14 Şubat 2009

Gerçeklerle Yüzleşme Vakti



Sivasspor maçından beri tüm mağlubiyetler hakemler bağlanmış, manifastolar yayınlanmış, basın toplantıları yapılmış ama takımın 10 kişi olsa da çaresiz futbolu görmezden gelinmiş. 3 hafta böyle idare edilmiş ama 4. maçta gerçekler suratınıza adeta çarpılmış.

Sivasspor mağlubiyeti sonrası bu yazıda "Bir Mağlubiyetten Daha Ötesi" başlığı altında, şurada Kayseri maçı yazısında değinmiştim zaten bu eksikliklere. Bugün bu sonucun alınması sürpriz değil en azından benim için.

Skibbe için bir kaç cümle karalamak istiyorum. Yerden ayağa oynatması ilk başlarda oldukça olumlu izlenim yaratmış bizde ama bugün görülüyor ki verebildiği tek şey buymuş. Yumuşak yapısı ile bir gruba liderlik yapabilmekten çok uzak Skibbe. Oyuna müdahaleleri de yeterli düzeyde değil. Bundan sonra Bordeaux maçında şapkadan tavşan çıkarabilir ama Galatasaray bu istikrarsız yapısını sürdürmeye devam edecektir.

Polat&Sezgin ikilisi için 2.5 ay önce yazdığımız başka bir yazıda 92-96 dönemi ile birlikte düşünüldüğünde ilk Kalli seçimi dışında çok kötü teknik direktör tercihleri ile takımın yıl başına 1 teknik adam ile çalışma gibi bir istikrarsızlığı sahip olmasının en baş sebepleri olduklarını belirtmiştim. An itibari ile görülüyor ki Skibbe yanlış seçim olmuş, oynanan kumar tutmamış. Yıllardır bu işin içinde olan insanların böyle hatalar yapmaları akıl karı değil, anlam veremiyorum gerçekten.

Rakipler puan kaybetse de kendi göbeğini kesmekten aciz bir takımın yapabileceklerinin sınırının şampiyonluk ile kesişmesi çok zordur. Galatasaray için de durumun özeti budur!

David Moyes #2



Zaman zaman bazı teknik direktör ya da futbolcular hakkında analiz yazıları yazıyorum. O ana kadar performansları ile ilgili detayları pasylaşıyor ve bu isimler üzerinde dikkat çekmeye çalışıyorum. Düşündüm de eksik kalan bir parça oluyor özellikle de teknik direktörler açısından. O da belirli periyotlarda performans takibinin yapılmaması. Bu nedenel belirli sürelerde seri halinde performans takiplerine devam etmeyi düşünüyorum. David Moyes'de bus erinin ilk yazısı olacak.

En son 17 haftada bu yazı ile üzerinde durmuştuk İskoç Teknik Adam'ın. Gelecek 5 yılda da Everton'un teknik patronluk koltuğunda oturacağı ön görüsüne dayanarak Everton'ın 10 yıllık tarihi ile özdeşlemiş bir isim haline gelecek David Moyes. UEFA Kupası'nda ki kötü performansın aksine bu sezon Premire Lig'de parlak bir performans ortaya koyuyorlar. Geride kalan 2 aylık sürede de bu süreç devam etti. 17 haftada 25 puan ile bırakmıştık Everton'ı ve 25. haftada 40 puan ile bir sıra yükselerek 6. basamağa yerleşmiş durumdalar. Bu da 8 haftada 15 paun analmına geliyor. Kaybedilen 9 puanın detayında ise Chealsea, Liverpool, Arseal beraberlikleri ve Manu karşısında alınan 1-0'lık mağlubiyet var. Zirveden kopmuş durumdalar ama ligi ilk 6 içerisinde bitirmeleri ihtimali çok yüksek, ilk 5 içerisinde yer almaları beraberlik kokan maçların gelibiyete dönüşü ile gerçekleşebilir. Yani bunun için performanslarını daha da yükseltmeleri gerekiyor.

Bu sıralama da başarıdır Everton için. Daha önce da yazdık, bu kadroya yapılacak takviyeler ile daha üst sıralar için oynamaları olası ama Arsenal, Chealsea, Liverpool, Manu gibi büyük bütçeli takımların arasına girmek de o kadar kolay değil.

Beckham Geri Dönüyor



Milan, L.A Galaxy ile anlaşamadı ve Beckham 9 Mart'da geri dönüyor.İtalyan ekibi 3 aylık bir süre için "ne alırsak kardır" mantığı ile almışlardı Beck'i fakat öyle bir performans ortaya koydu ki İngiliz fufbolcu "Bonservisi ile alsak mı?" diye akıllarda oluşan soruları gerçeğe dönüştürmek için harekete geçtiler. Dün transfer görüşmelerinde son gündü ve Milan, Amerikalılar için kabul edilebilir bir teklif sunamadı. Yani karşılarında ki karşılanması zor maliyet engelini aşamadılar ve Beckham'dan 1 ay boyunca alabilecekleri ile yetinmek zorunda kalacaklar.

Uğur Uçar Sahalarda (Coming Soon)



Geçen sene Süper Lig'de Gökhan Gönül ile beraber in iyi çıkış yapan oyuncuydu. Uğur. Kayseri macerasından sonra çok sıkı bir giriş yapmıştı sezona. Takım'ın en istikrarlı oyuncularından biriydi. Hücuma verdiği destek ortalama sağ bek düzeyinin çok üstündeydi. Ligin ilk yarısında 6 asisti vardı geride kalan sezonda.Aklımda da 16. haftada Sivasspor maçında oynadığı futbol kaldı. İnanılmaz oynamıştı, sağdan sürekli bindirmişti. Bir çok gollük pas verdi ama en sonunda Nonda'nın kafasına "al da at" diye bıraktığı top gol olmuştu.

