile Şampiyonluk'a uzanan taraf oldu. Belki de bu rahatlığın etkisi ile yeni teknik adam arayışı 1.5 ayı aşkın bir sürede sonlandı. Yeni isim hiç de yabancı değildi: Michael Skibbe.

Leverkusen hezimeti olmasa listeye girip girmeyeceği bilinmeyene ve bir çok kişi için soru işaretiydi Skibbe. Son 2 sezondur takımın 1 numaralı sorunu haline gelen sakatlıkların da etkisiyle istenilen başlangıcı yapamadı. Şampiyonlar Ligi'nden eleniş, ligde kaybedilen puanlar ve son olarak da Bursa'da göz göre göre alınan bir mağlubiyet. Bu süreç bir operasyonu da beraberinde getirdi. Ümit Davala ve Boekamp'ın görevlerine son verildi. Takımın kötü gidişinin faturasının yardımcı antrenötlere kesilmesi çok ender görülen hatta benim hiç görmediğim bir hamleydi. Burada asıl amacın Skibbe'nin istifa etmeye zorlanması olduğu konuşuldu. Bu kadar amatir bir tutumun yıllardır bu işin içinde olan isimler tarafındna sergileneceğini düşünmek istemediğim için olayın bu boyutunu göz önüne almamaya çalıştım ama şimdi geriye dönünce başka bir anlamı olmadığını da net olarak görüyorum.

Skibbe direndi, aslında direnmekten başka bir seçeneği yoktu. Basında "onursuz" gibi tabirler kullanıldı ama bir empati yaparak da olaya teknik adam gözüyle de bakabiliriz. 43 yaşında kendinize göre kariyer hedefi olan bir teknik adamsınız, Galatasaray gibi bir kulüpten teklif almışsınız ve burada alacağınıbir başarının ülkenizde size daha iyi kariyer fırsatları sunacağını düşünüyorsunuz. Görev yaptığınız takımların hiç birinde de görevden ayrılan siz olmamışsınız, bir şekilde görevinize son verilmiş. Uzun süre çalışasınız da sonuç bu şekilde olmuş. Galatasaray''da göreve başlıyorsunuz ve sezon başaldıktan 1.5 ay sonra "aba altından sopa gösteriliyor" size. Ne yaparsınız? Kariyerinize "2 ay sonra görevden alındı" cümlesinin eklenmesini kabul edebilir misiniz? Üstelik sizinle doğru dürüst konuşulmadan bir nevi "Şark Kurnazlığı" ile görevden ayrılmaya zorlanıyorsunuz. Yapar mısınız bunu? Bence Skibbe'nin vermiş olduğu en yerninde kararlardan biridi bu, yönetimi oynamış olduğu "amatör oyun" ile başbaşa bırakmıştır.

İlk hamlede görevden ayrılmayan Skibbe 8 ay sonra aynı akibete uğramaktan kurtulamadı ve ligdeki kötü gidişe rağmen UEFA Kupası'nda takımın 4. tura gelmesinde baş etken olarak "Terk-i Diyar" eyledi.

Şimdi bu hikayeden neden bahsediyoruz? Bu tabloda dikakti çeken çok önemli bir nokta var. Polat ve Sezgin in görev yaptığı toplamda 7 sezonda çalışılan teknik adam sayısı toplam 8. (Kalli, Hollman, Saftig, Souness, Gerets, Yeniden Kalli, Cevat Hoca, Skibbe)."Ortalama olarak yılda bir teknik adam". İstikrarsızlığın resmi çizilse ya da tarifi yapılsa bu tabloyu ortaya koymak yeter de arta bile. İlk 4 yıllık dönemde yapılan hatalardan sonra 2. görev dönemlerinde de aynı hatalara devam etmeleri kabul edilir gibi değil. Kendi şirketlerine her kademede çalışan seçilirken bile bir kaç testen geçirenler söz konusu kulüpler olunca paraları sokağa saçmaktan ve yanlış seçim yapmaktan korkmaz bir hale geliyorlar.

92-96 döneminin ardından Faruk Süren dönemi ve 2000 yılında gelen başarı bir tesadüf mü acaba? Birbirinden gece-gündüz kadar aykırı iki süreç bunlar. Hatta 2007-2009 dönemini de değerlendirmeye katabiliriz. UEFA Kupası'na uzanan yolda atılan olumlu adımların tam tersine işler yapılıyor özellikle de istikrarsızlık adına ama hedef hala aynı. Yani bu şartlar altına eğer "UEFA Kupası" kazanılır ise bunun kitabını yazmak lazım. Çünkü Süren yönetimindeki profesyonel şube yönetiminin bir farklılığı olması gerektiğine inanıyorum. Tamam UEFA'nın o zamanlardaki zorluğu kalmadı ama yine de bu plansızlık ile kupa alınırsa...

Bülent Korkmaz tercihi bile bu istikrarsızlığın ve plansızlğın en canlı örneği. Kaptan'dan önce Hagi ile görüşüldüğünü biliyoruz. Peki nedir Hagi'yi tercihler arasına koyan? Steau'da, Romanya Milli Takımı'nda yapamadıkları ortada iken hatta Galatasaray'da başarısız olmamasına rağmen şu anda ihtiyaç duyulan ya da ilk koşulan isim mi olmalı efsane futbolcu? Bu panik havası ile yapıldı Bülent Hoca tercihi. Hiç bir öngörü yok işin içinde, tamamiyle günü kurtarma havası var işin içinde. Getirdiği hocanın arkasında duracak vizyonu olmayan ve yardımcılarını göndererek işin içinden çıkmaya çalışan bir anlayıştan neler beklenebilir ki?

"Futbol asla basit bir oyun değildir" ama onu komplike hale getiren iş bilmez yöneticilerdir. Muhtaç olduğun başarı örnekleri şanlı tarihinde Derwal'in gelişinde Terim'in gelişinde,UEFA'ya uzanan yolun hikayesinde saklı iken kulübün yıllarını çöpe atan tercihleri yapan isimlerin varlığıdır işleri içinden çıkılmaz hale getirenler. Bordeaux maçı sonrası tablo pembeleşti ama asıl serüven şimdi başlıyor. Allah Bülent Hoca'nın yardımcısı olsun, işler hala negatife dönebilir ama O'nun yapabileceği çok şey yok bu kısa dönemde.

İşte o olumsuz tablo ile karşılaşılırsa yine Ümit Davala örneğinde olduğu gibi caminaın içinden çıkmış bir ismi harcama cesaretine sahip olacak mı Polat & Sezgin ikilisi merak ediyorum. Oysa ne olursa olsun yapılacak şey alıncak kararların Skibbe ile sınırlı olmaması idi. Kalıcı bir başarı için alınacak başarıda "egosu kabaracak ve ön plana çıkacak şube yöneticileri değil" arka planda kalmasını bilecek, profesyonel anlayışlı isimlere gerek var. Bu isim kim olabilir bilmiyorum, elbette bir mevcut, fakat bildiğim çok net bir şey var bu ismin Adnan Sezgin olmadığı, olmaması gerektiğidir. Tez zamanda yol verilmesi gereken ilk isimdir kendisi. Polat'ın Kalli ve Sezgin takıntısı bitmeden düzlüğe çıkılacak günler oldukça uzaktadır.

27 Şubat 2009

UEFA Ülke ve Kulüp Sıralaması



Bir Avrupa maçları haftasından daha çıktık ve şimdi geride kalanları değerlendirme vakti. İlk olarak ülke puanlarından başlayalım.


Türkiye ülke sıralamasında şu an 11. sırada. Alt taraftan gelip de rahatsız edecek bir ülke yok şimdilik. Asıl mesele üst tarafta. Üstümüzdeki takımlar ile aramızdaki puan farkı artıyor. En yakın rakiplerimiz olan Portekiz ve Ukrayna'nın 3'er takım ile yollarına devam ettiklerini düşününce mevcut 4 puanlık farkın daha da açılmasını beklemek gayet normal. Önümüzdeki sene rakiplerin 8'puanlarına karşılık ve bizim 5 puanımızın silineceği düşünüldüğünde 3 puanlık bir avantajımız söz konusu olsa da sadece Galatasaray'ın alacağı puanlara bağlı olmak ulaşılacak noktayı sınırlıyor.



Kulüp sıralamasında ise Fenerbahçe şu an en yüksek puana sahip kulübümüz. 52. puan ile 35. sıradalar. Fenerbahçe'ye en yakın sırada bulunan bir diğer kulübümüz 62. sıradaki Galatasaray. Sezona 87. sırada başlayıp 25 sıra birden ilerlemeyi başardılar. Beşiktaş ise kısa süren Avrupa macerası nedeniyle sadece 3.350 puan toplayabildi bu sene ve şu anda Galatasray ile aynı puanı paylaşıyorlar. Önümüzdeki 5 sene boyunca bu puanı taşımak zorunda olmak büyük zorluk olacak onlar için. Trabzonspor ise son yıllardaki kötü performansının bir yansıması olarak toplamda 10.395 puan ile 140. sırada.

Yola devam eden tek takım olarak Galatasaray, Hamburg'u elediği takdirde minimum alacağı 2.2 puan ile 35 puan sınırına dayanacak ki bu ilk 55'in kıyısına iyice sokulmak demek. Sonrasında nereye kadar gidileceği önemli ama en azından çeyrek finali görmek oldukça ciddi bir puan toplamak anlamına gelecek.

Önümüzdeki sene takımlarımızın silinecek puanlarına bakacak olursak, Galatasaray 2004-2005 sezonunda toplamış olduğu 1.0750 puanlık kamburdan kurtulmuş olacak. Fenerbahçe'nin ise kaybedeği puan 10.0750. Bu sene toplanılan 6.350 puanı da hesab katarsan 3.8 puanı cepten yemiş olacak. Beşiktaşın da 7.0750 puanı silinecek ve 3.8 puan kaybetmiş olacaklar. Sıralamada ise bu puan silinmelerinden sonra 2009-2010 sezonuna Fenerbahçe 31, Galatasaray 54 ve Beşiktaş'da 61. sıradan başlayacak. Galatasaray çeyrek finale çıkar ise en kötü ihtimalle 46. sıraya kadar yükselecek. Bu yükseliş de gelecek sene de benzer bir performans gösterilmesi halinde yile silinecek olan 1.8 puanın ardından seri başı konuma yükselmesi beklenebilir Sarı -Kırmızılı ekibin.

Son 16'ya Doğru

UEFA'da 3. tur rövanş maçları sona erdi. Üst tura çıkan takımlar belli olurken sürpriz sonuçlara da imza atıldı.

CSKA Moscow - Aston Villa: Aslında turu ilk maçta geçmişti Zico ve takımı. Aston Vilal 6-7 as oyuncusunu götürmeyerek de Premiere League'e önem verdiğini göstermişti zaten.

Metalist Kharkiv - Sampdoria: Bu senenin bombası Metalist sanırım. İki maçta da acımadılar İtalyanlar'a. Grup maçlarından bu yana gol yemediler, toplamda 6 maçta 6 gol attılar.
Bir sonraki turda Valencia'yı eleyen Dinamo Kiev ile eşleştiler. Aynı ülkenin takımları ve birbirlerini gayet iyi tanıyorlar. Kıran kırana bir tur mücadelei olacak anlaşılan.

Hamburger SV - NEC Nijmegen: Hamburg turu ilk maçta aldığı 3-0'lık galibiyet ile geçmişti. Bu maç tam anlamıyla bir formalite oldu, eminim ki iki takıma da maçın oynanmaması teklif edilse kabul ederlerdi.

FC Twente Enschede - Marseille: Gecenin sonucu penaltıların belirlenen tek maçı oldu iki takımın mücadelesi. Gerets'in ekibi kendi sahasında kaybetikleri maçtan sonra deplasmanda gelip gelmeyi bildiler. Açıkçası Twente'nin turu geçeceğini düşünmüştüm ama Marsilla zoru başardı.