Konyaspor maçında sakatlanmasa büyük ihtimalle 21 yaşında Avrupa Şampiyonası'nda oynama şansı bulacaktı, Arda ile takımın en genç iki oyuncusundan biri olacaktı. Sabri'nin hücumdaki parlak ama defansif anlamdaki verimsiz futbolunun yerine ikame edilebilmiş olsaydı Almanya maçında o hatalı golleri yemezdik diye düşünüyorum. Çünkü Sabri önde kullanıldığında çok daha faydalı olacak bir oyuncu ki hücum zenginliğini zaten sağ açık olarak fazlasıyla gösterebilirdi.
Sakatlığının üzerinden 1 yıl geçti ve Uğur henüz sahalara dönebilmiş değil. Yok yok, bu olayı basındaki gibi malzeme yapma niyetinde değilim. Ciddi bir sakatlık geçirdi kendisi dönüşü de o kadar kolay olmayacaktı zaten. İnternet'de dün Uğur ile yapılmış taze bir röpörtajı ve antreman görüntülerini gördüm. Top ile çalışmalara başlamış ve gerekli kuvveti sağlamaya ynelik idmanlara yapıyor şu anda. 3-4 hafta içide takımlara çalışmalara başlayacağını düşünürsek, 9. haftadan itibaren Uğur'u emaneti geri almış bir halde görebiliriz.

Leverkusen'den 4'lük Tarife (H 1:4 B )



Bundesliga'da haftanın açılış maçında lider Hoffenheim evinde 5. sıradaki Leverkusen'i ağırladı. Özellikle Leverkusen'in alacağı bir mağlubiyet zirve ile aradaki farkı 9'a çıkaracaktı, en azından kaybetmemeleri gerekiyordu onlar daha fazlasını yaaprak tam 4 golle sahadan galip ayrılmasını bildiler.

Leverkusen'i devre arasında hazırlık maçında Galatasaray'a karşı izlerken de dikkatle incelemiştim, sağlam bir takım olmuşlar. Orta sahaları oyunu iki yönlü oynayabilen oyuncularda kurulu. Rakibe sahanın her tarafında basarak alan daraltıyorlar. Bu sene ilk 4 içerisinde olmak başarıdır onlar için ama aynı kadroyu koruyup bir kaç takviye ile şampiyonluğu bile domine eder hale gelebilirler önümüzdeki sene.

Hoffenheim'ı beklediğim gibi bulamadım. Bir kere İbisevic'i aradıkları ortada, Sonago fizikli ama teknik olarak Ibisevic'in çok gerisinde. Salihovic ve Eduardo ile gol yollarına sızmayı denediler ama Leverkusen çok fazla fırsat vermedi. Leverkusen'in 2-0 yaptıktan sonra devamını getireceği belliydi, çünkü orta sahayı isabetli paslarla hızlı bir şekilde geçmeyi başarıyorlardı.

Hoffenheim için önümüzdeki 3 hafta çok daha önemli şimdi. Son 2 haftada kaybedilen 5 puanın devamının gelip gelmeyeceğini göreceğiz. Önce dışarıda Stutgart ve Dortmund ile oynayıp kendi evlerinde Bremen'i ağırlaaycaklar. Ortadaki 9 puanın ne kadarının alınacağı psikolojik olarak takımın şampiyonluğa olan bakışını ciddi manada etkileyecektir. Bu 3 hafta sonunda Hoffenheim için bir değerlendirme de yaparız bu sayfada.

13 Şubat 2009

Slumdog Millionaire



Malum bu aralar Oscar Adayı filmlere yoğunlaştığımı söylemiştim. Benjamin Button ve The Reader'dan sonra furyanın 3. filmi Slumdog Millionaire oldu. 3 filmin de ortak özelliği Kitap Uyarlaması olmaları. Eğer bir sıralama yapacak olursam ilk sıraya kesinlikle Slumdog Millionaire'yi yazarım.

Filmin konusunu herkes az çok duymuştur. Gecekondu mahallelerinden birinde yaşayan 18 yaşındaki yetim bir gencin (Jamal) Hindistan'da katıldığı bir bilgi yarışmasında 20 milyon rupe kazanmasına sadece bir soru kalmıştır. Son sorunun bir sonraki yarışmaya kalmasının ardından eğitimsiz olan birinin bu kadar büyük başarıyı ancak hile yoluyla gösterebileceğinden şüphelenilip tutuklanır. Oysa yarışmadaki her sorunun detayı aslında Jamal'ın hayatından kesitler sunmaktadır.

Konu basit, bir yarışma programı ve milyonlara uzanmaya çalışan bir genç. Fakat bu basit konu içerisine Jamal'ın yaşantısının ayrıntıları o kadar iyi sepiştirilmiş ki konu zamanlar sizi de sarmalıyor. Merak düzeyiniz artıyor ve ara vermeden soluksuz izleyebiliyorsunuz filmi. Oyunculuklar da gayet başarılı. Jamal'ın çocukluk hali ise bence en iyisi, inanılmaz sempatik bir elektriği var.

Genelde Bollywood filmlerini pek beğenmem ama Boly-Holy karşımı olmuş bu yapıt. Yönetmeni de daha önce Trainspotting filmi ile bir çoğunun tanıdığı Danny Boyle. Golden Globe'da en iyi film ödülünü kapan Slumdog Millionaire izlediğim 3 filme göre "En İyi Film Oscarı" na en yakın duranı. Ha ödülü alır mı, malum Oscar Jürisi'nin sağı solu pek belli olmuyor. Yine de Bollywood'a bir Heykelcik neden gitmesin?

11 Şubat 2009

Afrika'nın Kralı Adebayor



Michael Essien ve Mohamed Aboutrika'nın önünde 1. liğe ulaşmayı başardı Adebayor. 2008'in ilk 5 ayında gösterdiği performansın bunda büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Arsenal'in geçen sene gol yükünü çeken isimdi. Essien'de pekala bu ödüle layık görülebilirdi ama golcü olmanın etkisi Togo'luyu öne çıkarmış olmalı. Aboutrika'ya gelince Al Ahly'de gerçekten ço iyi bir performans sergiliyor, 30 yaşın vermiş olduğu tecrübenin de katkısı çok fazla. Sanırım Mısır-İngiltere karşılaştırmasında Premeire Lig'in ağırlığı dengeleri degiştirdi.

Kalou ise 2008'in en iyi genç futbolcusu ödülünü de Salamon Kaloue almış. Oyun tarzını çok tutarım bu adamın ama hala istenilen düzeyde olmadığını düşünüyorum.

Hiddink Chealse'de



Abramovic Rusya'daki gücünün de etkisi ile Hiddink'i sezon sonuna kadar Chealsea'nin yeni emanetçisi yapmayı başardı. Rijkaard'ın da adı geçiyordu ki bence kesinlikle yanlış bir tercih olurdu. En azından şimdilik sezon sonuna kadar en iyisi ile anlaşmış bulunuyorlar. Şu an en iyi 3 teknik adam arasında kesinlikle sayılacak isimlerden biridir Hiddink. Gittiği her takıma oyuncu yapısına göre bir taktik anlayış kazandırmayi bilmiştir. Güney Kore'de prese dayalı ve önde basan, Avustralya ve Rusya'da daha kontrollü ve ne yaptığını bilen bir anlayışla karşımızda idi. PSV'ye Şampiyonlar Ligi'nde oynattığı yarı finalden sonra Hollanda ekibi bir daha o noktayı göremedi.

Bu kadar kısa sürede neler beklenir ya da neleri yapması başarıdır gerçekten söylemesi güç ama Scolari'den daha başarılı olacağına bahse girerim.

Punch - Drunk Love



Zaman zaman romantizm yapmak gerek diye izlerim bu tür filmleri. Klasik hikayeler çevresinde dönse de genel de eğlencelidirler. Filmin sonunda yüzünüzde tatlı bir gülümseme belirir bir çoğunu 2. kez izleme isteğine sahip olamayacağınızı bile bile.

Bu düşüncelere sahip birisi olarak Adam Sandler'on oynadığı bu filmi de muhtemelen benzer ifadeler ile sonladıracağımı düşünmüştüm ama yanılmışım. Uzun zaman sonra ilk defa bir filmi bitirmekte bu kadar zorlandığımı hatırlıyorum. Paul Thomas Anderson sıra dışı, izlenesi filmlere imza atmıştır, fakat bu defa...

Filmde Adam Sandler'da o bilindik romantik film tiplemesinin dışına çıkıyor. Farklı bir türe sahip Reign Over Me'de de oyuncuuluğunun değişik yönlerini görme fırsatım olmuştu nitekim bu filmde alışılmış tablonun dışına çıkan oyunculuğunu gördüm. 7 tane kız kardeşli ve hayatındaki bütün boşlukları işiyle dodurmaya çalışan kendi halinde bir genç adamı canlandırıyor (Bary Eagen) Sandler. Biraz sorunlu bir tip, belki de bu kadar kız arasında en küçük olarak yetişmenin vermiş olduğu bir psikoloji bu. Bu yaşantıdan kaçış isteği puding kuponları biriktirerek bedava uçuş mili kazanma çabası ile ifade ediliyor galiba. Kadınlar konusunda da doğuştan yeteneksiz olan Eagan, günün birinde bir kadınla tanışır ve yavaş yavaş kendini bulmaya başlıyor.

Hani filmi izleyip de farklı tadlar almış arkadaşlarımız var ise paylaşmalarını isterim, çünkü Anderson'dan bu kadar kötü bir yapım beklemediğim için hayal kırıklığı yaşıyorum :(

10 Şubat 2009

PAF Ligi Puan Durumu & Sivasspor



PAF Ligi'nde de 19. hafta geri de kaldı. Trabzonspor bu hafta liderlii averaj farkı ile Süper Lig'deki ağabeylerinin istikrarının aksine ligin son sırasında yer alan Kayserispor'u 5-1'lik skorla farklı mağlup eden Galatasaray'a bıraktı. Sarı Kırmızılılarda gelecek adına umut vaad eden gençlerden Cem Sultan'ın hat trick yapması dikkat çekici. Trabzonspor ise Ankaragücü ile kendi sahalarında berabere kalarak çok önemli bir 2 puan yitirmiş oldu. Antalyaspor ise bu senenin sirprizi tıpkı geçen seneki Sivaspor gibi. Son yıllarda Galatasaray'ın hegomanyasını koyduğu şampiyonluklara bir dur demişti Anadolu ekibi geçen sene. Fenerbahçe'de geçen seneye göre daha iyi bir performans ortaya koyuyur ve liderin yalnızca 4 puan gerisinde. Fenerbahçe'den sonra 5. sırada yer alan Beşiktaş ise zirvenin 9 puan gerisinde ve üst sıralardan kopmuşluğu temsil ediyor bir anlamda.