Wolfsburg -Paris S.G: İlk maçta alınan 2-0'lık mağlubiyetin sonunda Felix Magath'ın Almanya'da yapacağı hamleler olacağını düşündüğümü söylemiştim ama PSG turu vermeye hiç niyetli değildi. Temiz bir galibiyet ile adlarını 4. tura yazdıran ekip oldular.

AC Milan - Werder Bremen: Böyle bir sonuç bekliyordum açıkçası. Hem Milan'ın dengesiz performansı hem de Werder'in deplasmandaki performansıydı bu düşüncenin ana sebebi. Nitekim zor da olsa başardılar ve 2-2'lik skor ile turu kaptılar.

Ajax Amsterdam -Fiorentina: Deplasmandandan 1-0'lık galibiyet ile dönmesine rağmen, Hollandalılar turu zora sokacaktı neredeyse. 0-1 yenik duruma düşmelerine rağmen 87. dakikada gelen gol tam anlamıyla ilaç oldu.

Manchester C. - FC Copenhagen: City'ni turu geçmesi bekleniyordu, maç uzun süre 0-0 gitse de , bu skor da tur atlamalarına yetiyordu, 70. dakikadan sonra 3 gol izlettirdiler. Belamy'nin attığı 2 gole, Kopenhag 90. dakikada cevap verdi. Bir gol daha bulup maçı uzatmaya götürecek vakitleri kalmamıştı artık. 180 dakika sonunda turu geçen ekip beklenildiği gibi City oldu.

Standard Liege - Braga: Turu geçecek ekibin büyük oranda ilk maçta belirlendiği eşleşmelerden oldu. Braga ilk maçtaki 3-0'ın avantajını iyi kullandı ve Belçika'da da zorlanmanda aldıkları bir beraberlik ile 4. tura "merhaba" dediler.

Stuttgart - Zenit St. Petersburg: Sturgart 2-1'lik bir mağlubiyet ile dönmüştü ülkesine. Aslında fena bir skor değildi, üstelik yenilen 2 gole rağmen deplasmanda atılan 1 gol de avantaj sayılırdı. "Babel'in gelişi sonrası artan performanslarını bu maça yansıtırlar mı?" diye düşünmüştüm ama Zenit kalitesini konuşturarak buna izin vermedi. Geçen senenin UEFA Şampiyonu, bu sene de sağlam adımlarla ilerliyor.

Udinese - Lech Poznan: Udinese deplasmanda alınan 2-2'lik skorun avantajını kullandı. Maçın başında 1-0 yenik duruma düşse de üst tura çıkmasını bildi.

Saint-Etienne - Olympiakos Piraeus: Fransız ekibi turu daha ilk maçtan garantilemişti. Bugün de işi riske atmayarak 2-1'lik galibiyet ile Olimpiakos'u kupanın dışına itti.

Deportivo La Coruna - Aalborg BK: Yine bir formalite maçı. Aalborg'da bu senenin bombalarından Metalist ile beraber. Deportivo'ya 2 maçta 6 gol atarak üst tura çıkıyorlar.

Tottenham H. -Shakhtar Donetsk: Lucescu işi ilk maçta bitirdi, bu maçta da kalesini gole kapası. İngilizler 1-0 öne geçse de Shaktar beraberliği yakalayarak Totenham'ın ümitlerini bitirdi.

Valencia-Dynamo Kyiv: Gecenin tek sürprizi. Valencia'nın bir performans düşüklüğü vardı ama deplasmanda alınan 1-1'lik skordan gol bulmak zorunda olan ve sırf kalesini gole kapatmayacak bir Kiev'in turu geçmesi zor görünüyordu. 2-2'lik skor ile Valencia'yı "annelerinin ligi" ne göndermiş oldu. 4. turda karşılarında da "ülkedaş" Metalist var.

Bir çok maç beklenildiği gibi bitti bence, Valencia maçı dışında. 4. tur güzel maçlara sahne olacak. Bu turun değerlendirmesini önümüdeki post'lara bırakalım.

26 Şubat 2009

Dejavu!



Ben bu sahneyi daha önce yaşamıştım sanki yaklaşık 9 yıl önce. Yine bir "tamam mı devam mı maçı", bu kez karşıda Milan var. Son 5 dakikada 1-2 geride iken, o mucize gerçekleşiyor ve maş son dakika penaltısı ile 3-2 bitiyor ve o yol UEFA Kupası'na kadar uzanıyordu.

Bugün de bir benzeri yaşandı bu tablonun, haa "yol kupaya uzanır mı?" sorusuna cevap vermek için çok erken ama geçilen her tur bir inanç çimentosu olacak takım için. Yine de daha önce de yazdım çeyrek final bile başarıdır bu sene için, öncelikli amaç maksimum puan toplayarak sıralamada üstlere doğru tırmanmak olmalıdır. Çeyrek final demek toplamda 35 puan civarı demek ki bu şekilde ilk 55'e girmek neredeyse garantileniyor.

Maça gelelim artık, bu kadar giriş cümlesi yeter! Teknik adam değişikliğinin takıma ekstra bir morivasyon katacağı ortadaydı ki turun geçilmesinde bunun etkisi çok fazla. Çünkü gerek maça 0-1 geride başlamanın gerekse de skorun 3-1'den 3-3'e gelmesinin bir sonucu olarak, 4. golü son dakikalarda bulabilmek güçlü bir inanç gerektiriyordu. Yapılan değişikliğin en büyük katkısı bu oldu, yoksa oyun yapısı anlamında herhangi bir değişim beklemek ve görmek için çok erken.

Maçın kazanılmasında yukarıdaki faktöre ek olarak Michael Skibbe'nin şu ana kadar yapmış olduğu katkıdan bahsetmek de gerekiyor. Zira bu maçtaki bir olumlu sonuçtan behsediliyor ise galibiyetin bir tarafı mutlaka O'na bakmalıdır. Takıma oynatmaya çalıştığı ayağa, yerden paslı oyunu hücumda getirdiklerini gördük yine bugün. Atılan gollerde emeği olduğu gerçeğini görmek ve hakkını teslim etmek lazım.

Bu maçın tekrar tekrar izlenmesi lazım özellikle de defans oyuncularının yeniden eğitimi için. Yenilen tüm gollerde bireysel veya genel savunma hataları var. İlk gol Meira & Sanctis ortak yapımı. 2. gol ise nasıl savunma yapılmaması gerektiğine dair derslik bir pozisyon. Chamackh'ın topu verişi ve araya kaçısı bu arada da topun etrafında bir kaç metrekarelik alanda 5 Galatasaray'lı oyuncunun adeta bir çember oluştururcasına dizilmesinin üzerinde durulmalı. Hatta Sabri'nin bölgesini rakip oyuncuya teslim ettiği gözden kaçmamalı. 3. golde de Emre ve kaleci uyuşmazlığı var. Bu biraz daha kabullenilir bir gol gibi duruyor diğerlerini görünce ama yine de dikkatli olmak gerekiyor. Bülent Hoca'nın üzerinde ciddi bir sorumluluk var savunma konusunda anlaşıldı. Yakın bir zamanda Servet ve Emre'nin de dönmeyeceğini düşünürsek mevcut oyuncuların hata yapma oranlarını münümuma düşürmenin yollarını bulmak ve Sabri'ye de savunma yapmayı öğretmek lazım.

3-1'den sonra oyunu soğutmak için daha kontrollü bir oyun tercih edilmeliydi aslında. Geriye çekilmeden topu kontrolünde tutarak ve aynı zamanda rakibin sahip olmasını önleyerek dakikaların eritilmesi yoluna gitmeyi öğrenmek gerekiyor. Yıllardı takımın en eksik yönlerinden biri de bu zaten. Ya çok agresif bir futbol oynanıyor ya da oyundan düşüp geriye çekilerek rakibin baskı kurmasına izin veriliyor. Kaptan'ın çözüm bulması gereken noktalardan biri de işte bu!

Tüm olumsuzluklara rağmen sahada bu mücadeleyi gösterebilmek, maçın kırılma anlarında ayakta kalarak Bordeaux gibi takıma 4 gol atabilmek de oldukça önemli. Bordeaux'dan gol yiyebilirsiniz ki oldukça etkili bir hücum hatları var, mesele Fransızlar'a gol atmaktı. Siz 4 tane atmayı başardınız. Yediklerinizden de gerekli derslerin çıkarılıp önemlerin alınması halinde daha sağlam ilerlemek mümkün olabilir.

Bir sonraki turda rakip Hamburg olacak. En etkili tarafı hücumdaki ikilisi Olic ve Petric olan bir takıma karşı oynayacak olmak defanstaki bu hataları grünce insanın gözünü korkutmuyor değil hani. Neyse bu eşleşme için yazacak çok şeyimiz olacak, şimdilik galibiyetin tadını çıkarmak lazım.

25 Şubat 2009

Michael Skibbe...



Bir kaç gündür önemli gelişmeler oldu Galatasaray'da. Bu arada konu ile ilgili yazı yazmadım, sadece gelişmeleri izleyip oalcakları görmek istedim. Artık sular durulmuş görünüyor, meydana çıkma vaktidir artık!

İlk geldiği andan itibaren "Saftig" in 2000'li yıllardaki muadili yakıştırması yapıldı kendisi için. Çalıştığı her kulüpten gönderildiği, adam gibi bir başarısının olmadığı yazıldı. O bir stajyerdi ve asla Galatasaray'da başarılı olamayacaktı. Bir defa karar verilmişti O'nun için ağzıyla kuş tutsa da yaranamazdı artık.

Transferinin neden, hangi amaçla yapıldığına ben de anlam veremedim ilk duyduğumda. Leverkusen'de son 3 yılda belirli bir aşama kaydetmişti ama yurtdışında ve şampiyonluğa oynayan bir kulüpte çalışmamış bir teknik adamın gerçekten de Türkiye'de antrenörlük yapmanın zorluğu ile nasıl başa çıkacağı düşüncesi akılları kurcalamaya başlamıştı.

Aradan 8 ay geçti ve Galatasaray'da zaten pamuk ipliğine bağlı olan geleceği Kocaeli maçı sonrası sonlanmış oldu.

Yıllar sonra ilk defa bir teknik adamın gidişi bu kadar hüzünlü geliyor bana. Sanırım efendiliği, mazlum görünüşü etkili bu düşüncenin uyanışında. Uzun zaman sonra yerden ayağa pas yapabilen, şişirme toplar ile gol aramayan bir takım oluşma olasılığını görünce oldukça heyecanlandırmıştı taraftarı ama görevini sadece teknik sorumluluk olarak düşününce, ki belki de gelmiş olduğu kültürün bir yansımasıydı bu, direktörlük kısmı geri planda kaldı ve yönetimin icraatları ile oluşturduğu o otorite boşluğu buradaki kariyerini bitiren ana etken oldu.
Tam 16 hafta minimum eleştiri ve umutla izledim kendisini. Geçen seneki o agresif kaos futbolundan hatta 2001 yılından sonra ne olduğu belli olmayan oyun planlarının ardından ilk defa derli toplu planlı bir anlam yüklüydü Galatasaray'ın oyunu ama burada oyuncuların bireysel performanlarına ve motivasyonlarına o kadar bağlı bir hale geldiki sistem, Skibbe bu gelişimi sağlamayınca olanlar oldu zaten.

Mehmet Demirkol'un doğru bir tespiti var bu konuda "Eskişehir maçında kötü oynayan takımıi Benfica'da o şekilde oynarken görünce şaşırdığını takımın kendisini şaşırttığını söylemişti Skibbe. Ondan sonraki ilk lig maçında ise takımın aynı kadro ile oynadığı kötü futbola da anlam vermesi çok zordu. Şimdi kendisine sorarsanız eğer neler olduğunu muhtemelen kendisi de tam olarak çözememiştir".