Bu hafta da PAF Ligi önemli maçlara sahne olacak. Antalyaspor & Galatasaray maçı liderlik açısından oldukça önemli. İlk yarıdaki maçta Antalya ekibi İstanbul'da 3-1 galip gelerek 3 puana uzanmıştı. Bir diğer önemli maç ise Beşiktaş ve Trabzonspor arasında. Beşiktaş'lı gençler tıpkı ağabeyleri gibi maçı kaybederlerse şampiyonluk mücadelesinden iyice uzaklaşmış olacaklar. Yani Trabzon maçlarında bu hafta her alanda 3 puana gebe.

Yukarıda Sivasspor'dan bahsederken sezon başından beri puan tablosuna her bakışımda dikkatimi çeken geçen sezonun şampiyonunun gözle görülür bu düşüşünden de dem vurmak gerekiyor. "1 yılda bu takıma ne oldu?" sorusu normal olarak ağızlardan çıkıveriyor ister istemez. Üşenmedim durumu araştırdım. Takımdaki bu değişimin ana nedeni 2007-2008 sezonundaki takımın 15 futbolcusunun 1988-1989 doğumlu oyunculardan oluşması. Yapılan son düzenleme ile de bu sene PAF Ligi'nde 1990 ve sonrası doğumlular oynayabildiği için şampiyon kadrodaki oyuncuların neredeyse hepsi boşa çıkmış oldu. Bir çok takım aynı sorunu yaşadı ama alttan gelen oyuncular ile bu boşluğu doldurabildiler ve hala üst sıralarda yer alabiliyorlar. Oysa burada Sivasspor'un başka bir gerçeği öne çıkıyor. O'da alt kademelerden oyuncu çıkaramamış olmaları. Bu sene oynayan PAF Takım kadrosundaki 11 oyuncu başka takımlardan transfer olarak takım bünyesine katılmışlar. Dolayısı ile tamamiyle farklı bir yapı oluşmuş, yep yeni bir kadro oluşturulmuş.

Burada üzerinde durulması gereken başka bir nokta da Sivaspor A Takım kadrosunda alt yapı kökenli yalnızca 1 oyuncunun bulunması (Ümit Çalışkan). Şampiyon bir takımdan üste çıkaracak oyuncunun olmaması gerçekten ilginç. Bu gençlerin şu an oynadığı kulüplere bakınca TFF 2. Lig'de bile olmayan takımlarda olduklarını görüyorsunuz. Hiç mi bulunamadı bu çocuklara en azından 2. Lig'de oynayan takım, gerçekten ilginç.

Yıllardır PAF Ligi'ni domine etmesine ve üst üste şampiyonlular almasına rağmen A takıma yeteri sayıda oyuncu çıkaramayan bir Galatasaray örneğinin üstüne Sivasspor'un bu yaklaşımı genel futbo yönetimleri açısından bakınca pek de yadırganası gelmiyor bize. Sivasspor'un oturmuş kadrosu belki bu gençlerin bünyeye dahil edilmesine imkan vermemiş olabilir ama önümüzdeki yıllarda da bunlardan kaçını vizyonda göreceğimiz ciddi bir muamma. Bekleyip, görelim, umarım gerektiği gibi değerlendirilebilir eldeki potansiyeller.

Tecrübe Budur...



Beylerbeyi'nin devre arası transfer hareketleri hakkında sizlerle bilgi paylaşımı yapmıştık. Bu transferler içerisinde takım için en önemlisinin de gerek tecrübesi gerekse de golcülüğü ile genç futbolculara ve takıma katkı sağlayacak olan Mustafa Kocabey olduğunu belirtmiştik.

Pazar gübü oynanan Gebzespor karşılaşmasında ikinci yarıda oyuna girip son 5 dakikada 3 gol atarak takımını 2-0 mağlubiyetten 3-2'lik galibiyete taşımayı başarmış tecrübeli isim. İlerleyen dönemde daha fazla katkı yapacağından eminim namı-ı diğer Papen'in. Devre arasında yapılan transferden bu kadar kısa sürede daha ne beklenebilir ki?

En İyisi İspanya



Çarşamba akşamı oynanacak hazırlık karşılaşmasından önce İngiltere Milli Takım Teknik Direktörü Capello'ya ait başlık. Şu anda en iyi milli takımın İspanya olduğunu söylüyor. Ha Avrupa'da mı Dünya'da mı onu tam olarak belirtmemiş. Capello güzel demiş de biz de biliyoruz be abicim, hatta Mart ayında "Bu adamlardan nasıl puan alacağız?" diye düşünmüyor da değiliz!

The Reader



İstanbul'a gidişin en güzel taraflarından biri de bu. Gidiş-Geliş toplam 2.5 saatlik yolculukda 1 tane filmi rahatlıklı izleyebiliyorsunuz. The Reader'ı da bu vesile ile çıkardım aradan.

Benjamin Button gibi bir uyarlama senaryo The Reader. The Hours'da yine uyarlama senaryo ile bir araya gelen Stephen Daldry & David Hare (yönetmen&senarist) ikilisi bu kez Bernhard Schlink'in Romanı'nı Beyaz Perde'ye aktarıyorlar. Filmde hikaye II. Dünya Savaşı ertesi, Almanya. Michael adlı genç, kendisinin yaşça iki katı büyük olan Hanna Schmitz'e aşık olması ile başlıyor. İlişkilerini gizli bir şekilde yaşayan ikilinin aşkı Hanna'nın bir gün ortadan kaybolmasıyla bitiyor. Aradan 8 yıl geçtikten sonra ve hukuk okuyan Michael bir gün savaş suçları mahkemesinde gözlemcilik yaparken sanık sandalyesinde Hanna'yı görüyor ve mahkeme sırasında Hanna'nın geçmişi ortaya dökülürken, Michael ikisinin de hayatını değiştirecek bir sır ortaya çıkıyor. Sırrın ne olduğunu verip filmin tadını kaçırmak istemiyorum. Onu da izleyip görün derim!

Özellikle Kate Winslet'in oyunculuğu görülmeye değer. En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ını alması normal olur. Muhtemelen Angelina Jolie ile çekişecektir bu alanda. Hanna'nın ortadan kayboluşu ve umulmadık bir anda tekrar ortaya çıkışı ile filmdeki ilginiz canlı tutuluyor. Yalın anlatımı da diğer bir artısı hikayenin. En İyi Film Oscar'ı alıp alamayacağı yorumunu diğer filmleri gödükten sonra yapmak daha doğru olacak ama ortada bir gerçek var ise Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi'nden daha şanslı olduğu da su götürmez bir gerçek.

The Curious Case Of Benjamin Button



Bu aralar daha çok Oscar Adayı filmleri izlemeye çalışıyorum. Geçen hafta izleme fırsatı buldum Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi'ni. Toplamda 13 dalda aday.

2 saat 40 dakika sürüyor film. Alışılmışın dışında, yaşamın akışının tersten aktarılması söz konusu. 80 yaşında, yaşlı görününümlü bir bebek olarak doğan Benjamin, yıllar ileri doğru aktıkça zamanın tersine gençleşmektedir. Filmin de farklı tarafı bu zaten. Bu farklılığı olağan bir şekilde ve akıcı olarak vermesi filmde ilginizi canlı tutuyor ama 160 dakika sonunda akılda kalan çarpıcı tek şey Brad Pitt'in Forest Gump'ımsı oyunculuğu bence (ha bir de yakışıklılığı karşısındaki kompleksiniz :) ). Kült'ler arasına almayı bırakın 2. kez izlemeden önce bile düşünülmesi gerekiyor Bejamin Button için.

En iyi film Oscar'ını alması kanımca çok zor. Diğer filmlerden sadece The Reader'ı izledim ki öykü olarak kesinlikle daha iyi. En iyi erkek oyuncu Oscar'ını alması sürpriz olmaz.

Goodbye Scolari



Premiere Lig'de bu sene ciddi bir teknik direktör kıyımı var. Sezon başından bu yana 8 takımda teknik direktör değişiliğine gidildi, bunlar arasında Porstmouth gibi 2 teknik direktör değiştiren takımlar da var. Furyanın son kurbanı da Luis Felipe Scolari oldu.
Sezona oldukça etkileyici başlangıç yapan Brezilyalı teknik adam 14. hafta sonunda 33 puan ile takımını zirveye yerleştirmeyi başarmıştı. Manu'u ise liderin 5 puan gerisindeydi. 25. hafta sonunda ise manzara tam tersine dönmüş durumda. 11 haftada toplanılan sadece 16 puan ile (toplamda 49 puan) 5. sıradalar ve 1 maç eksiği bulunan lider Manu ile aralarındaki fark 7. Gerçekten de inanılmaz bir düşüş yaşadığı görülüyor Scolari ve ekibinin. Bu tablo Abramovic'in de kendisine olan güvenini derinden sarsmış olacak ki çare olarak yolların ayrılmasına karar verildi. Yerine de takımın eski kaptanlarından Ray Wilkins getirildi yeni "esas oğlan" bulunana kadar.
Türkiye'de görmeye alıştığımız manzaranın hep profesyonel yönetim anlayışlarını örnek gösterdiğimiz Ada Futbolu'nda da görülmesi şaşırtıcı geliyor insana. Değişikliklerin büyük çoğnluğunun 10. sıra ve altındaki takımlarda yaşanması da sürpriz olmasa gerek. Ligin ilk 6 sırasındaki takımlara bakınca Chealsea dışındaki takımların tenik direktör anlamında belirli bir istikrara sahip oldukları görülüyor. Ferguson & Manu ilişkisini anlatmaya zaten gerek yok. Benitez, Liverpool'un başında 5. sezonunu yaşıyor. Martin O'neill 4 yıldır Aston Villa'nın başında. Wenger 1998 yılından beridir Londra ekibinin teknik direktörlüğünü yaparken, David Moyes 2002'den bu yana Everton ile yola devam ediyor.
Başlık için Goodbye Scolari dedik ama Güzide Basınımız'ın bunu "Wellcome Scolari" formatına sokacağından hiç şüphem yok. Muhtemelen yarından itibaren Fenerbahçe ile ismi anılmaya başlanır, kim bilir Aziz Yıldırım ile bir telefon görüşmesi bile yapmışlardı belki, ne dersiniz?