Skibbe'nin bugün gelinen tabloda yaptığı taktik hataların elbet payı var ama otorite boşluğu oluşması konusunda zerre suçu yok. Çünkü Skibbe zaten buydu, Leverkusen'dekinden farklı bir kişiik sunmadı buradaki futbolculara. Eğer ortada bir sorun var ise O'nun bu yapısını bilip de bu koca sistemi kontrol etmesini bekleyen, hatta zaaf yaşadığı zaman "Ben müdahale ederim" düşüncesini taşıyaların varlığıdır. Alman teknik adam tüm iyi niyeti ile hatalarına rağmen elinden geleni yapmaya çalışmış ama şu andaki futbol şubesi yönetimi ile bir çok hocanın yaşaması muhtemel başarıssızlığı yaşayıp görevine son verilmiştir.

Yolun açık olsun, yıllar sonra o unutmaya başlanılan Avrupa Zaferleri'ni yeniden bizlere hatırlattığın için sağol. Sakın görevine son verildiği için üzülme, sadece bu ülkenin son 15 yıllık futbol geçmişine ve kimlerin bu ülkeden kovalanarak gönderildiğine bakman bile yeterli.

Hoşçakal...

22 Şubat 2009

Buyur Burdan Yak

Hertha Berlin maçı öncesi, yaklaşık 2 ay önce, yamış olduğum iki yazı bugün gelinen süreci çok iyi özetliyor.

Galatasaray'da Sorun Ne? (Futbol Yönetimi)

Galatasaray'da Sorun Ne? (Teknik-Taktik)

Lafı fazla uzatmaya gerek yok, bu maçın kaybedilmesinin tek nedeni Skibbe'dir ama Skibbe kadar O'nu bu göreve layık gören yöneticiler de aynı sorumluluğu paylaşmalıdır. Neden mi? Cevabı yukarıdaki ilk linkte .

Sezon başından beridir ciddi biçimde eleştirmedim kendisini son 3-4 hafta dışında. Bekleyip analiz etmek, takıma katacaklarını görmek en doğrusuydu ki 16. hafta Beşiktaş maçını 3'lü savunma ile oynadıktan sonra kararımı vermiştim zaten. Bugün de ne akla hizmetse 3'lü savunma tercihi ile takımı sahaya sürdü Skibbe. Bu tercihin elle tutulur bir yanı yok gerçekten. Bir takım neden 3'lü oynar? Savunmada eksiklerin fazlalığı, elindeki oyuncuların yapısının buna uygunluğu, daha önce bu sistem ile oynamaya alışık futbolcu grubuna sahip olmanız vs. vs. Bunların hiç biri bu tercihi açıklamıyor? 4 gün sonra Bordeaux maçına çıkacaksın, muhtemelen de 4-4-1-1 dizilişi ile sahada olacaksın. Böylesine bir rakip bulmuşken karşında bu maçın küçük bir provası olarak neden bu maçı düşünmezsin? Neden bu oyuncuların uzun zaman sonra bir arada çok önemli bir provadan önce böylesine bir maçta beraberce oynatılması düşünülmez? Çıkıp UEFA maçında hadi oynayın mı diyeceksin?Hakan Balta sakat olsa Volkan Yaman'a güvenemediği için hak vereceğim ama adam yedeklerde.

Kocaeli 3'lü savunmayı görünce hem oyuncuların kendi aralarındaki değerlendirmelerde hem de teknik direktörün saha kenarından verdiği direktiflerde aralara top atılması gerektiğine dikkat çekiliyordu. Özellikle Akeem'in süratinden bahsetmişti Kocaelispor'u takip eden arkadaşlarım, ne kadar haklı olduklarını gördük ama buradaki sorun Skibbe'nin rakibin özelliklerini önemsemeden tercihler yapması. Böyle hızlı oyuncular var ise rakip takımda bu kadar uyumsuz bir 3'lü defans ile çıkılmaz maça. Böyle yumuşak bir orta saha kurgusu ile oynanılmaz.

Şimdi Galatasaray Yönetimi olağanüstü toplantı yapıyor. Muhtemelen Skibbe'nin bileti kesilecek ve Kalli'ye daha fazla yetki verilecek, hatta takımın başına bile getirirler. Adnan Polat'ın bu Kalli takıntısı ile her şeyi görmek yaşamamız mümkün çünkü. Sonra sezon biter 1 ay yeni teknik adamı bulmak için uğraşırlar, yeni bir kurban seçip getirirler. Ben yöneticilerin bu kadar çok hata yapmasına anlma veremiyorum? Bu kadar mı plansız programsız iş yapılır, bu kadar mı geçmişteki hatalardan ders alınmaz, Saftig-Souness ve geçen seneki Kalli hatalarından sonra takıma Skibbe'yi ve Kalli'yi yeniden musallat etmenin anlamı var mı?

Skibbe gider, bir başkası gelir. Transfer dönemlerinde 1-2 yıldız futbolcu ile taraftarın ağzına bir parmak bal çalınır, sonra aynı tas aynı hamam devam edilir. Kafalar değişmedikçe, faturalar sadece antrenörlere kesildikçe, örneğin Adnan Sezgin'e Galatasaray'ın 2 yılına mal olacak bu yanlış tercihinin hesabı sorulmadıkça hiç bir şeyin zerre kadar değişeceğine ihtimal vermiyorum. Sadece ortaya bir kurban atılır, aynı sistemsizlik ve iş bilmezlik devam eder.

Dünya futbolunda başarıya ulaşmış tüm hikayelerin çoğunun ortak yönü ,hatta 96-2000 dönemi bunun en canlı örneğidir, şu an Galatasaray'ın Futbol Yönetimi'nin yaptıklarının bir çoğu ile bağdaşmayan gerçeklerdir. İstikrar, profesyonel yönetim, doğru planlama, sistematik bir transfer politikası vs. vs , bunların hangisini uyguluyor Galatasaray? Bana bunun cevabını verebilecek biri var mıdır?

Gerçeklerle yüzleşmek lazım. Galatasaray için bu mağlubiyet bir şans olabilir ama doğru bir biçimde kullanılabilir ve yerinde kararlar alınabilirse. Geçen sene antrenörsüz başarılı olunduğunu düşünen bir zihniyetin bulunduğu bir ortamda daha çok Kalli ve Adnan Sezgin bulaştırılmış bir takım atmosferinin bu doğru kararlardan zerre kadar nasibini almasını beklemek sanırım nafile bir çabadan öteye gitmez.