09 Şubat 2009

Marsilla :"Ben de varım"



Lyon'un geçen senelere göre güç kaybetmesi mi yoksa rakiplerin güçlenmesi midir bilinmez Fransa'da bu sene şampiyonluk mücadelesi geçen senelerdeki Lyon baskınlığının aksine çekişmeli gidiyor. Şu an lider 45 paunlı lider Lyon ile 5. Toulouse arasında 5 puan, 7. Rennes ile 8 puan bulunuyor.

Dün akşam da şampiyonluk mücadelesini yakından ilgilendiren bir maç vardı Ligue 1'de : Marseille-Bordeaux. Hem Galatasasaray'ın rakibini izleme hem de bir zevkli bir kaşılaşma olmaya aday Fransız derbisine göz atmış olma anlamında önemliydi maç. Ayrıca 42 puanlı Bordeaux için lider ile aradaki farkı 1'de tutma, Marseille için de 8 puanlık farkı yeniden 5'e indirme açısından da kritik bir maçtı. Nitekim beklentilerimizi karşılamaya yetti 90 dakika sonundaki mücadele ve tempo, özellikle de Galatasaray-Kayseri ve Konya-Beşiktaş maçlarını izledikten sonra.

Marseille Niyang ve Koune'nin sakatlığından ötürü devre arasında Wiltord ve Brandao'yu kadrosuna kattı ve hücum hattında bu ikili sahadaydı. Bordeaux cephesinde beraber oynamalarına alışkın olmadığımız ofansif oyuncuların bir çoğu ilk 11'deydi. Gourcuff -Cavenaghi - Chamakh-Vendel-Jussie 5'lisi ile etkin bir hücum hattı oluşturmayı hedeflemişti Blanc.

Her iki takım da aç boyunca net gol pozisyonlar yakaladı ama kalecilerin performansı maçtaki gol sayısının artmasını önleyen ana faktördü. Bordeaux yukarıdaki ofansif isimler ile caza sahası çevresinde ayağa kısa toplar ile aralar adam kaçırma peşindeydiler ki Cavenaghi ve Vendel ile karşı karşıya pozisyonları gole çeviremediler. Zaten Bordeaux'un en iyi yaptığı işlerden biri de bu. Orta sahayı geçince zaman zaman baş döndürücü bir pas trafiği kurarak ceza sahasına sızmak. Özellikle Vendel'in pozisyonunda Taibo'nun kademeye girmesi ve son vuruş şansı vermemesi mükemmeldi. Burada Taibo'nun performansının da altını çizmek gerekiyor. Komple bir sol bek gibi oynuyor kendisi. Hem hücuma destek veriyor, hem de savunma görevini aksatmıyor. Uzun zamandır bu kadar etkin bir savunmacı sol kanat adamı görmemiştim.

Bu kadar net pozisyonların harcandığı bir maçta golün Chamakh'ın kendi kalesine attığı gol ile gelmesi de ilginçdi. Marseille'nin en net pozisyonlara maç 1-0 olduktan sonra ulaşması da altı çizilmesi gereken bir nokta. Genel manada disiplinli oynayan Bordeaux takımının risk aldıklarında arkalarında verdiği boşluklara işaret ediyor bu. Aynı zamanda ara toplarda dengesi bozulan ama yan toplarda oldukça güçlü bir savunma anlayışı var Fransız ekibinin. Umarım Galatasaray teknik ekibi de bu eksiklikler görüp stratejilerini buna göre belirler.

Gerets ve ekibine gelince, teknik direktrölüğünden pek haz etmesem de dün oyunu iki yönlü oynamaya çalışan Marseille'yi beğendiğimi söyleyebilirim. 3 puanı hanelerine yazdırarak zirveden kopmadılar ve Lyon'u takibe devam ediyorlar. Sezon sonunda ipi göğüslemeleri futbollarına istikrar katmalarına bağlı. Nyang ve Koune'siz hücum hattında yaşayacakları sıkıntı da onları zorlayacak diğer nokta.

Adams'dan Buraya Kadar



29 Ekim'de göreve geldiğinde bu yazıda Redknapp sonrası işinin hiç de kolay olmadığını belirtmiştik özellikle de tecrübe eksikliğini ve beklentilerin yüksek olmasını göz önüne alınca. Nitekim bu hafta Liverpool'a kendi sahalarında kaybettikleri maç Porstmouth ile son maçı oldu. 7. hafta 14 puan ile 7. sırada aldığı takımı, 24. hafta sonunda 24 puan ile 16. sırada düşme potasının hemen üstünde bırakıyor. Yani, 17 haftada sadece 10 puan yazdırabilişmiş İngiliz ekibi Adams yönetiminde hanesine. Risk aldıklarını eminim düşünmüştür yönetim ama bu kadarını da bekliyorlar mıdır orası soru işareti işte.

Şimdi sıradaki emanetçi bekleniyor. Yeni hoca için sıkı bir başlangıç olacak. Önce kendileri ile aynı puandaki Stoke ile karşılaşacaklar, ardından Manu deplasmanı ve içeride bir Chealsea maçı, sonrasında da yine alt sıralardaki rakiplerden Middesbrough karşısına çıkacaklar. Gerçekten zorlu bir trafik var önlerinde. Bakalım yeni cengaver bu dönemi nasıl atlatacak, sabırsızlıkla bekliyorum. 4 hafta sonunda da son tabloya burada hep beraber göz atarız.

08 Şubat 2009

Aragones Psikopat'a Bağladı



İBB- Fenerbahçe maçını izleyemedim, radyodan dinledim. Bu nedenle uzun uzun yorum yapamayacağım, ama maç için söylenecek tek şey var bana göre:

Dakika 60, rakip 44. dakikadan beri 10 kişi oynuyor ve 1-0 geridesin. Özetle gole ihtiyacın var. Kazım ve Semih'i oyuna alacaksın, tamam gayet iyi. 4. hakem çıkacak oyuncuları gösteriyor: Alex & Guiza. İşte kelimlerin tükendiği andı bu. Defanstan adam eksiltmeyi, defasif orta saha oyuncularından birini değiştirmeyi düşünmeyen bir anlayışın izdüşümü sahnedeydi. Avrupa Şampiyonası'nda sabitlenmiş oyuncu değişiklikleri yapan Aragones işi gerçekten de Fenerbahçe'de de psikopata bağladı, sonunda da Ömer Üründül'e gün doğdu. Süper Stadyum'u kaçırmayın derim!

Konya 0:0 Beşiktaş



İlk yarıyı 6 puan geride kapattıktan sonra gerek rakiplerin birbirleri ile yapacakları maçları gerekse de İnönü'de oynanacak 2 maçı düşününce Beşiktaş'ın farkı kapatması olası gibi görünüyordu ki 2 hafta sonunda fark 4 puana inivemişti. Denizli'nin 17 maç sonundaki 5 puanlık fark hedefinin de altındaydı bu. Konya ise 20 puan ile küme düşme hattının üstünde yer alsa da önümüzdeki haftalarda kabus görmemek adına alınacabilecek 1 puan bile oldukça önemliydi onlar için.

Daha maçın ilk dakikasından itibaren oldukça arzulu, rakibine önde basan ve alan daraltan oyun yapısı ile etkili bir Konya vardı sahada. Yeni transferler Serhat, Poljak, Kratochvil hemen kadroda kendilerine yer bulmuşlardı ve 3 oyuncu da oldukça iyi performans gösterdiler. Serhat çok hareketli oynayarak Beşiktaş defansını zorladı, Kratochvil ise oynadığı oyun ile hem Denizlispor'a hem de Ümit Kayıhan'a selamını çaktı. Özellikle savunmanın göbeğinde İsmail oldukça uyumlu göründüler ve neredeyse 0 (sıfır) hata ile oynadılar. Eskilerden de Veysel ileride top tutarak takımı rahatlattı, Cihan da orta sahada verimli bir performans koydu ortaya. Sağ bekten kurtulunca dah bir göze hoş gelmeye başlamış Cihan'ın oyunu.

Konya'nın bu arzulu ve basan futbolu Beşiktaş orta sahasında yumuşak oyun yapısı ile ön plana çıkan Yusuf'u etkisiz hale getirdi ve 2. yarıda oyundan çıkana kadar neredeyse hiç varlık gösteremedi. Yusuf etkisizleşince de zaten teknik kapasitesi sınırlı oyunculardan kurulu orta saha ile Siyah Beyazlılar ileri ikildeki Bobo ve Holosko'ya gerekli pozsiyonları hazırlama becerisini gösteremediler. Maçın son 15 dakikasında Nobre'nin oyuna girişi sonrası rakip üzerinde baskı kurulsa da pozisyon bulmakta sıkıntı çekilen sıkıntı sonucu 90 dakika sonucunda sahadan golsüz ayrılmak zorunda kaldılar.

Sonuçta her iki takım adına da net denilebilecek bir poziyon yok ortada. 90 dakika sonunda gol göremediğiniz gibi pozisyon da görememek bir eziyet gibi geliyor insana ne yazık ki.

Maç izlerken bir yandan da Ernst'e dikkat ettim. Schalke'de fazla izlediğim bir oyuncu değildi ilk defa Antalya maçında izleme fırsatı buldum ve bugün de 2. kez izledim. Mücadeleci ama teknik kapasitesi sınırlı bir oyuncu, fazla pas hatası ile oynaması dikkat çekiyor. Bu tip orta saha oyuncularını beğenmiyorum. Ön libero diye tabir edilince bir oyuncu, sadece mücadele etmesi yeter gibi mi geliyor yöneticilere, anlamış değilim. Ön libero dediğin adam apaçık bir orta saha oyuncusu. Bu adam mücadele edecek ama hiç mi hücumda bir etkinlik yapamayacak. Adam geçip ara pası atmayacak mı bu ön libero denen adam? Kaleye isabetli şut göndermesi beklenmeyecek mi bu oyuncunun? İşte genel yanılgı burada. Ön libeto tabiri çıktı oyunun seyir zevki azaldı, orta sahalar hatta takımlar daha az gol atmaya başladı. Oysa Ernst, Mehmet Topal gibi oyuncuları sırf mücadele ediyorlar diye beğenmek bana çok garip geliyor. Bu adamlar hiç mi hücum yaratıcılığı sağlamazlar takıma? Yok kardeşimi, almayın böyle adamları. Beşiktaş'da orta sahasında Delgado ve Tello gibi adamların yanında oyunu iki yönlü oynayabilecek tek adam koyacakken hücumda var olan Yusuf ve mücadele gücü yüksek Ernst'i alarak 2 adamla bu boşluğu doldurmaya çalıştı ama unutmamak lazım 2>1.