Suat Kaya & Genç Futbolcular



Nedeni gerçekten futbola bakış açısı mı yoksa Galatasaray alt yapısında çalışmış olmanın getirmiş olduğu bir birikim mi bilemiyorum ama bu adamın genç oyunculara olan güveni, onlara bakış açısı gerçekten takdiri hak ediyor. Ordu ve Gaziantep Büyükşehir Belediye'de Cafercan, Uğur Erdoğan, Efecan, Cihan Can gibi oyuncuları her hafta ilk 11'de görmemizin yegane nedeniydi Suat Kaya.

Şu an Çaykur Rize Spor'un başında ve yine damgasını vurmuş durumda. Ligin ilk yarısında çok az maçta forma giymiş Çağrı Yarkın'ın (bir dönem sakatlığı vardı ama ilk yarının tümünde sakat olmadığını biliyorum) O'nun gelişi ile birlikte ilk 11'de forma şansı bulduğunu görüyoruz. Bugün oynanan Malatyaspor maçında da takımını 2-1'lik galibiyet golünü atmış.

Bu çocuğu hiç izlemedim, ama içimde iyi bir futbolcu olacağına dair bir his var nedense. Ferdi Elmas'a karşılık neden bonservisi ile verilir, hangi akla hizmet yapılır böyle bir hareket? Umarım sonra 1 ton para verilip geri alınmak zorunda kalınmaz.

Yazıyı Suat Hoca ile bitirelim. Gençlerin kıymetini bilen ve onların da kendilerine gerçekten güven duyduğunu bildikleri bir isim Suat Kaya. Antrenörlük kariyerinde çok fazla rotasyon içerisinde olup kalıcı bir şeyler yakalayamamış olsa da sırf genç futbolculara olan güvenlerinden dolayı seviyorum böyle adamları be...

21 Şubat 2009

Bundesliga'da Neler Oluyor?



Bundesliga'da zirve iyice karışmış durumda. Tam 4 takım potanın tam içerisinde. Üstelik bunlara yarın alacakları bir galibiyet ile Leverkusen'in eklenmesi de mümkün. Uzun zamandır böyle kıran kırana geçmiyordu Şampiyonluk mücadelesi Almanya'da.

Bugün de Bayern kendi sahasında Köln'e 2-1 kaybetmiş. Kara bulutlar dolanıyor bu aralar Bayern'in üstünde. Herta Berlin'de, hafta içi Fransa'da PSG'ye kaybeden Wolsfburg'a deplasmanda 2-1 yenilmiş. 1-0 öne geçmelerine rağmen Dzeko'nun 2 golüne engel olamamışlar. Hoffenheim'da düşüşe geçen takımlardan. Son haftalarda performansı giderek artan Stutgart ile 3-3'lük skor ile puanları paylaşmışlar. Bayern ve Hertha'nın 0 (sıfır) çektikleri düşünülürse alınan 1 puan kar bile sayılabilir. Yine de bu Hoffenheim'ın son 3 haftada 7 puan kaybettiği gerçeğini değiştirmiyor. İrtifa kaybediyorlar, İbisevic'in sakatlığı sonrası.

Küme düşme hattında da Energy Cottbus'un dikkat çeken bir yükselişi var. Geçen hafta Dortmund deplasmanında Çağdaş'ın attığı gol ile 1 puanı kapmışlardı, bugün de Werder Bremen'i 2-1'lik skor ile mağlup etmişler. 14. hafta sonunda 9 puan ile son sırada (18.) iken, 21. hafta sonunda 20 puan ile 14. sıraya kadar yükselmiş durumdalar. Bu tempo ile devam ederler ise muhtemelen lig'de kalırlar.

Bundesliga'da hafta yarın 18:00'da oynanacak ve muhtemelen çok tempolu geçmeye aday Leverkusen -Hamburg maçı ile sonlancak. Leverkusen kazanır ise puanını 39'a yükseltecek ve lider Hoffenheim'dan sadece 1 puan uzakta olacaklar. Hamburg kazanır ise yeni lider olarak kapatacak haftayı. Bu maçı sakın kaçırmayın derim, benden söylemesi...

Barça'yı Eski Dost Durdurdu


Barça geçen haftaki Betis beraberliğinden sonra kendi sahasında Espanyol'a 2-1 kaybetti. Aynı zamanda Katalan derbisi olması yönüyle başka bir anlam taşıyan bu maçta Espanyol'un golleri Barça altyapısından yetişmiş olan "Eski Dost" De Le Pana'dan geldi. Real Madrid'in Betis'e gol yağdırdığı (6-1) maçın ardından aradaki fark 12'den 7'ye inmiş durumda. Elbette puan kaybedilecekti, o harika performansın tüm sezon boyunca sürmesi beklenemezdi zaten. Yoksa 12 puan fark açmanın ne anlamı olurdu, böyle anlarda kullanılmayacaksa...

Uykudan Uyanma Vakti



Geçen hafta 7-0'lık galibiyetin yanıltıcı olacağını belirtmiştik. Nitekim atan kadar attırana da bakmak gerekirdi. Eğer bu galibiyetin anlam taşıması isteniyorsa da "ağabey" Gençlerbirliği karşılaşmasında da 3 puan ile dönülmesi gerekiyordu.

İlk yarı kanatları daha etkin kullanmaya çalıştı Fenerbahçe. Özellikle orta sahada Emre'nin geçmişe göre etkili futbol sayesinde orta sahada toplar isabetli paslar ile ileri taşındı. Hatta ilk 10 dakika 1-2 pozisyon ile gole de yaklaşıldı ama Gençlerbirliği'nin golü çok kritik bir anda geldi. Bol gol aslında Gençlerbirliği'nin aklını başına getirdi. Maçı kazanabileceklerine dair innaçları gözle görülür bir şekilde arttı. Topa daha çok hakim olmaya çalıştırlar zaman zaman da bunu başardılar ama Fenerbahçe'nin biraz gayretli olmasıydı karşılarındaki tek engel.