Denizli'nin gelişi ile şampiyonluk şansının azaldığını düşündüğüm Beşiktaş bu puan kaybı ile ilk 2 haftada azalttığı farkı 16. hafta seviyesine çekmeyi başardı. Önümüzdek hafta Trabzon maçı çok daha önemli bir hale geldi şimdi. Olası bir mağlubiyet her şeyi arap saçına döndürecek gibi. Konya ise bugunküü oyunu ile ligde kalmayı büyük ölçüde başarır ama sıkıntı vizyon maçlarındaki oyunu genele yayamamak zaten. Eğer bunu başarabilirlerse üst noktalara tırmanırlar, aksi takdirde son haftaya kadar düşmeme hesapları ile bulanır kafaları.

Galatasaray 1:1 Kayseri

Maçın ilk yarısını izleyemeyip sadece skor bilgisine sahip bir şekilde ekran karşısına oturunca "Bu takım da bir kişi eksik mi?", "Mehmet Topal neden sol bek oynuyor, Hakan Balta nerede?" sorularını ardı ardına sıralayıveriyorsunuz. Aldığınız cevaplar daha bir arttırıyor merakınızı ve kızgınlığınızı. Kartların nasıl verildiğini düşünürken aynı zamanda her hafta kırmız kart görmenin adet haline gelişine hayret edip, bu kadar çok sakatlığın takımın en istikrarlı adamını da buluşuna şaşırıp kalıyorsunuz.

Önce kart meselesine gelelim. İlk olarak 2. sarı kart pozisyonunu gördüm ve internetten kural kitabını indirdim. 122. sayfada yer alan aşağıdaki ifadeleri okuyunca artık ilk pozisyonu görmeem gerek bile kalmamaıştı.

Eğer bir oyuncu serbest vuruşu çabuk kullanmaya karar verir ve topa 9.15 m mesafeden daha yakında bulunan bir rakip oyuncu topu keserse, hakem oyunu devam ettirmelidir.Eğer bir oyuncu serbest vuruşu çabuk kullanmaya karar verirse ve topa yakın olan bir rakip oyuncu kasti olarak vuruşu yapmasını engellerse, hakem oyuncuya oyunun tekrar başlamasını geciktirdiği için ihtar vermelidir.


Dereli, 2. duruma göre değerlendirmiş olacak ki sarı kartını kullandı ama pozisyonun rakibin atışını engellemek ile uzaktan yakından alakası yok. Lincoln mesafeyi açmak için geri çekilirken rakibin oyunu çabuk bir şekilde başlatması sonucu yanından geçen topu kesiyor. Herhangi bir engelleme söz konusu değil.


Hakan Balta'nın sakatlanması aslında hastane mantığı ile çalışan bir takımda her gün yeni bir sakatlık haberi bekleyenler için şaşırtıcı olmasa gerek. Yine de Hakan gibi bugüne kadar sakatlık nedeniyle çok az maç kaçıran bir adamın da arıza yapması ilginç. Son 2 yılda bu kadar çok sok sakatlık verilmesinin bir nedeni olmalı? Son 2 yılda nelerin değiştiği incelenmeli. Sağlık ekibi, Kalll & Skibbe'nin antreman metodları, zemin vs. vs.


Oyuna dönersek, 10 kişi kalan bir takımın geriye çekilmesi normal karşılanabilir ama Galatasaray'ın bir yarıyı bu kadar mahkum oynaması da kolayca kabullenilecek bir durum değil. Lincoln'süz kalındığında ayağa pas yapmakta zorlanan, topu ileri taşıyamayan ve adam eksiltmekten uzak bir orta sahaya sahip olunduğu daha net görülüyor artık. Tabi bizden ziyade Sezgin - Üstünel -Yançındağ silahşörlerin bu eksikliğin farkına vararak önümüzdeki sezonun planlarını yapmaları gerekiyor, ha yaparlar mı emin değilim.


Maç öncesi Kayseri'nin gol atmasının, sadece Cangele ve Topuz ile sonuca gitmelerinin çok zor olduğunu belirtmiştim, aynen öyle oldu. Ceza sahası dışından bir şut ve Santcis'in hatası ile geldi gol. Herşeyden önce 3 puanın önemli olduğu bir ortamda son dakika golü ile 2 puan bırakmak oldukça moral bozucu olsa gerek. Üstelik kaybedilen puan ile zirve ile aradaki fark 4'e çıktı. Aslında çok da önemsenecek bir fark değil bu ama Galatasaray güven vemiyor, her an puan kaybedebilecek kadar serseri bir futbol ile çıkıyor rakiplerinin karşısına. Bu şekilde şampiyonluk kovalamak gerçekten kolay değil, çünkü rakiplerin sayısı geçen senelere göre 1-2 değil 4-5 takımlı bir kovalamaca var şu anda. Dolayısı ile kendi göbeğiniz kesemediğiniz zaman bir çok takımın puan kaybetmesini beklemek zorunda kalacaksınız.


Galatasaray adına Nonda'nın yavaş yavaş formunu yükseltmeye başlaması ve Linderoth'un geri dönüşü dışında herhangi bir güzellik yoktu maçta. Tobias'ın alan kapatmadaki başarısı ve savunmayı bildiğini her haliyle göstermesi dikkat çekici. Kayseri de bu yapısı ile kısır maçları izletmeye devam edecek gibi, olan yeni stada olacak. O güzelim yerde böyle sıkıcı futbol izlemek çok da hoş olmayacak ama...