İkinci yarıda ise uzun zamandır Fenerbahçe'nin bu kadar mahkum olmadığını görmemiştim. Bunda Geçlerbirliği'nin ayağa oynamaktaki ısrarı kadar Fenerbahçe'nin otobana dönen orta sahasının da etkisi vardı. Gerek kendi defanslarından gerekse Fenerbahçe defansından dönen ikinci topların neredeyse hepsini topladırlar. Djite'nin de ileride top saklama becerisi de orta sahanın hücuma çıkmasında önemli pay oynadı. Düşen orta sahayı hızlı geçerek bir kaç net pozisyon da buldular. Biraz becerikli olsalar gol sayısını arttırmaları içten bile değildi. Yapılan oyuncu değişiklikleri ise Fenerbahçe'yi canlandırmaya yetmedi.

Fenerbahçe'nin orta sahası oyundan çabuk düşüyor. Emre ilk yarı takımın en iyileri arasında iken 2. yarı oyundan düştü, düştükçe de pas hataları yapmaya başladı. Deniz için diyecek bir şey yok, adam resmen futbolu unutmuş. Pas vermekte bile zorlanıyor. Önder desen Djite'nin peşinden koşa koşa ne yapacağını şaşırdı. Uğur Boral zaten Sevilla'dan beri yatıyor. Dievid'de kötü olunca bu orta saha yapısı ile gol bulmak neredeyse imkansız hale geliyor.

Gençlerbirliği'nde Mustafa, Soner ve Koray için ayrı parantez açmak gerekiyor. Koray'ın defansın göbeğindeki hem mücadeleci, hem de topu oyuna oldukça olumlu sokan oyun anlayışı olgun bir futbol anlayışının ürünüydü bence. 1988 ve 1991 doğumlu diğer iki oyuncu da takımın en etkili isimlerindendi. Bir oyuncu solak ve teknik ise gerçekten izlemekten acayip zevk alıyosunuz. Her iki oyuncu da bu tipten. Soner'in fizik olarak eksiği var, daha basan bir orta sahaya karşı ne yapacağını da görmek gerek daha geniş bir değerlendirme için ama dedik ya ilk izlenimler gayet olumlu.

Fenerbahçe transferde devre arasını boş geçirdi. Sadece Gökhan'ı aldılar ki O'nun da takıma yapacağı katkının sınırları belli. Asıl problem orta sahanın göbeğinde oynayabilecek etkili oyuncuların yokluğuydu ama es geçildi bu problem. Josico ve Maldonado gibi iki oyuncunun kenarda 0 (sıfır) katkı yaparak oturması da gerçekten düşündürücü. Önümüdeki hafta da çok kritik bir Sivas maçı var. Puan kaybı durumunda ilk 2 şansı neredeyse imkansız hale geliyor. Aslında şu aşamada yapılacak şey önümüzdeki senenin planlarını yapmak ama neredeyse tüm yabancılar ile anlaşmışken ve yabancı kontenjanının 6'ya düşürülmesi beklenirken sadece 1 yabancı transferi ile takıma yapacağınız katkının boyunu ne olur, tartışılır. Yerli oyunculara yönelmek lazım ama yurtiçi piyasası da el yakan cinsten. Allah kolaylık versin...

Gençlerbirliği çok kritik bir 3 puan aldı. Denizli'nin Trabzon'da kazanması düşme hattını iyice karıştırdı. 21-25 puan arasında tam 7 takım var, kaynayan kazan tam anlamıyla. Buraya düşen ateş üst bölgeleri de etkiler, anlaşılan Süper Lig ilerleyen haftalarda çok zorlu maçlara gebe .

19 Şubat 2009

UEFA Cup Round of 32



4. tura yükselme mücadelerinde ilk Round'u geride bıraktık. Bir çok karşılaşmada turu geçecek takımı görmek için 2. maçları beklemek gerekse de bir kaç maçta da neredeyse turu ganatileyen takımlar oldu.

İlk dikkati çeken grup 1.lerinden 6 takımın 2. maçlar için avantajlı skorlar ile sahadan ayrılmış olmaları. Sadece Wolfsburg ve Standart Liege farklı şekilde mağlup ayrılarak işi zora soktular. Standart'ın işi gerçekten zor ama Wolsfburg için hala hiç bir şey bitmiş değil. İlk maçta son 10 dakikada ilki kalecinin apaçık bir hediyesi ile yedikleri 2 gol ile ayrılsalar da Fransa deplasmanından Felix Magath'ın hala yapacakları olduğunu düşünüyorum. Metalist'e de değinmeden geçmek olmaz. 1-0'lık seriye devam ediyorlar. Bir sonraki turda muhtemel rakipleri Valencia'yı da geçebilirlerse işte o zaman rüştlerini tam anlamıyla ıspatlamış olacaklar.

Şampiyonlar Ligi'nden gelen takımlardan sadece 3'ü avantajlı skor ile rövanş maçlarına çıkıyorlar. Bu 3'lü ye kendi sahasında 2-1'lik skor ile galip gelen Zenit'in de dahil olduğunu hatırlatalım. Lucescu üstad Totenham'ın son 10 dakikada yıktı ve İngiltere'ye oldukça avantajlı gidiyorlar. Aalborg'da 3-0'lık skor ile turu neredeyse garantiye aldı. Deportivo 2004 yılında Milan'a Sansiro'da 4-1 kaybettikten sonra İspanya'da 4-0'lık muhteşem galibiyet ile yarı finale yükselmişti Şampiyonlar Ligi'nde. Aynen böyle bir performansa ihtiyaçları var ama yapabilecekleri güçleri var mı, pek sanmıyorum.

Grup 2'lerinin de genel olarak rövanş için sahadan avantajlı skor ile ayrıldıklarını söyleyebiliriz. 5 takım rakip kalelere havalandırdı ve sahadan en kötü beraberlik ile ayrıldılar. Stutgart 2-1 mağlup olmasına rağmen çok da dezavantajlı bir skor ile dönmüyor Almanya'ya. Üstelik Babel'in gelişi ile performanslarında gözel görülür bir artış var. Galatasaray'da az da olsa avantajlı dönen takımlardan.

Grup 3.'leri ise ilk maçların en kötüleri olarak ön plana çıkıyorlar. Sadece PSG 2-0 lık gibi net bir skor elde etti ki Almanya'da pek kolay bir maç beklemiyor onları.

Genel olarak Grup 1.'lerinin performansları ile ön plana çıktıkları, Şampiyonlar Ligi'nden gelen takımların hayal kırıklığı yarattığı bir 3. tur ilk maçları izledik. Bakalım rövanş maçları sonunda tablo ne kadar değişecek?

Bordeaux Maçı'nın Ardından...



Gol yeme ihtimali fazlaydı Galatasaray'ın, tek ihtimal bu sene UEFA maçlarında gösterdiği Süper Lig'deki performansını inkar edercesine oynamasıydı. Defansif anlamda Herta ve Benfica maçlarından kesinlikle daha başarılı olunmasına rağmen ofansif anlamda her iki maçın da gerisinde kalındı.

Savunmanın sağında ve solunda oynayan oyuncuların kötü performansı, özellikle de Volkan Yaman'ın uzun zamandan beri her haliyle "Bu adamın ne işi var futbol sahasında?" diye sorduran performansı Skibbe'nin radikal bir karar ile 3'lü savunmaya dönmesine neden oldu. Hakan Balta oynayabilseydi eğer Sabri'yi büyük ihitmalle sağ bek olarak sahaya sürecekti, fakat dedik ya Volkan güven vermemişti Alman teknik adama. Kadroların açıklanması ile bu savunma düzeninin takımı çok zolayacağını düşünmüştüm, öyle olmadı. İlk 15 dakikada saha içindeki yerleşimde yaşanan sıkıntılardan dolayı sağlı sollu ataklar yenildi Bordeaux'dan. Hatta "Bu maç böyle bitmez" diye düşündü eminim bir çoğumuz. Oysa geride kalan 75 dakikalık bölümde çok ciddi bir atağı görülmedi Fransız ekibinin. Sadece gereksiz bir biçimde orta saha ve defansın boş bırakılarak gol aramaya gidilen bir korner atışı ile yaşanan tehlike kaldı akıllarda.

3'lü savunma hem defansif bütünlük sağlama hem de hücumda etkin olabilme anlamında sıkıntılar barındırıyordu elbette. Bunun da en temel nedeni sağ ve solda oynayan Arda ve Kewell'ın bu sistem içerisinde defansa yardım etmek zorunda oluşları idi. Özellikle Arda 70. dakikadan sonra hücuma çıkmayı çok fazla düşünmedi savunma görevini saha çok ön planda tutarak. Çünkü yenilecek bir golün yaratacağı olumsuzluğu çok iyi bildiği için gol yememeyi tercih etmişti. Kewell'ın da her ne kadar beklenen de daha faydalı bir oyun sergilese de uzun zaman sonra ilk kez oynaması, Lincoln'ün 2009 yılında doğru dürüst forma giymemiş olması da hücum anlamında yaşanan sıkıntıların diğer nedenleriydi. Buna bir de 2. yarıda çok daha uygun ortam bulacağına inandığımız Baros'un sakatlanarak çıkması eklenince gol atamamak biraz da kaderi oldu Galatasaray'ın.

Bordeaux açısından bakınca, muhtemelen gol bulacaklarını düşünmüşlerdi bu maçta. Çok da hızlı başladılar üstelik ama Galatasaray defansif bütünlüğü çok çabuk sağladı ve doğru dürüst fırsat vermedi Fransızlar'a. Bu maçtan akıllarda kalması gerekn bir şey var ise o da Bordeaux'un ani ataklarda orta sahayı gerçekten çok hızlı geçerek rakip kaleye ilerleyişi olmalı. 2. maçta gözden kaçırılmaması gereken nokta burası. Şuursuzca bir gol arayışı içerisinde olunmamalı.

Bir isme özel olarak değinmek gerekiyor: Kewell. Bu adam Galatasaray için çok farklı bir anlam ifade ediyor. Saha içerisinde çok farklı bir futbol aklının temsilciliğini yapıyor adeta. O'nun sahada olması bile takım için ayrı bir katkı demek.

Bu hafta Kocaelispor maçında da yapılacak şey tamamiyle Bordeaux maçının 11'i ile yani 4'lü savunma Arda-Kewell-Lincoln'lü orta saha ve Boros'lu ileri uç. Çift forvete falan gerek yok, küçük de olsa bir prova maçı olarak görülmeli hafta sonu oynanacak karşılaşma.

Rövanştan Bordeaux'un nasıl bir 11 ile oynayacağını merak ediyorum. Bu hafta düşme potasının hemen üstündeki, Yunanistan fatihi Saint Ettien ile deplasmanda oynayacaklar. Önümüzdeki hafta sonu ise orta sıralardan sıyrılıp üstlere doğru tırmanmak isteyen Lorient ile karşılaşacaklar. Dolayısı ile bu tempoda eğer Saint Ettien maçında puan kaybedilir ise Galatasaray maçı sonrası çok önemli bir Lorient maçına çıkılacak olması bu noktada Blanc'ı ve tercihlerini nasıl etkiler çok merak ediyorum. Ligi riske etmemek adına UEFA Kupası maçını 2. plana atmak zorunda kalabilirler bence.

2. maça gelirsek, lafı da fazla uzatmandan: Deplasmanda 0-0 ile evinize dönmek avantaj mı dezavantaj mı? Şimdi herkes bunu tartışıyor. Avantaj mı değil mi bilemiyorum ama önemli bir fırsat olduğu kesin. Bu fırsatı da avantaja dönüştürmek Galatasaray'ın kendi ellerinde.

16 Şubat 2009

Bir Fotoğraf Çekinebilir miyiz Abi?



Fotoğraf Hürriyet Gazetesinden, hatta başlık da. Çok hoşuma gitti. Hayran olduğu futbolcuya yaklaşan minik Güiza o bilindik soruyu sorar "Bir fotoğraf çekinebilir miyiz Semih abi?".

Geyik bir yana korkarım ki Semih bu gollerinden sonra önümüzdeki hafta yeniden yedek kulübesine mahkum edilsin!